mülkiyette şalgam, dürüm ve palmiye farkı

Girizgah: Haftaya Adana’da başladık. Adana’da ilk yaptığım, otogardan şehre girerkenki hırpalanmış arsa görüntüleri ve apartman binası sıralarına karşısında aa Yılmaz Güney filmlerindeki apartmanlar bunlar! diye hayret etmek oldu. Antep’te internete girmeye çalıştığımız her ortamda şifrenin fıstıkçı şahap olduğunu sanacak kadar çaresizdim, naiftim; yolda büyüdüm. Buna rağmen Adana, iyi, kötü ve çirkin arasındaki aranın fazla açık olduğu bir büyük şehir imiş, kebap yaygın, salata nadirmiş. Sıcak bir şehirde binalar ne hikmetse üstüste biniyor; trafikte ani fren ve kaza olasılığı kısa süreli ziyaretimiz boyunca yüksek seyrediyor; kekemeliğe çözüm ilanları bütün elektrik panoları ve tahtalarda yer alırken, benim izlenimlerim Adanalı arkadaşlarımı bile şaşırtıyormuş, sen nereleri dolaştın öyle diye. Sorun dolaştığım yerde değil, bende.

Genel seyir: Çalışma kapsamında gittiğimiz memleketlerde, kah alçakgönüllü bir mantı-börek-pasta evini ziyaret ediyor, kah şehrin sanayii mahallesinde dolanıyor ve buralar mutfağım, evim adeta diyenlerden akla hayale sığmayan yer yer üzücü yer yer coşkulu hikayeler dinliyorduk; bir gün kadın işveren olarak kayıtlara geçmiş adamlar telefonumuzu açıyor ve yanlış numara diyorum, heoğhoeğhöğ, bir telefon numarasını doğru bulamıyo musunuz diye çıkışıyordu; bir diğer gün, dört başı mamur ofislerde, kentin adeta her zerresinde emeği olan, “sahip” kadınlarla, enerjisi yüksek insanlarla karşılıklı kahvemizi yudumluyorduk, bekarlık veya sultanlık hallerinden dem vuruyorduk.

Dikkat, gerçek çarpar: İşte böylesi havalı bir ziyaretin ertesi gününde, kelimenin tam anlamıyla kendi yağında kavrulan bir kuaför salonuna yolum düştü. Çarşı tabir edilen, kokulu, çöplü, ıslak, nemli ve sokakların birbiri içine geçtiği ama niyeyse benim bir sokaktan ötekine geçmenin yolunu bilemediğim yerde dönüp dolanıyordum, yol sorduğum esnaf bir aşağıyı gösterdi, bir yukarıyı. Zaten, Türkiye’ye geldiğimden bu yana her yer, mutlaka bir başka yerin üstü, yanı, az ilerisi, sağı veya arka sokağı olarak tarif ediliyordu. Peki madem, 4320201. sokak tabelası veya Meçhul Apartmanı ibaresinin işlevi neydi, kimse bu apartmanın nerede olduğunu bilmiyordu, uzaylılar memleketi basarsa yollarını bulamasınlar ve mutlaka yerli halktan arkadaş edinmek zorunda kalsınlar diye miydi bu adresler? Galiba evet; belki ben de bir uzaylıydım ve asla sayısal olarak tarif edilen adresleri el yordamıyla bulamıyordum, örneğin Amerika sokaklarında geçerli ızgara (bkz. grid) sistemine methiyeler düzüyor, ah hayat öyle ne kolay diye sızlanıyor, buralarda mahalle-sokak-yön bulma becerimin ne kadar kıymetsiz kaldığını üzülerek görüyordum (ve fakat yine de ileri düzeyde yön-bulma yeteneğim bulunuyör. öhöm.)

Özel mülkiyet: Karınca gibi işleyen kuaförde, insanları işinden alıkoyma korkusuyla bir köşede bekleyip, buyrun siz işinizi bitirin, uygun olunca başlarız, diye beklemeye koyuldum. Altılıcı kocalar (bkz. ganyan), Adana’nın n kasabasına gelin gidenlerin güngörmezlikleri, saç üstüne uygulama teknikleri üstüne kısa muhabbetler duydum; medeni durumum hakkında aydınlatıcı bilgi verdim. Derken, benimle ilgilenmek için vakit ayıran görüşmecim sorularıma cevap verirken, doğal haline bıraktığım kaşlarıma, tuhaf küpeme ve saç tellerime odaklanıverdi, sorularım adeta birer vızıltıydı, ben o kadının işiydim o an, saç tellerim ince ince inceleniyordu; sorularıma huşu içinde yanıtlar geliyordu da acaba sesim gidiyor muydu? Kaldı ki birisi saçımla oynuyordu ve ben o sırada buna hazırlıklı değildim, ama başımı geri de çekemiyordum. Bu benim hayatım, başka türlüsü nasıl olsundu, bugün siftah iyi, türünden cevaplar eşliğinde önceki günleri, başka türlü kadınları, koca-kocaman-manyifik kadınları düşünüyordum, aradaki karşıtlığa içerliyordum. Kiminin destek mekanizmaları o kadar geniş, mülkiyet ağları o kadar kuvvetliydi ki, karun gelse yıkamaz o kadını; oysa şu durumda rüzgardaki yaprağın mülkiyeti neyse benim vaktini çaldığım ve sorular sorduğum kadının mülkiyet ağları da o. Şu durumda ben onun mülkiyeti mi oluyordum? Neden kişisel sınırlarımın şu ortamda hiç önemi yoktu? Neden benim alanım ve onun alanı olmak zorundaydı? Hele de yemek, çöp, insan ve kokulu dolmuş koltuğu kokularının içiçe geçtiği bu palmiyeli, barajlı, dürümlü, şalgamlı kentin sokaklarında! Bir kentte karşıtlıklar ve aşırı uçlar bu kadar keskinken, mülkiyet bir yanılsama olabilir mi? Yanılsama olsa bile o kebap kokusu üzerine sinmeyecek mi? Hatta, kaldırımla yol her adımda içiçe geçmeyecek mi?

Bu soruların hakkından petrol ve kanalizasyon konulu bir sanayi ve turizm (!) kenti gelebilirdi ancak. Biz de kalktık, oraya gittik.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s