mart hüznü

Mart ayı yine yollarda, bir elimde gps ile İstanbul haritası (yine yeni yeniden), bir elimde kestane (mevsimi geçmeden); çeşitli işhanları, ofisler ve mağazalarda çalışma hayatının çetin koşullarını göğüsleyen, birçoğu gayet meşgul, bazısı canayakın, hoşsohbet, yer yer tam-bağımsız kadınlardan ince veya kalın öğütler dinleyerek ve metroya yetişicem diye koşarken ceketime pisleyen kuşların sabotajlarını temizleyerek geçti. Şimdi de bitiyor; zaten başladığını da tam anlamamıştım, ama yarım saat boyunca denize bakarak araçsal olmayan bir düşünce eylemine girişme şansı da bulduğum için hem mart ayına hem de İstanbul şehrine teşekkür ederim. Zamanın hızını yakalamak kolay olmadı; çünkü üç şehir değiştirirken, görüşmeler sırasında bolca duygusal emek harcarken, treasure hunt tadında İstanbul’un semtleri ve sokakları arasında mekik dokumakla meşguldük. Hazır mart kapısı yeni kapanmışken bazı anları buraya dökmek ister deli gönlüm.

Pişmaniye Blues

Bu bir İzmit’ten çıkış, kaçış mücadelesidir. 6 gün boyunca yoğun kükürt kokusu, baş ağrısı, kasvetli sahil havası ve kanalizasyon kokusu çektik; buna ek olarak bireysel deneyimim yer yer nadan toplumsal karşılaşmalar ve o nadanlıktan hiç payını almamış sayfiye ruhlu, kitapsever gençler ile kısa konuşmalar oldu. Niyeyse, bu şehrin gençlerinin yüzleri hiç bu şehre benzemiyor; sanki kopyala-yapıştır usulü. Organize sanayi bölgeleri ve körfezi dolanma çabalarının getirdiği iç sıkıntısından kaçmak için “tamam artık yeter bu kadar kaldığımız, artık Yalova zamanı” dedik ve ekip olarak otogara gittik. Neden böyle gözümüzü karartıp otogara gitmişiz gibi anlatıyorum? Çünkü önceden telefonlarımıza proto-Türkçe ile cevap veren abilerden otobüs var mı, kaçta, nedir, ne kadardır bilgileri alınmıyordu. Biz de gönül gözüyle düşündük, kesin vardır yea dedik. bkz. kervan yolda düzülür (bu tema ilerleyen zamanlarda da karşımıza çıkacak).

Otobüs terminaline girer girmez bütün ışıklı tabelalar pişmaniye turizm oldu. Biraz yağız bir abi, pişmaniye alın, pişmaniye ister misiniz ablalar, ablacım pişmaniye istemez misin diyerek yolumuza çıktı! Üstelik elimizdeki valizleri, aceleci adımlarımızı ve endişeli yüz ifademizi dikkate bile almadan. Pişmaniye almak için mi gelmiş gibi görünüyorum abim? Niçin Kayseri otogarında mantı, cezerye al!, Maraş otogarında kaymak veya keçi sütü, dondurma vb.al!, Antep otogarında fıstık, baklava, cevizli sucuk al ablacım, Adana’dan çıkışta palmiye (maksat absürd olsun) al diye atlamadılar, valizli yorgun ve aceleci bu hanımlar bir yerlere yetişmeye çalışırken?

Bu pişmaniye atağı karşısında hazırlıksızdık; şehir içinde zaten iki adımda bir satılan bir şey neden otogarda da satılıyor? Yanlış yere geldik ya, burası otogar değil galiba, otobüs firmaları nirde, diyerek korktuk. Kendimize geldiğimizde ucu ucuna otobüse yetişmiştik. Meğer öteki kapıymış işimize yarayan. Bu arada, o pişmaniyeler deri sanayi kokuyor olabilir mi arkadaşım, şehriniz çok kötü kokuyor. Vallahi kusura bakmayın.

20140329-171949.jpg

şekil 1. İzmit’te direk yazısı örneği. Herkes hayatından memnunken bu şehirde, birtakım gençler niçin böyle kavramlara kafa yoruyorlar acaba? Hayret doğrusu.

Yalova Blues

Yerin altı yerin üstünü, yerin üstünde yaşayanların zihinlerini, değerlerini, inançlarını da şekillendiriyor elbette. Bir yanda toplumsal barış topraktan gelecektir dipnotlu TEMA Başkanı heykeli, öte yanda deprem heykeline dipnot yazan pek inançlı liseli çocuklar (olduğunu tahmin ediyorum) ve onların mermer bloklar üstüne not aldıkları nasıl fatiha okunmalı, kimlerin adının yanına kalp konmalı, nerelere top yazılmalı konulu çalışmalar hep Yalova’ya dahil. Orada geçirdiğim süre kısa ve yağmurluydu; lüks ve fantastik çarşaflı kadın görüntüleri ile bezeliydi; şöyle ki iki gözün arasından kumaş geçen çarşafı ben bu ilde gördüm ve vay be dedim (cidden çarpıcı bir görüntü.) Muhtemelen Suriyeli mülteci bir kadının oğluna oyuncak araba almak için 30 dk. boyunca kırtasiyedeki bütün arabaları incelemesi, 2 tane alınca kasadaki oğlanın düz hesap 30 tl alması (1 araba=17 tl, 2 araba=34 tl, aklınızda bulunsun), 15 dk sonra aynı kadının dükkana geri gelip o 4 tl’yi de geri vermek istemesine şahit oldum, kadının hiç yetersiz Türkçesine rağmen (45 dakika boyunca fotokopi çektirdim, evet, niye sormayın). Yalova, bundan 15 yıl önce dere üstü köprüde alabalık yemeye uğradığım, biraz da sallantılı bir ilimizdi. Bu gidişimde etnik çeşitliliğin bazı yansımaları ön plana çıktı; alabalık arada kaynadı, yine gelirim. Artık yeter, söz kebabın! diyerek girdiğim bir lokantada, Güneydoğulu abilerin “kusura bakmayın, biz kendi aramızda Arapça konuşuyoruz ama, bir tadilat işine karar vermeye çalışıyoruz diye  özür dilemesi ve kendini açıklamak zorunda hissetmesi de tuhaf değil miydi?” Seksenli yıllardan, belki daha önceden beri var olan Arap kaplıca turisti varlığı şehirde şimdi mülteci varlığıyla eklemlendiği halde fotokopicidekilerin Arapça anlaşamaması tuhaf değil mi? Keşke biraz daha Arapça bilseydim diye dolandığım bu şehir merkezinin de nihayetinde en güzel tarafı, deniz otobüsü terminali. Neden? Koca bir ana cadde boyunca 1500 adet çiğköfteci dükkanı sıralandıktan, hemen paralelindeki sahil şeridi ise Lig TV’li devasa kafeler ve mısır arabasıyla dolduktan sonra; iç ferahlatan mekan bulmak için seferber oluyorsun ve oh deniz diyorsun. Bir de bakmışsın, deniz ulaşımı zaman çizelgesi. İstisna: güzel mantı, güzel yoğurt.

20140329-181910.jpg

şekil 2. Yalova’da deprem anıtı, çift kapılı. O yazıyı yazan arkadaşa toplumsal duyarlılığından dolayı (!) teşekkürü borç bilin, e mi?

20140329-181918.jpg

şekil 3. Martı başkan… Sahilde beklerken bir sokak kedisini zorla sevmek isteyen yaşlı, dişsiz ve kimsesiz adam, sen de başkan ol. Kedi bile kaçtı senden, kalbim burkuldu. Hayat çok acımasız.

Sultanahmet Electronica

Bu semtin her yanı ayrı oynuyor. Big Bus’a yolcu bekleyen abiler beni -tabii ki- turist sanıyor; tramvay durağına yürürken Topkapı’nın yanından geçtim diye mahalleli oğlan da beni turist sanıyor, bugün açık değilmiş gezmeye. Bak bak. Turist bakışlıyım, ama ben yerli bir yabancı sayılırım. Öte yandan kendimi en turist hissettiğim an, sulu sebzeli yemek inadım sayesinde birikimimi bir restorana bıraktığım akşamdı. Onun dışında – oteller bölgesini sahiplenmiş ve bana hırladıkları için tanıştığımız köpekler hariç- sağladığı ulaşım kolaylığı ve hızı sebebiyle Sultanahmet’e, yıllar yıllar sonra bir gün dibine turist otobüslerinin park edeceğinden habersiz olan hamamlar, saraylara imza atan Osmanlı ruhuna teşekkürü borç bilirim. Diş ipine benzeyen fantastik köprüden Haliç’i seyrederken, kaldığımız öğretmenevinde bu yağmurda iyi gezersiniz diyerek bizi alaya alan  iyi niyetli otel görevlilerinin gittiği ve gitmediği mesafeyi de düşündüm; onlar hobi olsun diye geziyoruz sanıyordu, oysa biz araştırma için şehirde fır dönüyorduk; kah görüşme yapıyor, kah bir türlü saatli çalışmayan görüşmecilerimiz tarafından ekiliyor, bazen çok meşgul olduklarına dair hikayeler dinliyorduk. Özetle ben bu şehirde taksici olabilecek kıvama yaklaştım.

Greenpeace Trip-Hop

— Merhaba, bugün sizinle gdo’yu bitireceğiz (diyor genç yeşilbarışçı arkadaş caddede).

— Teşekkürler, acelem var ama. Ayrıca geçen gün arkadaşınız da öyle dedi.

— Neden bahsettiğimi biliyor musunuz?

— hı-hım, biliyorum, evet (biraz daha devam edersek quinoa çiftçiliğinden söz açıcam, yanlış tarım politikasından nasıl kurtuluruz diye sorucam. sorabilirim.)

— Peki, bir daha deneyelim? Hazır bilginiz varken.

— ?!

Zamanı gelen seçim jazz

Seçim arabalarının bulunduğumuz yerlere çok yüksek sesli yaklaşması ve bizi aksırığımızı bile tıksıramaz hale getirmesi, araştırma konum açısından apayrı bir mevzu. Bunda yerel ölçekte diskotek usulü hoparlör bağırtılan memleketlere özgü bir durum mu var? Yeni rastladığım bir kitaba göre böyle bangır bangır kamusal sesleri Doğu’ya, kamusal huzur ve sessizliği ise endüstriyel Batı’ya atfedenler var. Müthiş bir önyargı olmanın yanı sıra burada ne var? Kargo’nun Boğaziçi şarkısındaki doğu/batı ile taban tabana zıt bir tez var. Ama her şey bir yana, sosyal medyada karşıma çıkan, yerel seçim mitinginde, şarkılar türküler eşliğinde oldukça hip şekilde dans eden bir teyze-kadının kaydı var. Yer yer dalga geçtikleri bu teyze-kadının miting dansı aslında bende kahveyle tanışan şehirlerin insanlarında beyin nöronları hızlanınca olan bitene benzer bir etki bıraktı.

Eski Türk Sineması Güzellemeleri

Ne varsa eski Türk filmlerinde var. Huzur, heyecan, gerilim, estetik kaygısı, mizah, yuva sıcaklığı… hepsi yumuşatılarak veriliyor; strese birebir. Hem de 2010’ların muhafazakar kaygılı televizyon dizilerinde görünmez olan bedensel, toplumsal ve zihinsel sınırların-geçişlerin saklanmadığı hikayeler (burayı anlamadınızsa lütfen iki sonraki satıra devam etmeyin, aşkitolu dizilere sapın, romantik sms atılan sahnelere ve ürün yerleştirmeli dekorlara geri dönün.), aah ah ne hikayeler. Banu Alkan’ın mayolu, kösnül ama kadın dayanışması konulu filmleri; Cüneyt Arkın’ın gururlu ama duygulu yalnızlığı, Hülya Koçyiğit’in sessiz ama asi gelin karakteri. Meğer bunlar müsamere kıvamında değilmiş. Neyse, ben hayranlığımı ifade etmeye doyamam, ama bu araştırma projemiz boyunca, akşamları ve geceleri dinlenirken Planet Türk, Flash TV, STV ve benzeri kanallarda Türk filmine doyduk, çok şükür. Bu minvalde, İstanbul ziyaretinin sonlarına doğru izlediğimiz Karlı Dağdaki Ateş (1969) filmine özellikle değinmek isterim. Bana bir yerde Gün Güzeli (bkz. Belle de Jour) filmini hatırlatan bu film, birbirine zıt iki erkek tipi arasında kalan kadının hikayesidir. Modern, eğitimli kadın Binnur, Ulvi’yle yola çıkıp Yusuf’a çark ederken içindeki saklı duyguların nur saçar gibi uyanışına şahit oluruz; Yusuf’un cemiyete karnı toktur, sisli dumanlı yalnız, biraz da odun bir tiptir; Ulvi ise adeta aydınlanmanın yarattığı, toplumsal ilişkilere bağlı ve bağımlı, kibar, sorumluluk sahibi, efendi (kassız olduğunu belirtmeme gerek var mı) bir tiptir. Yusuf’un hangi parayla zırt diye Uludağ’dan İstanbul’a indiğini bilmeyiz. Neyse, Yusuf, Binnur’u fır döndürür, Binnur da Yusuf’u cemiyete (a.k.a. şehirlere) geri döndürür. O nasıl hikayedir, kitaptır, senaryodur, kurgudur öyle. Haftalardır uğraştığımız kadın ve iş dünyası temalı araştırmanın sonlarına yaklaşırken, bu ne manidar bir filmdir. Alanda karşılaştığımız güçlü kadın tiplemesinde Binnur’dan iz yok, dükkanını-şirketini evi-çocuğu sayıyorsa artık; resimde Yusuf da yok, Ulvi de yok.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s