Müzikli ipotek dünyası

Bugünkü örneğimiz, 1980lerin sonundan, maddi mekan ile manevi mekanın (?) çarpıştığı ve içiçe geçtiği bir film. Eskilere gitmek lazım arada. Yer, artık İMÇ’li, bol göçmenli, ahahaha-ay nasıl da eğleniyoruz kocaman gözlüklerimiz takılıyken hayatım! tarzını yakalamış İstanbul. Zaman, 1988’de bir aksam. Olay, genç, kafası karışık, hayalgücü azıcık uçuşta bir müzisyenin şarkılarıyla insanları sarsmak istemesiyle başlıyor. Kendisi, müzisyen olmasaydı, illa ki birşeyleri fethetmek isteyebilirdi (sen ben o gibi). Hal böyleyken, mutsuzluktan hayaller görüyor; çaldığı söylediği için dinlenilmemek, çerez olmak biraz gururunu kırıyor. Bunun acısını W. Benjamin okuyanlar bilir. Neyse, hayalleri biraz fazla kuvvetli ve acil olduğu için, yönetmen de destek atıyor ve yollardaki, vitrinlerdeki, kısaca sanatçımızın etrafındaki donuk tüketim imgeleri canlanıyor, gerçeğinden daha sahici oluyor (şeytansı bir twist, hmm).

Odalar

Bir yanda, ruhtan çok imgelerin üretildiği seslendirme odalarında şöyle diyaloglar yaşanıyor:

– Parayı veren düdüğü çalar oğlum, bıdı bıdı bıdı….
– Seni öttüren öttürsün, ben sanatçıyım, tamam mı!

Başkasının düdüğü olmayıp içinden geleni öttürmek isteyen kahramanımız, “ateşten” çıkıp gelen ve insanları bir tür voodoo etkisiyle dürtükleyen kurnaz “adamı” görünce şaşırıyor, ne isteyeceği konusunda çok hazırlıklı olmadığı için -yetenek var ama dersine tam çalışmamış- laga luga bir şeyler istiyor, dolayısıyla laga luga gerçekleşiyor. Ayrıca deyimler sözlüğüne vakıf bir senaryo gidişatıyla karşı karşıyayız.

En taze yumurtalar Ortadoğu’da

Filmin en olgun, en oturaklı karakteri olan şeytani adam, gezmiş tozmuş, ama yiyip içemediğinden dolayı, yetenek avcısı, öz hakiki ruh sahibi bireyler peşinde. Dur bakalım bir Ortadoğu’ya gidelim diye uğramış; ancak bunun için ne hikmetse İstanbul durağını seçmiş, İran, Mersin, Filistin veya Hemşin yörelerini es geçmiş. Halbuki orada da özel sesler, yanık ses telleri, biricik ruhlar yakalayabilirdi. O anda ilk şüphe tohumları ekilir içimize: kesin İstanbul’da başka bir iş dönüyor…

Eline yüzyılın fırsatı geçen kahramanımız, bu kurnaz şeytani üstün yetenekli adamın zaman ve mekanı vij vijj diye geçip olayların yönünü etkilemesini iyi değerlendiremiyor, buradan büyük çömez olduğunu görüyoruz (sen ben o gibi). Halbuki üstün teknolojiden de faydalanıp hem avantgard hem kitleleri sürükleyen bir müzisyen ve grubu olabilirdi. Oysa küçük oynuyor: bir kadın istiyor, bir de biraz şöhret. Dandiklik akımı tam gaz. 1980ler sonu modası olan büyük omuzlar, anlıyoruz ki, kahramanımızın da canına okumuş. O kocaman omuzlu ceketlerin altında minyon tipi yok oluyor iyiden iyiye. Halbuki zamanlar ve kıtalar arası gezgin şeytan karakteri öyle mi! Hep klasik, yıllanmış!

Anti-homemade

Kahramanımızın şaşkın tercihlerine dönersek, bir kadın istiyor, onun olsun, gerekirse plastik olsun -ki zaten plastik, istediği oldu:

Ben büyük bir aşk yaşamak istiyorum, tabii biraz cinsellik de olabilir…

Bunun müziğiyle ne alakası var, bilmiyorum, ama bu “hayaldi gerçek oldu” kadınını da Beyoğlu sokaklarından birinde vitrinden kumaş seçer gibi seçiyor eve getiriyor; ev dediğim, 35 yaşında bir ergenin bana ne ya odamı toplamıycam yakarışlarıyla dolu. Filmde kahramanımızın hiçbir sekansta başka bir kadınla iletişimi var mı onu da görmedik, o yüzden doğal akışın içinde en doğal karşılıyorum ben bu durumu. Kadın kahraman, bugünün erkeğinin ve kadınının da ikilemini yaşatıyor bizim oğlana (bak hemen oğlan oldu), evi çok temizlemesin, yatakta çok iştahlı olmasın, mutfağa çok düşmesin, ortalık yerde çok da feminist olmasın. Bunların hepsi olsun, ama ayarında. Hem istekli, hem eve ilgili, hem mideye bakan, hem de kafası basan, ama hepsi ayarında. Tayyörle misafire kahve ikram edip, kocaman gözlüklerinin içinden kalk kocacım kendi kahveni kendin yap, hayat müşterek demesin (zaten bu noktada, feminist ruhun yamuk yorumlanması da gözden kaçmadı). Yine de, “bir kadın yemek, mutfak, temizlik, başka ne isteyebilir ki hayatta”dan kahve ikram etmeyi reddeden vatkalı, gözlüklü, dö-piyesli haline dönüşümünü izlemeye değer. Ayrıca, dikkatinizi çekerim, onun da omuzları büyük, hem çok sorumluluk var, hem de omuzlarımdaki kocaman şeyler olmadan ben bir hiçim, hem de bu vatkaları bana kim giydirdi ulan!

İş dünyası

Sonuçta hiçbir hal, bizim hevesli oğlanı tatmin etmiyor. Ayar peşinde o. Ama alacak ayarın büyüğünü. İş hayatı ve risk almak, en güzel ayardır, şeytan bey de bunu bildiğinden tutuyor elinden bizimkini, amcalara götürüyor. Düşük dozda bilimkurgusal bir yemek sahnesinden sonra, anlıyoruz ki bu yemek şeytana dünyayı dar etmek için kurgulanmış bir dekor. Tırt. Yemekte bulunan ve sözde bizim oğlanın elinden tutacakların tipine bakarsak iki ihtimal var: bu tipler, ya erotik türk sineması kuşağından fırlamış alacaklılar; ya da erken dönem mahalle dizilerinin muhtar adayları. Sonuçta ikisi de bizim toprağımız, maalesef atılmıyor. Bir ihtimal daha var, bunlar sanat-müzik-eğlence dünyası taciri. Evet,o. Tanıdık geldi mi 2014’te?

Bir de şeytana fotokopi dünyasını (bkz. the age of mechanical production; ki bu nokta da Kuzey Amerikan ve Güney Asya diyarında mass production adı altında yanlış anlaşılmıştır, esas mesele mekanik olmasıdır, bu trick de Frankenstein’ın anavatanı, automaton sevdalisi Avrupa’nın gözünden kaçmamıştır) tanıtan medya patronu kadın karakteri biraz tanıyalım. Eski bir aşkın alevlerinden ruhunu bırakarak çıkan ve koltuklara kurulan ablamız, şeytana eski hikayelerin eskide kaldığını tüm dürüstlüğüyle anlatır. Bu dürüstlüğü bence takdire değer:  senin yeni çömezinden hiçbir nane olmaz şekerim, diyerek şah şuh kahkaha atar -ama galiba onun da vatkaları var.

Filmin en neşeli kısmı, plakçılar (ve manifaturacılar) dükkanları arasında danseden taze göçmen genç adamlar oluyor. O müzikal hareketlerinin beslendiği yer, yoksulluk ve umut. İlginçtir, bu iki tema David Harvey’nin de zaman zaman çıkış noktası. Bunu bir yere not etmeliyim.

Filmin sonu tabii ki hüsran. İstanbul ve muhtar adayları bizim Şeytani karakteri yoruyor, öyle ki kendini yemeye veriyor, sıradan vatandaşa dönüyor, kahve köşelerinde tebdili kıyafet tavlaya bağlıyor. Bizim hevesli ve şaşkın çömez oğlan ise kendi ayaklarıyla yürümeye başlıyor. Ne, güzel müzik yapmak için ruhunu şeytana satmak mı?! satılabilemez, bu topraklarda olmaz, plan yapmayın! O yüzden oturup yavan aşkito şarkıları ve “ergenim ben üstümden atamıyorum bu halleri” ezgilerini tüketmeye mahkum oluyor 1990lar’ın taze kulakları. (Bu durum neyse ki değişiyor). Çömez oğlan akıllanırken, şeytan bey insanlaşıyor, plastik gelin ise geldiği plastik ortama geri dönüyor, bence bu işten zararlı ayrılan bir tek o oldu. İnsan ruhunun zenginliği diye sayıklayan şeytan bile gerçeğe yaklaşıyor, kadın halen vitrinde.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s