bir ağustos boyu yol almak

Ankara adeta bir burger gibi beni kendine çağırıyordu; ama her ısırıkta acaba bu burger sağlıklı mı diye endişeleniyordum, çünkü bu burger sağlıklı değildi. Sonra daha doğmadan endişeli bir birey olmanın potansiyelini bana yüklediklerini hatırladım, derin nefes aldım, endişe yok, olumlu düşün, olacak olacak olacak diye telkine giriştim, çünkü olmuyordu. [bang bang, I hit the ground… gibi şarkılar çalıyordu fonda.] Otobüsten indim, eve girdim, evin mağrur toraman abi kedisinin tüylerini taradım, dişi bir saruman olan kedininse genç ama küçük aklını aldım ve odama girdim: yol boyunca şu burs metnini nasıl düzelteceğimi düşünüyordum, bayram tatilinde ev halkını eylerken de bunu düşünüyordum; Ankara’nın aylak ruhlu gençlerinin ilham gelince açtığı alanlardan birine doğru arkadaşım P. ile yürürken de hala aynı şeyi düşünüyordum; yapmayı isterken yazmayı düşünüyordum. Bu mesele geçen 2 yılıma damgasını vurmuştu ve artık bu burs konusunda duygusal olmayı kaldıramıyordum; iş beni dönüştürmüş, bir Susam Sokağı canavarına çevirmişti ve gurur meselesi olmuştu [bkz. çalışmak yorar, ayrıca çalışmak bazen Türk kahvesinden de vazgeçmek demektir.] 5 gün boyunca kaynaklarım bana baktı, ben kaynaklarıma baktım, bir şeyler karaladım, derken cumhurbaşkanlığı seçimleri sonlandı -bu işi neden bu kadar duygusal bir boyutta yaşadığımıza şaşarak kısa bir mola verdim-, o sırada Kadıköy’ün sokaklarında tekbiiiir diye bağırarak araba turu atan gençler gördüm, kornalar duydum. Bu korna meselesi kritik. Oturdum tekrar ekran başına, yazdım yazdım alttan girdim üstten çıktım. Rüyamda relocate’in etimolojik kökünü aradım, aman da ne eğlendim. Fakat yine son dakikaya kaldı işler. Zaten ben beklenenden 1 hafta-10 gün geç doğmuşum, her yere her şeye geç kalmak, son dakika golleri huyum diye soytarılığa vuracaktım, ama kendime küfrettim. Yettim artık. Danışmanım da kendi programını sıkıştırdı, bir şekilde yetişti, ama kendime iyice küfrettim. Son gün, projeyi yalnış bütçelendirdiğimi farkettim, her şeyi edit-büdütlerken onu unuttum çünkü. O sırada Cevahir Alışveriş Merkezi’nde çarşaflı müşteri seli akıyordu, hayretle buraya niye daha önce hiç girmediğimi düşündüm. [çok da bir şey kaybetmemişim, hayal dünyamı besleyen pek bir olay yok.] Yeniden bütçe yaptım, kahkahalarla güldüm yeni haline. Artık tamam derken, son saatlerde, benim yeterliğimi kanıtlayan bir mektup eksikmiş, onu öğrendim.  Bu mektubu kurum yeni icat çıkarmış da istiyor, benim haberim bile yok böyle bir mektup gerektiğinden. Hadi onsuz olsun derken, okulun burs ofisinden görevliler “ama bak emin misin bu son şansın” filan falan dediler, dedim gönder [nasıl soğukkanlıyım öyle.] Saat olmuş 23.00, hava 45 derece belki odada, açım, evde su bitmiş, Kadıköy’ün musluk suyu da koleralıdır belki diye içmem, şu an bilgisayar başından kalkıp da gidemem, boynumda bir şey tık tık tık atıyor, odada volta atan ben miyim…derken o mektup son saatte geldi, fakat danışmanım yükleyemiyor. Bana ilettiği mektubu ben burs ofisine yolluyorum, onlar da bana geri yolluyor, bunu yüklemen lazım diyerek. Nereye yüklenir ondan bile emin değilim. 4 kadın, 4 bilgisayar başında çakır çakır mail trafiğiyle gönderdi mi oldu mu tamam mı yükledi mi bitti mi’nin derdinde. Ertesi sabah yine by-pass ameliyatı geçirenlerin ruh haliyle uyandım, dünya güzel bir yer, ben daha da güzelim, ama beynim resetlenmiş gibi… ve bu -2 yıl öncesine göre- heyecanımı yenmiş halim.

Resetlenmiş beynimle yola çıktım, konferans var dediler, konferanslara geldim. Bilgi aşkına! Benim çalıştığım konuya [diyelim ki tramvay düdüğünün diyalektiği olsun] dair sunuşunu yapan bir araştırmacı, tramvay düdüğünün etkisini insanlarla (animate beings) sınırladı adeta, diğer kentsel öğeleri (inanimate beings) hesaba katmadan bir sunuş yaptı; düdüğün kavramsallaşmasından bahis bile etmedi, gerçi sanmam ki Orta Doğu diyince ontolojik meseleler hafife alınsın. İki dinleyici soru sordu, “aslında düdüğün tüm çevrede ifade ettiği nedir onu kağıda döksek, belki iktidara dair bir şeyler öğreniriz…filan. Göz göze geldik, aferin çok güzel sordunuz, doğru yoldasınız imasında göz süzdüm. Nihai bir hüsranla çıktım oradan. Başka bir odada gayet derli toplu bir duygu, din ve toplum tartışması vardı; bütün sunuşlar İslamcı-sonrası-dönemde toplumsal-bireysel dayanışma (!) örnekleriyle sorumluluk-haz ekseninde bir şeyler anlatıyordu, ama kimse sorumluluk-haz ekseninde kavramsal bir tartışma yürütmüyordu, moderatör de böyle bir toparlama derdine düşmedi; devleti ele geçirmek gibi şeylerden bahseden sorular geldi, vay arkadaş ne devletmiş herkes benim olsun diyor, diye iç geçirdim. Belki hayatımda bir daha karşılaşmayacağım birkaç yeni insanla muhabbetin ardından, bir de korsan bildiri dinledikten sonra çöplüğüme geri döndüm.

Aslında bu yaz akademik sularda sörf yaptığımı söyleyemem, ama genel gidişat kış aylarının hırgüründen azadeydi. Meğer beni post-hırgür dönemi sürprizi bekliyormuş: evde huzur, tezde huzur mottosuyla yol almaya çabalarken ev arkadaşım evleneceğini duyurdu; oldu mu sana ev püf! Ev arkadaşımız evlenince biz de evlenmiş sayılmıyoruz; çünkü yeni bir eve yelken açmamız gerekiyor, paralar akmıyorsa hele daha fena durumumuz. Sevinsem mi, öfkelensem mi, sinirden kıkırdasam mı bilemedim. Bir ikizim olsa, böyle anlarda “çok kasıyorsun, akışına bırak ki şansın olsun” veya “ararsan bulamazsın çekirge!” gibisinden teskin etsin beni, ama yok. İstanbul’un her yeri inşaat, her yerde yeni ev yapılıyor, her yerde öğrenciler kaynıyor, ev ne çok kesin bulursun sözleri havada uçuyor. Sonra bir oda görüyorum, havalandırma boşluğuna bakıyor. Heyhat!

Bu buzdağının görünen yüzü. Kalanına eylülde çarpacağım ya, şimdilik o kısmını yazmasam da olur. Bana artık şöyle geliyor, tezini sinir harbine girmeden, huzurla yazabilen insan evladının tezi sayılmaz (bkz. yerel etki. Yerel etki şöyle bir şeydir: örneğin yüksek lisans-friendly değildir, banane banane bana mı sordun başlarken iş başka bilgi başka, 1000 tl cep harçlığı veririm, karşılığında günde 2 mülakat randevusu + onların deşifresini yapma şansı+ rapor yazma bonusu + ordan oraya koştura koştura gitmenin dayanılmaz hafifliği + yemek vb veririm bir de, türünden işlerle yüz yüze olduğunuz yer bizim yerelimizdir. Part-time kahve çekeyim ben burada derseniz, yalnız biz öğrenci istemiyoruz, onlar biraz kalıp okula dönüyorlar, denilen yer bizim iş dünyamızdır. Bunu bedava yapsana, sen çok güzel bedava iş yapıyorsun, diyen yöneticilerin olduğu ofis sizin ofisiniz -o kadar da lades demem, kusura bakmayın.- İnanın böyle olmayan, empatinin varolduğu başka yereller de var). Neyse, ağustos’un son haftasına girerken bir elimde okunması gerekli 42 makale, bir elimde çeviri, bir elimde ev ilanı, bir elimde kedi tüyü, öteki elimde de yetmeyen bütçe yola devam ediyorum. Rüyamda da sürekli o kocaman dişleri görüp duruyorum, sezgilerim ve ben beraber soruyoruz: kim lan o dişlek?!

Strateji değiştirmenin vakti geldi sanıyorum. Bir sonraki tez-magazin tadındaki raporumda bu strateji konusuna eğileceğim.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s