Yaşıyorsun, kimbilir kafandan neler geçiyor… kimbilir nasıl da umursamıyorsun… derinden akıp giden düşüncelerin doğal akışlarında buz kestikleri bir olayla karşılaşınca muhtemelen kafanın dış çeperine üşüşüyorlar… Şimdi bittin. Sallamadığın o düşünceler heyülaya dönüştüler ve sen bunları duygu sanıyorsun.

Yaşadığını yaşarken düşünen, iki tonu aynı anda çıkarabilen bir adamın sesini dinliyorum, dilini tam bilmiyorum, ama imgeleminden, iyi niyetinden şüphem yok. Peki, büyülenmiş gibi olabilirim, ama neyse ki ben de aynı anda iki tonda çalışabiliyorum. Onun da etkisiyle müziği yapanla müziği soran iki taraf arasındaki karşılaşma anlarını düşündüm; bir de geçen ilkbahardan kalan, benzer konularda çalışan bir başka araştırmacı arkadaşımla aramda geçen meraklı bir diyalogun notlarını buldum evde. İşbu yazdığım, o diyalogda bahsettiğimiz karşılaşmanın tipleri üstüne.

Sınırları önceden bilinmiş, bulunmuş, kurulmuş, anlaşılmış bir müzik etkinliğinde soru sormak hem çok kolay, hem de çok bunaltıcı oluyormuş. Sonuçta insanlar oraya müzik dinlemek için ve arkadaşlarının özel ve genel hayatlarını çekiştirmek, hayali ve uçucu şeylerden konuşmak gelmişler. Müzik yapan da konuyu zaten sahnede ifade ediyor; heykelinin yanında durup ben bu çalışmada şunu hedefledim diye kendi eserini anlatmasına bile gerek kalmayacak kadar zirvede müzisyen, göz önünde, toplu iğnenin top gibi olan eğik ucunda duruyor. Eğer ki müziği yaparken çıt derecesinde bile etki almayacak şekilde herkesi dışta bırakan bir müzisyen değilse de, iyi bir olasılıkla seninle sohbeti kısa kesmek isteyebilir, zaten yorgundur. Ya da cinsiyetinden, kabullerinden, telaşlarından veya tamamen keyfinden dolayı seni dışlayabilir de. Böyle konuşmuşuz. Cinsiyet kapıları demişim kağıt üstünde hatta. Ötesine nasıl geçmeli? (Muhtemelen kapının önünde bekleyip hiçbir yere ayrılmayarak. Ya da karşı cinsten bir elçi bularak.) Bunu aşıp müzik yapana tanıklık etmeye devam etmek için işe yarayan sorular olsun diye düşünmüşüz. Sanatçının egosu, aurası, gölgesi arasında dolanıp durmuşuz. İlki dinleyiciyi çok pis süzüyormuş, ikincisi araştırmacıyı da etkisi altına alıyormuş, üçüncüsü meseleyi menajerlere havale ediyormuş.

Ama sorular? Sorular için zamanlar? Konserde soru sormanın dayanılmaz ağırlığı. Hatta konseri verene sormanın insanda büyük endişe yaratması… Aslında soruların cevabını döndürüp kendi istediği yere getirme gücüne sahip birini araştırmamıza konu ediyormuşuz. O zaman bunu konser, festival gibi müzik etkinliklerine göre düşünüp, sokak müzisyenlerini hesaba katmamıştım. Geçen zamanda her (karşılaşma) seferinde aldığım sokak notları arasında: kendini değil, dinleyiciyi (meraklı, gaddar ve neşeli dinleyicilerini) anlatmaya koyulan bir müzisyen. Oysa aldığı sahnede hissettiği “güvenlik” ve “rezervasyon” bilinci mevcut ise, hayran ve mutlu veya keyifli dinleyicisini biraz silkeleyerek de anlatabilen, kendini işte bu arada ustaca resmeden müzisyen? Öyle miymiş? Tuhaf iş.

Dar alanda bedensel çarpışmalar diye bir not almışım. Dört duvar arasındaki ile sokağın inşaat halindeki köşesinde konaklayan müzik dinleme edimini ortak ele geçiren bedensel yakınlık. Bir yeri dinlemenin o yere “bakmak”la beraber gelmesi… Dinleyeni, dinlediğinden dolayı sevmek ve yakın bulmak… Bu diyalogu yaşarken veya not alırken sokak müziğine dair aklımdakiler kıt olduğundan, doğrü düzgün karşılaştırmalar yapamıyordum. Şimdi de kıt; ancak örneğin enstrümanın tonu ve varlığı sokakta farklı yükseliyor, egoymuş auraymış bilemem ama müziği yapanın kendi içinde kalma hali güçleniyor sanıyorum. Gürültü ve değişkenlik, çıkardığın sesler sayesinde sokakta bir avatar haline doğru şansını artırıyor mu, artırmıyor mu? Soru budur.

Sokakta dinlerken bedensel yakınlaşmalar, bir konser salonunda ayakta dikilenlerinkinden farklı oluyormuş. Bir kere yoldan başka geçenlerin de olması, içinden geçilen bir konser alancığı… ve o kameralar. ah o kameralar. Sahneye çıkıp sanatçısının yanında illa ki bir “I was here” pozu veremeyen arkadaşların sokaktayken, şarkı söyleyen bir heykelle yan yanayım sanıp bir selfie “çekinmeleri”! Harikaymış! Bunu müziği bırakıp selfie çekenlere bakarken insan başka türlü düşünüyor.

Müzik dinlemeye gelmiş, “esrik” bir beden-zihin var, sen ona ee anlat bakalım demek için sorular soruyorsun, o da sana bakıyor. Bu etik mi? Bu mümkün mü? Bu olur mu, onu tartışmışız. Bence en güzel onu tartışmışız. Eylemin içindeyken, o eylemi soruyorsun, hiç oluyor mu, sorusu ilk kazandığım para kadar çerçeveli bir sorudur. Hep hatırlanası. Adeta şiddete maruz kalan birine o anda şiddeti sormak gibi: anlat bakalım. Doğuran biriyle, -neden çocuk? diye söyleşi yapmak gibi. Bu, biraz kuramsal desteği güçlü bir tez. Gücünü kuramdan alıyor. Ama arkadaşım soruyor: sormamalı mı? Çünkü öyle böyle, cevap veriyorlar. O şeyin, eylemin, hissin her neyse, “ne olduğu”na dair bir bilgi alıyorsun. Sokakta dinlediğimiz bir sesin yanımda duran bir diğer dinleyicisine o sesi sordum mu diye düşünüyorum yakın zamanda. Güzel, ay ne hoş, pardon geçebilir miyim, ayağıma bastınız, pardon yol verir misiniz, bunları daha önce de görmüştüm yüzeyselliğinde olan bir deneyim mi oluyor bu? Geçen haftaya kadar böyle düşünmeye daha eğilimliydim; ama o müzikyapma edimini gösterme derdinde olanlar da birbirlerinin sorularını bittabi yanıtlıyorlar.

(yazıdan hiçbir şey anlaşılmıyor olabilir, bir daha göz attım da fark ettim. Ama buradan çok anlaşılabilir, enfes netlikte bir başka yazı çıkarsa, bazı gözleri kobay olarak kullanmış olacağım. heh heh he.)

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s