motorun seni söndüren sesi

bugün İstanbul/ Maltepe’de bir kaza oldu. Dolmuşun nerden, nasıl geldiği belli olmayan; habersiz bekleşen insanların kaçışmasına izin vermeyen; geliyorum şu an diye uyarmayan belalar türünden bir kaza. O kadar ki “şu an”ı yuttuğunu söylesek fazla olmayız. Ama “şu an” eylemlilik halinin içinde olup da olduğumuzu bilmediğimiz çok kritik bir zaman birimidir; suyun içinde boğulmadan devam eden balık suyu ne kadar konuşabilirse, şiddete uğramakta olan güçsüz kişi şiddeti ne kadar konuşabilirse, araç altında ezilen kaldırımdaki vatandaş kazayı ne kadar bağırabilirse… o kadar.

Bir dakika ya! O sonuncu benzetme benzemedi. Şiddete uğrarken şiddet konuşulmaz, sesi yoktur, yok olmasına da, kendi kulvarından kaldırıma doğru boyut değiştiren dolmuş zamanı yutarcasına ezdi milleti. Ona ne di’cez? Kaldırım nere, minibüs yolu nere? Sınır nerede?

Sabah haberi adeta ekşi haber ajansından aldım. Aldım da hemen yorumları okumaya koyuldum. Okudum da önce anaç-duygusal (bu nasıl insan? ay canavar bunlar), sonra partizan-eleştirel (metronun o muhite gelmesini engelleyen sayın siyasi eller kırılsın! yok kırılmasın olm! hayır ya kırılsın onlar sebep oldu vahşi dolmuşa! yok yae içimizdeki dolmuşçuya ne diycez olm! vb vb vb…) yorumlara boğuldum. Boğuldum da ne oldu?! Birisi diyor ki, iyi de zaten hız yapan dolmuşçuya gittiğimiz yere daha hızlı varalım diye sesimizi çıkaramıyoruz ki hiç. A-ha! Döndük mü balık-su analojisine! (Başka türlü, örneğin iç ve dış politikaya uzayan analoji kurmak tehlikeli ve yasaktır.)

Suya: hızlı akma olm, ben böyle biraz keyfimce salınmak istiyorum, ivmemi senden de almicam, n’olur bir yavaş ol akma şu tarafa ya! diyebilen balıklar aranıyor.

Motorun ve sesinin ezici iktidarı ve güçlerini birleştirmeleri sonucu yeri daralan hatta yer yer yamulan bedenin siyasetine dair efenim L.Mumford’dan veya J.Jacobs’tan tutun da J.G.Ballard’a kadar birşeyler söyleyenler, ayar vermeye çalışanlar oldu. Geleneksel olarak alıştığını bırakmamak mı dersin, motor düşmanlığı mı aşkı mı dersin, esas ilerici tavırla insanın mekansal hakkını ve var oluşunu desteklemek budur mu dersin, o senin meşrebine kalmış. Ama hiçbiri dolmuş mafyası gibi bir terimle çıkıp gelmedi kanımca. O da İstanbul’dan bir katkı. Bense işin hızındayım. Zaten dolmuşlar, kentsel ulaşım ağları, yayaların organizasyonu doğrudan beni ilgilendirmiyor şu ara. Şeylerin çıkardığı seslere odaklanmış durumdayım. O sebeple, madem o dolmuş lazım onlara, hızı sorguluyor muydular ki ezilmeye engel olunsun gibi gayet saçma, çocuksu, utangaç bir soru çıktı pıt diye. Evet pıt diye. Adeta dipten.

Fred Kent, Project for Public Spaces dahilinde bu huşu-içinde-ilerleyelim-arkadaşlarcı tavrın inanç mekanizmasını dair şöyle demiş: Arabalar ve trafik için şehir planlamasına girişirseniz arabalar ve trafik gelir; insanlar ve yerler için şehir planlamasına girişirseniz insanlar ve yerler kalır. Ne ekersen onu biçersin diyor abimiz. Evrene mesaj gönderen ve karşılığında meteor yağmuru alan ablalar abiler bu yaklaşımı anlayacaktır. Ben bunu okuduğumda geçen yıl Taksim’deki parkın akıbetini ve olayların gelişimini düşünmüştüm; bunu sesin kültürel coğrafyasına nasıl bağlarız diye kendi kendime derde düşmüştüm. Falan filan. İstanbul’da bazı (hangi?) insanlar, parasız pulsuz kalacak şekilde yaşamak istemedikleri mesajını giderek daha fazla veriyorlar; dumanla, ısıyla, betonla, yasak kaldırımlarla, makbul alt geçitlerle sevişmeden de adım atabilmek büyük ayrıcalık tabii (beden politikası). Ama insan hakkı da (bunu dert edinmeyenler insan değil mi? yoksa dert edinenler mi insan değil?). Fred abimizin sözü beni bu minvalde düşündürmüştü. Şaka şaka, aslında geçen yazdan bu yana İstanbul’da gördüklerim, bisikletli oğlanlar ve kızlar, bazen 2 bazen 3 alışveriş merkezine doğrudan açılan metro durakları, forumlar, bez çantalar, rahat kafalar-ciddi suratlar versus üzerinde epeyce uğraşılmış kafalar-çocukça şen suratlar, kendi mahallene sahip çık şekerim havaları bana bunları düşündürmüştü. Fred abi sadece şöyle diyordu: yalan konuşma olm!

Demek insanlar hangi sesleri nerede ve nasıl duymak istediklerini ve seçmek istediklerini konuşuyorlardı… Ama bazıları ölüyordu. Halen ölüyor. Korku filmi sahnesinde gibi ölüyor. Pornografik bir şekilde olaylar gelişiyor, kusura bakma canım, ama öyle. Aniden “pat diye” ölmek, soluğu kesilmek, kafasının içindeki yumuşaklar ve sıvılar dışına çıkmak, dili kopmak vb. masallardan bilinen edebi sonlar değil mesela, gerçekten *real-time* olabiliyor. İzleyici olarak senin çok üzülmenden veya çok da abartmamandan bağımsız olarak pat diye oyun dışı kalıyor. Peki… bilimin merhemi burada işe yarıyor muydu, biraz yarıyordu; Sloterdjik abi İkinci Dünya Savaşı’nın “insanlığının” gazla imtihanını yazıyordu bir yerde. O ara onu okumuştum da haa tamam yeni bir icat yok diye biraz yüreğime su serpmiştim.

Ama bir yandan insanlar kentin ortasında kendi kaldırımında ölüyor, savaş da yok ortada. Bu ne şimdi? Ulaşımı daracık bir transit alanı, geçilip gidilecek bir yer olarak görmekten çıkarıp bir yer, içinde takıldığımız eti budu sınırı olan bir alan gibi anlama önerisi de işlemez bize. Çünkü o yeri de hızımızla Tazmanya canavarı gibi sarsmak görev bilinciyle tamamlanacaktır, çünkü fırıldak gibi ordan oraya sürmek bize kazanç getirmiyor diyen kişi ulaşım sektöründe çalışmıyordur ve acelenin erdemini bilmiyordur. Acele uğruna bazıları ölecekse ne yapsınlar, haberdeki şaşkın şoför gibi kaçsınlar madem. Hep biraz daha şanssızlar ve biraz daha şanslılar var; a-a aklıma ne geldi, mesela otobüs durağında bekliyorum derken geri geri gelen ama geri geri bakmaya üşenen taksinin çarptığı ve kafası sarsılan, böylece tat alma duyusunun birazını -epeyce?- kaybeden, bu yüzden hayat kalitesi fiyuvvvv diye inişe geçen arkadaşım gibi. Şimdi o şanslı mıydı? Beyninde işitme merkezi etkilense ve bir zamanlar duyduklarını duymaz olsa daha şanssız olur muydu? Hala görebiliyor diye şanslı olur muydu? Gören ama susan tanıklardan biri olabilir diye mesela. Bu satırları politikacı ellerle dolmuş kullanan eller arasında içkin, amaçsal bir fark olmadığını düşünerek yazıyorum -eşek değilseniz anlamışsınızdır-. Kategorileri farklı olabilir, gösterileri ve mekanları da farklı olabilir; ama inançsal nitelikleri farklı değil, aynı yolda birleşiyorlar, aynı yere gidiyorlar, bi’ şaşırmazsak artık, sıktı yani. Sesten hızlısı makbul, mübarek ve ihtişamlı. Gerçek ve gösterişsiz seslere yazık oluyor, o da dipnot.

Şimdi Bozok yaylasının evlatları üstüne bir şeyler okumak üzere eşiğin öbür tarafına geçiyorum. Yayla demişken aklıma komşusu bozkır geldi de, Ankara’nın dolmuşları da özeldir. O da üç hafta sonra yerinde gözlemliyeyim artık.

About these ads

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s