Çıldırma eşiği: abla, n’aber?

Gün gibi aşikar ışıkta yazılan, ortodoks bir zaman dilimine ve mekân düzenine tâbi yazılardan herhangi bir üstün çıldırtma potansiyeli beklememek lazım.

Şurada uykuyla uyanıklık arasına sıkışmış, yastığın hangi kenarına sığınırsam uykuya dalabilirim ve artık karga ve martı seslerini (gecenin üçü olmuş, halen aa! yoo! aa! yoo! aa! hıı! aaa, üstüme iyilik sağlık! ahahaha! diye uzun soluklu şaşırıyor terbiyesiz…) duymaz olurum diye düşünürken, kafamda yaklaşık yedi ayrı deftere not aldığım sokaktan sesler korosu üşüşmüş durumda. Çözümsüz bir şeyi hayal ederken bulmuşken hazır, vurun abalıya. Madem uyuyamıyorum, rüyamda gezinmek yerine gündüzleri ayak bastığım yerlerden size bazı notlar sunuyorum, çünkü sihirli halıda yolculuk edenlerin duyamadığı bazı sesleri sosyal bilimcinin yürüyeni duyar. Bu sebepten yürümek çıldırmayı geciktirir:

Kadıköy… Bir kitapçının hemen girişinde, etraftaki kartonlara, şunlara bunlara tekmeler atan bembeyaz dişli, kocaman gülüşlü, kavruk yüzlü, karmaşık saçlı bir sokak çocuğu ortada sadece ona görünen bir hayalete ana avrat küfrediyor: seni var ya, a… Bakışıyoruz, cık ama şimdi oldu mu bu yakıştı mı sana, ağzı ve gülümsemesi yüzüme takılıyor. Akıllı bıdık, bunu gördü ya, benim varlığımı çaktı ya, hiçbir şey dememiş de o an konuşmaya başlamış gibi fırt diye ekranını değiştiriyor: –abla n’aber? Kocaman, joker gibi, sırıtırsa işler yumuşayacak ya, ondan emin. Kendimden hiç haber vermeden ve sorusunu es geçerek kitapçı dükkanına giriyorum, ama şimdi bu çocuk..! Kadıköy çarşıda değilim artık, ya 1800’ler İngilteresi’nden bir sokak çocuğu az önce hatrımı sordu, ya da nerdeyse yeni okuduğum Yaşar Kemal’in sokak çocukları röportajları kitaptan çıktı, tepeme kondu. Zaten yazarın, tepenize çullananı makbuldür. Abla, n’aber, öyle mi?

Beyoğlu… Bazen İstiklal Caddesi’nin tıkanık, upuzun bir tuvalet kuyruğu ve gider borusu olduğunu düşünüyorum. Yürürken, önümde ilerisi boş, ama dibimde kümelenmiş insanlardan geçip o boş ferahlığa varamıyorum. Dolayısıyla bekliyorum. Bazen omuz atıyorlar bana. Ben omuz atarsam ama?, herhalde minik cüsseme şaşırıp oha çüş! diyenler oluyor. Kalabalık, gitar-saz sesi, çınçınçın tramvay ve diğer türlü araç sesleri, sürekli insandan kaynaklı bir hışırtıyı geçtim. Bir grup müzisyen: -neyse ya ben bişey demiyorum, usulünde gülerek ve -ya öyle mi… diyerek adamın biriyle kabalaşmadan konuşarak yer değiştirdi; adam ciuv-ciuv-cuvcuvcuvcuv-ciyuuuuu sesleri çıkararak neşeli neşeli onların yerine kuruldu, İstiklal Caddesi’ndeki yerini aldı; aslında adamın yerine mi gelmişti müzisyenler? Kimsenin yerini almadan devam ettim. Gittiğim yöne göre ya sağda ya solda, ama hep yanda yer alan nargile kafeler var. Aynen Karaköy’deki kafeler gibi dipdibeler, adeta bunlar da bak biz biraradayız demişler, korunmak, sürüden kazanmak istemişler. Yine yönüme göre sağda veya solda ama yine hep yanda kalan turistik lokantalar ve mağazalar var. Yıllar öncesinden hatırladığım bir mantı evini aradım geçen ama bulamadım mesela. Bozuldum kendime, belleğime; yanıldım. Tıpkı sırf yalnız yemek yememek için bir daveti kabul edip sonra da kaçar gibi ayrılan, ya da görüşmeye aşırı hevesli ama nitelikli bir şey konuşamayacak kadar meşgul, dağınık dostlar (!), zoraki gülümseyen tanışlar gibisin dedim, kızdım caddeye (yaşlılık demek böyle bir şey). Böyle kafam yerinde değilken, sokak ortasında aniden: fıalda-daalıyıağz! diye burundan konuşan bir çığırtkan uyandırdı beni. Falda iddialıyız, demek istiyor. Fal kafeye reklam yapıyor. Her yandan insan geçiyor, bazen taksiler ve kamyonetler yolu tıkıyor, bazen yolda tıkanıyor. O da küçük bir çember çiziyor, sokağının girişinden ayrılmıyor, hatta örneğin simitçinin yanında kısa volta atıyor, o sırada da pat diye fal! Ödüm kalmadı ki, falda bu da çıkacak mı?

Sirkeci… Torbacı abinin yürüyüşünü arkadaşım, Eminönü’ne inerken görmüş; ben yanımızdan geçip Marmaray istasyonu yönüne giderken torbaya üflerken sesini hayal ettim: huuuupf, huuupf. Bence siz de hayal edin, bakalım aynı mı?

Aksaray… Arapça şaşırma efektinin, Türkçe şaşırma efektinden hiç farkı yokmuş, ikisi de kulağıma hıııaaa hımmaaaa! izi bırakabiliyor. Rica ederim, ben hep böyle ifade yeteneği zayıf biri oldum.

Vatan Caddesi….Öğlen 2’ye doğru Eminönü’ne dönmeye çalışıyorum. Ham tepkim, tramvay durağında beklerken, – ne çok erkek var ortada, oldu. Volta atanlar, tramvayda metroda iş kovalamak amacıyla poşetler, paketler taşıyanlar, telefon konuşmaları yapanlar, ya da caddelerde bir yere yetişmesi gerekmeyen bir hızla yürüyenler, aheste ama aç erkekler. Ham tepkim kabaca olabilir, ama aşikar bir durumu yansıtıyor. Mini minnacık bir parka doğru yürürken cadde üstündeki yolda çimene serilmiş, bağdaş kurmuş bir adam, -açım, açım, abla açım, diyerek bu gözlemin üstüne tüy dikiyor. Başka sorum yok hakim bey.

Tramvay… İstanbul yabancı akınına uğradı diyerek konuya girenlerin unuttuğu bir minik ayrıntı: Tramvay durağında bir genç kadın, ellerinde ağır işporta poşetleriyle işinde gücünde olan iki abiye soruyor: – Bu, bu yöne mi gidiyor? (Eliyle yönü gösteriyor). Maşaallah, gayet güzel anlaşıyorlar. Evet, bu yöne gidiyor (bu’nun yönünü orada olmayanlar asla bilemeyecek, öyle de aramızda gizli bir söz, öyle de korumaya alıyoruz koca şehirde yabancılığımızı). İşportacı abi, yanındaki arkadaşına dönüyor, Arapça konuşmaya devam ediyor. Gol! Kadın, tramvayda yanıma oturuyor ve Rus insanının kırık Türkçesiyle telefonu açıyor: -ben … çalışıyor, …kanunda …diyor, şu kadar saat…Bu da mı gol değil?!

Eminönü… Geçen mart ayından bu yana bu civardayken deniz kenarında değişmeyen ne var derseniz, camiler, güvercinler ve boğaz turu köşesi derim. Geçen ilkbaharda 10 lira idi, galiba şimdi 12 lira oldu kısa boğaz turu. Dalga geçiyordum yanından yürürken girişlerinin, robotik kadın sesi şort-bos-forustur derken. Bu kez, vapur iskelesinin hemen dibinde hareketli kalabalığa sesleniyor bir abi: – boğaazz turu aaabisiiii, boaaz turu abisiii. (!)

Vapur… Uykum var, çok uykum var. Dünyanın adil ticaretle dağıtılmış tüm kahvesi gelse yine uykum açılmayacak (çünkü hatırlarsanız dün gece uykumu alamadım). Vapurda bir amca dolanıyor, elinde tesbihleriyle. Vapurun güzelim seyyar satıcıları ayrı bir yazının konusu ama bu amcanın tesbihlerini görünce anneme, yaşını almış ve fakat inadını hiç bırakmamış anneannemle telefon konuşması yaparken sabretsin, sinirlenmesin diye tesbih çekmesini önerdiğim aklıma geliyor, hem kendi önerime gülüyorum, hem annemi tesbihli hayal ediyorum, üzerinde ne amblemi olsa daha çok hoşuna gider acaba diye düşünürken…işte uyandım. Kahvenin yapamadığını gülmek yapıyor. Beyinde bir kahkaha. Amca bir tur daha atıyor aramızda, her oturana teker teker soruyor, alır mısın, al, al bir tane; bana gelince: – al çok güzel, takarsın. Neredeyse her defasında reddediliyor, adamlar şöyle bir bakınıyor, moda yarışması jurisi bütün suratlar, ilgi göstermiyorlar. Etkileyemedin beni! Nasıl bir histir her defasında sorup hemen hemen her defasında reddedilmek acaba, diye düşünüyorum. 4 saniyelik soru turları büyük bir duygusal yatırım olmayabilir; ama düzenli bir yerde durmadan veya çalışmadan geçen tüm zamanını bu şekilde satışa vakfeden seyyar satıcılar yoluyla “mobilities” çalışan arkadaşlar var mıdır acaba? Tesbihler albenisiz, tesbihler özelliksiz, ama satıcı dirayetli. Yoksa dolanmaya devam etmezse düşecek mi?

Galata… Onca müzik dükkanının olduğu, güzel ötesi bir yer. Ama müzik aletleri satan bir pasajın içinden aniden çıkan motorsikletin vorunturunn! sesi, müzisyen olsaydım listeleri sallamadan önce duyduğum son ses olurdu. Bir de belki ezilmeden önceki. Demek acaba evdeyse müzisyenler, duymadılarsa…

Mecidiyeköy… Azizler gibi ışıl ışıl fotoğraf çektirip siyasete atılanların pozlarını hakikaten severim. O amaçla bir köşede fotoğrafın fotoğrafını çekmek üzere çantama davrandığım bir an, kerli ferli, elinde eczane poşetli, uzun mantolu bir abi durdu önümde. Elimde çantamın fermuarı, bakıştık. Başladı anlatmaya: galiba eltisi hastaymış, onu hastanede ziyaret etmek için uzak bir semte gitmek zorunda kalmış, ama araba burada kalmış, ve şimdi de arabayı çekmişler, cüzdan da arabada kalmış, avucundaki 50 kuruşa ekleyecek para çıkar mıymış benden? N.Ş.A. inek içti dağa kaçtı yandı bitti hadi bana eyvallah şeklinde cereyan edecek bu hikaye muhtemelen yine yumuşak yüzümü üzerimde unuttuğum için geldi beni buldu. Neyse ki param yoktu: Azıcık şaşkın daha bakıp –abi valla bende de yok ki, dememle hikaye son buldu. İnsanların aradıklarını bulamaması beni hep üzer ve dudaklarını büzüp hmpf dedikleri an büyük umutlar çöpe gitti diye hayıflanırım, ama Mecidiyeköy bu umutların illa ki çöpe gideceği bir semt. O yüzden küçük ummak lazım. Kaldı ki, ben de aradığımı bulamıyorum, çünkü koyduğum yeri unutuyorum.  Eğer bu da yetmediyse, geçen Mart ayında bir meczupun Mecidiyeköy otobüs duraklarından birinde kadınlara ana avrat düz gittiği anda ortamdaki erkeklerin karikatür gibi tepkisiz durduğunu, bön bön baktığını ekleyeyim. Yani bu ortamda umutların boşa gitmese n’olur, güzel bir ses duysan n’olur…

Kadıköy çarşıya geri dönerken, ayak mantarına çare olsun diye şifalı ot satan, bunu yaparken de malına bir kedi yavrusuna sarılır gibi sarılan abiyi de unutmuyorum. Üstelik, instagram fotoğrafları olsa bu seslerin verdiği hissi bırakabilir miydi okurken? Cık.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s