kafa izni-1

Zen Noir filminde tapınaktaki Budist rahiplerden en gıcık olanı elindeki portakalla kahramanımız dedektifin kafasına vurur da vurur, çünkü kafası karışık dedektifin aklında bin ses kördüğüm olmaktadır, kime güvense bilememektedir ve yardıma ihtiyacı vardır. Yardım et, aklımı al veya aklımı çalıyor bunlar, yardım et (tam hatırlayamıyorum, kahvemden bir yudum alıyordum) diyerek gıcık rahibe başvurur. İyi öyleyse, ver bana aklını der rahip ve portakal işkencesi başlar. Derken şaşkın dedektif yere düşer ve ben kimim diye tekrar sorar. Kim olduğunu sanıyorsun, der rahip. Dedektiftim ben, ama ruhum kurudu der kahramanımız. What detective do, der rahip. A detective, I guess, solves mysteries, der kahramanımız. Be detective, solve mystery, der rahip.

Demesi kolay tabii. O şaşkın dedektif ben de olabilirdim. Elimdeki veriler yetmezken, biri gelse de portakalla alnımın çatına vursa da kendime gelsem, kayıp ipucunu görsem, bana söylenmeyeni, benden gizleneni bilsem, bilmenin huzuruyla dengemi bulsam, ondan sonra da tatlı bir huzurla araştırmama başlasam (evet, buraya kadar olan kısımda henüz akademik kariyerin iplerine ve uçlarına bile gelmedik daha). Bence hayattaki en büyük iki gizemden biri (1) az önce ne oldu? , diğeri (2) az sonra ne olacak? sorularına cevap bulmak. Olay anı ne kadar yakınsa, gerilimi o kadar büyük, ama bu benim gibiler için böyle. Yani, 10 sene sonrasını planlayıp yarını yapılandırmadan yaşayanlar için böyle. Beceriksiz, kendi söküğünü dikemeyen terziler onlar çünkü.

1.kısım- bahar tatilinden önce

O sebeple, ben de bir doktora öğrencisinin elindeki bilmeceleri çözmesi için önce dinlenmesi gerek dedim, kafamdaki soru bankasını kapattım ve yola koyuldum. Elimde şunlar vardı:

Ocak: panik, korku, duygusal mevzuların dengemi uçurması, kaçan son teslim tarihleri,

Şubat: çalış-debelen-olmuyor, sinir, stres, şaşkın, bin-tane-kadının-katıldığı-toplantıda-beni-görmezden-gelen-danışman kabusu,

Mart: yorgun.bezgin. öeh, başlarım böyle işe modu.

Bununla beraber son iki yıldır hayatımın genel seyrinin ‘eyvah, geç kaldım’ tadında, mart tavşanı gibi koşuşturmaktan ibaret olduğunu belirteyim. 29 yaşında doktorasını alanlar olduğunu görünce hele insan daha da endişeleniyor. Usta bir aşçı edasıyla (bkz. Susam Sokağı’nın İsveçli şefi) bir buçuk ay gibi bir sürede tez öneri metni, bir küçük burs başvurusu ve kısa makalemsi kotardıktan sonra benim sistem öksürmeye başladı. Bunda uykumu almamamın da etkisi büyük. Demlediğim çayın tadı da bir türlü babamın çayına benzemiyordu, onu da es geçmiyim. Bir çırpıda çırptığım, maalesef fevkaladenin fevkindeki savımı yere indirmem, gerçeklerle yüzleşmem, yazın başlayacak olan 2 aylık saha çalışması yavan bir macera olmasın diye bütçesiydi, sıkıntılarıydı, yol masrafıydı, eşik bekçileriydi vb.ni düşünmem gerekiyordu. O sırada bazı ünlüler aramızdan ayrıldı, bolca kar yağdı, annemin çeşitli arkadaşlarının kız evlatları hamile kaldı, mülteci kampları orda burda artıyordu, çok güzel magazinler, kitaplar, filmler, şarkılar üretiliyordu, ben bunların hiçbirine yetişemiyordum,sabahları kabuslarımı not ediyor, akşamları asosyal tavrımı bir yana bırakıp sosyalleşmeye çalışıyor, akıl sağlığımı korumak için “arkadaş” edinmem lazım diye kendime notlar gönderiyordum. Buna ek olarak, façayı kurtarmak adına sürekli bir olumluluk, sırıtan surat, yaparız-ederiz-her şey olur tavrı, her şeye anlayışlı insan modu, gecikmelere ‘kısmet’ ve ‘olacak, biliyorum, görüyorum, dönence’  yaklaşımı hakimdi. Hava bir türlü ısınmıyordu. Eğer sizin doktora deneyiminiz bundan farklıysa lütfen bana ulaşın, zekanızdan veya uğurlu rakamınızdan faydalanmak istiyorum.

2. kısım – Chicago fever

Bir sabah uyandım,bir baktım, sesimde bir tuhaflık var. Duşta güzel çıkıyor, iyi hoş ama 15 bin tane pastile (her pastil bin kaplan gücünde) rağmen eski haline dönmüyor. Olsun. Bu ahval ve şerait içinde Chicago’ya doğru yola çıktık. Çok heyecanlıydım, kafamdaki bulutlar dağılacak, düşünmiycem, sadece gezicem. Kendimi rüzgara bırakıcam (ne zaman bıraksam çok şahane bir yerde bulmadım kendimi ama hadi neyse…) Her yer esin dolacak, bense -siz yabancılar nasıl diyor- adeta happy-go-lucky. Şunlar gibi:

1. gün maceramız Chicago girişi arabanın camına çocuk gibi yapışarak başladı. Her yer ray. Şehrin yerel yiyeceği olan pizzayla mideleri cilaladık, şöyle bir dolandık, ruhani mekanlara ilgisi büyük bir arkadaşımız bizi bir Hindu ayinine götürdü, büyük salona giren Hindular yeri öpüyordu, sanırım liderleri powerpoint slaytlarından birtakım alıntılar okuyordu. O sırada baktım ki ateşim çıkıyor, dur şuraya beş dakika oturim derken sanırım 10 dakika kadar kendimden geçtim. Uyandığımda ayinin sonlarıydı. Belki soğuk hava iyi gelir diyerek, kafe aramaya çıktım. Bulsam ve elimde kahveyle Hindu tapınağına geri dönsem ne komik ve ayıp olur diye düşündüm, o ateşin etkisiyle kendi kendime güldüm. Chicago fever ve deli kahkahası. Kahve ararken bunları  buldum:


Hinduların ayinini kadınların dansı izlerken biz oradan ayrıldık, hemen yakındaki bir kilisenin inananları dağılıyordu, o anda içeri daldık. İçerisi bana İstanbul Beyoğlu’nun St. Antoine Katolik Kilisesi’ni hatırlattı; o yüzden grubun diğer elemanları çakur çukur fotoğraf çekerken ben mumların oraya seyirttim ve diz çöküp ağlayan Asyalı-Amerikalı kadının neden ağladığını düşündüm. Oradan çıkışta sanırım biri din gerekli, yoksa insanlar nereye sığınacak muhabbeti yapıyordu. Adalet kime gerek peki? Sözün sonunu çok net hatırlamıyorum, ateşim çıkıyor da çıkıyordu, ama üşümüyordum. Derken bir diğerimiz bir dönme dolap gördü. Şansım yaver gitti de o soğukta Navy Pier civarındaki dönme dolap çalışmıyordu, yoksa orta ateşten havaleye havale olurdum. Öyle veya böyle gölün yanına gittik, Michigan Gölü’nün buzla kaplı sularını seyrettim, mantar gibi ortası boş daireler oluşturan buzların hareketine bakakaldım. Bunun benim hayatımla ne ilgisi var? Neden suyun yanında olmak güzel, içinde olmaktan daha güzel? Suyun içindeyken ateşi çıkabilir mi insanın? O insan benim gibiyse veya ateş bilmeye, artmaya, oralara buralara her yerlere ulaşmaya hevesliyse, pek çok açsa o su buharlaşabilir bile. A-ha, kelime oyununa ve sanatsal çerçeveye yenik düşen doktora öğrencisi. Ateş bilmez, sadece yanar, ne kadar da salaksın.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s