bir gün bir kadın ejderhasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir salona girer

İşbu yazı, bir sempozyumun hikayesidir.

akademik konferansçılık oyunu

Genç araştırmacıların çoğunlukla konu mankeni olduğu, duvarlarla konuştukları, dertlerini dinleyen kitlenin perdeler ardına gizlendiği, boşluk-beyin-beden üçlemesinin güdüklüğe mahkum olduğu akademik konferansları sevmiyorum. Sevemiyorum. Eskiden faydasız, kendi adıma yanlış strateji, talihsizlik gibi değerlendirdiğim bu tarzı artık neredeyse “kötü niyet” olarak görüyorum, çünkü 6 ay sonra çorba mı köfte mi yiyeceğim, işimin olup olmayacağı vb. belli değilken benden sadece mesela 350 dolarcık/eurocuk katılım ücreti talep eden konferanslar var. Ya da akademik turizmi ayyuka çıkaran ortamların ya da bilime alerjisi olduğu için ilmi bir gömlek giyerken ahlakın gerektirdiği açıklık, merak ve anlayıştan bihaber, tekrarların peşinde ortamlarda nefes alınmıyor. Ya da rakamlarla konuşunca hormonları coşan ama nitel çalışma duyunca “hm evet yapmış bişiler çocuk, dinliyelim bari” konumunu alan yerlerin, masaların, sandalyelerin hastası değilim. Duyma eşiği daha düşük olan genç kulakların duydukları sesleri kenara itip yavaşlamış kulakların başarılarını alkışlamamız “günü kurtarma” bakımından çok akıllıca, “geleceği kurtarma” bakımından ise zavallı derecede saçma kalıyor. Sen, geceni gündüzünü birbirine katan ve sadece ufukta görebildiğin bir şeyi 15-20 dakikada anlatmaya çabalarken, geçen yıllardan kanka olmuş tecrübeli katılımcılar tuhaf bir samimiyete, hoşbeşe çoktan dalmış oluyor, “ya siz ne güzel konuşuyorsunuz, söyleşiyorsunuz, acaba beni de aranıza almanız için ne yapmam gerekiyor” diye bakakalıyorsun. Bazıları senin sunumuna şöyle bir göz attıktan sonra ya daha ilginç çünkü daha tanıdık, bildik kelime dağarcığı ve ortamdan oluşan (!) oturumları dinlemek üzere ortamından ayrılıyorlar, ya turistik bir akademinin örnekleri olmak üzere şehirde kültürlü gezilere geçmiş oluyorlar (yapma demiyorum, hobi olarak yine yap) ya da “krizi aşmak için kritik aşamalar” isimli çalışma grubunun toplantısına geçiyorlar, zaten meşruiyeti açık…apaçık bir toplamı sağlamakla meşgul oluyorlar. Yani bu tür toplantılar, bir oluşumun değil, tamam oldu’ların ilan edildiği sahne oluveriyor.

Bulunduğun küçük akademik havuzda “hm çok önemli, aa çok anlamlı, yaa çok ciddi, ee çok acayip, vaaay çok dehşetli” bir konu olduğuna seni inandırdıkları (safsın çocuğum) mesele, orada denizde kum oluyor; hayatın gerçekçi dibiyle karşılaşıyorsun. Bence bu gerçekçilikte sorun yok; esas fenalık, sen yeni karşına çıkan bu platformu sindirirken eften püften bir akademik tartışmanın kanat takıp azman azman gibi göklerde süzülmesinde. Bu kanatlı azman fikirleri ve tezahürlerini gereğinden fazla ciddiye almamayı telkin eden ikincil doğamın da sesine kulak verdim,  böyle ortamlardan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ejderha veya Alan-Çalışmasının Dile Gelmesi

O sebepten, Avrupa’nın Anglo-Sakson adasında, küçük çaplı, yoğun ve kısa süreli, neredeyse butik bir sempozyumun ilanını görünce biraz panikledim, biraz duruldum, biraz düşündüm ve dedim ki:

İşte bu!

Gerçi görür görmez yaklaşık 5 kere acaba ben bu kriterlere uyuyor muyum diye sorguladım. Kıymetli ve tutkulu derecede seni çağıran şeyler insanın kendine güvenini sorgulamasına sebep oluyor. 5. defanın sonunda emin oldum, burası bana göre. Araştırmamın ilk bulgularını burada paylaşabilirim. Geçen on yıl boyunca tekrarladığım bir hata aniden ortadan kalktı: Ortamın amacına uygun bir niyeti tutturmadan giden o şaşkın ördek yerine, “evet, öyle bir yer ki kafamda oluşan resmi sunarım, gerçekten merak edenler eleştirir, onların eleştirileri sayesinde makalem istediğim kıvama daha çabuk gelir” diye düşündüm, gayet pragmatik yaklaştığım bir havaya girdim. Benim gibi bir şaşkın için oldukça sıra dışı olan bu yeni kafa ile var gücümle duymak istediğim eleştiriye göre bir öz ve taslak metin çıkardım. Neden geldin, İstanbul’da sempozyum mu yoktu?! diye soracak olurlarsa cevaplar hazırladım, yola koyuldum.

Her kıymetli ve tutkulu girişim gibi bu da engellerden azade değildi. Bir kere sempozyumun İngiltere’de olması yüzünden 1 koyup 4 kaybettiğim (bkz.sterlin) bir konumdaydım. Gelişmiş dünya bir başka oluyor. Bu riski almaya karar verdim.

Ama çalışma ve organizasyon disiplini açısından 4 kaybedip 16 kazandıran bir durum hasıl oldu. Önce organizatörler dudak ısırtan bir dakiklikle cevap yazdı: gönderdiğiniz özet-metinlerini aldık, şimdi bunları ince ince inceleyeceğiz ve size çabucak cevap vereceğiz. Bir hafta içinde kabul cevabı geldi, biraz da katılım desteği geldi (!), ben tamam diyince ertesi gün nihai kabul ve davetiye mektubu geldi. Yer yön bilgisi de ikiletmeden elimize ulaştı (bkz. coğrafyacı olmanın güzellikleri).

El alem uçaktan çat diye inip vizesini bankodan cırt diye alıp gümrükten cort diye çıkarken ben ayrıcalıklı Avrupa-dışı konumum dolayısıyla vize almak için işe koyuldum. Benim vize almak için harcadığım sürede iki köşe yazısı, bir sınav ve 4 davet için masa hazırlanırdı, ayrıca bir de dil öğrenirdim. Vize işlemlerini kolaylaştırmak için yardımını aldığım ofis: “Madem A.B.D.’de okulunuz, neden Türkiye’den vizeye başvuruyorsunuz?” diye sorduğunda kalbim kırıldı: Have you heard of fieldwork off-campus? (Bu vesileyle geçen eylülde tabii ki bir mantıcıda tesadüf ettiğim beyaz ayakkabılı iş adamı/emlakçı abinin sözlerini anmak istiyorum:

Hm… Demek sosyologsunuz. İlginç… Benim tanıdığım bütün sosyologlar evden dışarı çıkmıyor. Siz niye bu kadar geziyorsunuz?

Çünkü ben yayan bir sosyologum, hem de artık biraz coğrafyacıyım. Gezerek haritalamaya gönül vermişim. Üstelik bilginin evden uzakta bulunanına da değer veriyorum. Rica ederim. Ayrıca coğrafyacı da olduğumu o sırada söyleseydim işin içinden çıkamazdık, bu sebeple de kendimi ayrıca kutluyorum.)

Vizenin çıkmasını beklerken bir yandan da elimde anekdot usulü yazdığım için nasıl toplayacağımı bilemediğim bazı notlar vardı (sorun no.1). Kullandığım kaynaklardan birine ayrıntılı bakınca yine yazarına (ve tabii ki berrak aklına) aşık olmam sonucu (sorun no.2) daha da yavaşlıyordum (aman yarabbi neler demiş böyle). Ayrıca zaman daralıyor (sorun no.3), hiçbir zaman çok tatlı geçinemediğim zamanı -ya çok yavaş geçiyor ya çok hızlı- makale yerine başka işlere kayarak atlatıyordum. Seyahatim açısından en sevindiğim nokta trene binecek olmamdı; hatta İngiltere yolcusu kalmasın diye evdekilere haber verince annem beni şaşırtan bir çeviklikle, hm çok güzel, trenle gidersin, biz baktık internetten, dedi! Yola çıkmak üzereyken sunum teknik bir işe dönüştü: Şu kadar dakikada şu kadar kelime… bu hızda konuşursam bu kadar sayfa… bu fontla yazarsam daha okunaklı… görseller şu kadardan fazla olmamalı… endişeye meyilli birey olarak üzerimde şu renkte bir şeyler bulunmalı… şu kadar saat uyunmalı… gibi teknik ayrıntıları gözetmek işimi kolaylaştırırken, kimler konuşmacıymış? ne, o da mı konuşmacıymış? saçmalar mıyım acaba? diyerek endişelenmeseydim (sorun no.4) iyiydi, ama işte endişesiz bir macera düşünülebilemez. Arada notlarıma bakıp, yahu sanki benim tezime fayda olsun diye düzenlemişler bu sempozyumu, diye içimden geçirdim ve rahatladım, bütün taşlar tak tık tuk yerine oturuyordu.

Elektrik veya 3’ün 5’in hesabı

Anglo-Sakson dünyaya giriş vizesi almak için bazen yüklü yatırım yapmak zorunda olmamızın dışında ülkemizin bizi ayrıcalıklı kılan başka özellikleri de var: İki kıtaya yayılan (kıtalar birbirlerine hep dudak bükse de ısrarla devam), üç tarafı denizlerle çevrili (savaşmış bombaymış enerji kaynaklarıymış denizin bittiği yerde neler oluyormuş onları geç), dört mevsimin yaşandığı ama niyeyse o mevsimleri geçirenlerin nasıl geçindiğini umursamayan insanlarla, beş kardeşin beşinin bir olmadığı (anneanne sözü) ama tek vücut olmanın her türlü pazarlandığı güzide bir kara parçasındayız. Bunun yanı sıra: () engin yemek kültürümüz (Turkish breakfast heleloy! Kim hazırlıyor onca ballı böreği ayol?) ve tarihi mirasımız, () hem üstüne beton attığımız hem de albenili bulup satmayı arzuladığımız doğa dokumuz, () deli gibi güçlüklere göğüs geren ve fakat narincik olup korunmaya kollanmaya muhtaç olduğu ısrarla söylenen kadınımız, () ayrıyeten yokluklara, dağlara, zorluklara dayanıp düze çıkma azmimiz, () dünyanın bizi çökertmek, gömmek, mahvetmek, dalga geçmek için dansa kaldırdığını sandığımız güvensizliğimize eşlik eden dev egomuz (şaşırtıcı değil mi?) ve en nihayetinde de () doğal enerji kaynakları dağıtma, kullanma vb. her türlü uğraşma biçimimizin illa ki fiyasko olması (bkz. biofuel ne ki la, tezek di mi? diye soran insanın ülkesi versus çöpten enerji üreten, nükleer santrallerini uykuya yatıran ülkeler).

“Kaynaklar” meselesi önemli; şaşırtıcı bir şekilde, kişisel sandığım bir enerji kaynağı probleminin aniden memleket sathına sıçraması sebebiyle böyle ediyorum. Keyfimden değil yani.

Sunum endişemi uykusuz kalarak ve teknik ayrıntıları (3’ün 5’in hesabını yaparak) kontrol altına alarak çözdüğümü sanırken şöyle bir şeyler oldu: Yola çıkmadan önceki gün, yurt dışında elektrikli alet kullanabilmek için gereken seyahat adaptörümü kaybettiğimi fark ettim (belki hiç yoktu yanımda). Seni yurt dışındayken nasıl arayacağız!?! diye panik dalgası yaratan validem ve peder beyciğim sağolsun, yahu ne var, internet var, Skype var diye onları sakinleştireyim derken bu basit ayrıntıyı unutmuşum. Karaköy altgeçit çarşısında iyi niyetli bir satıcı, “bu karmaşık olan yirmmiibeşş lirra, bu diğeri beşş lirra. Neden daha fazla ödeyesin?” diyerek akıl (!) verdi. Uykusuz olduğum için bu aklı yuttum. Esas iş görecek evrensel adaptöre uzun uzun bakıp, evet ya niye daha fazla ödeyeyim madem 5 liraya da var, diyerek 3’ün 5’in hesabını yaptım ve diğer uyduruk adaptörü aldım ve bunun farkına ancak İngiltere’ye giriş yapınca vardım! (bkz. uykusuzluk kötülüklerin en kötüsüdür; iyi bir şey olsa kediler denerdi.)

Adaptör alışverişinden çıkıp ofise uğradım, metin üzerinde uğraşırken bilgisayarımın şarjı bitiyor, önceki geceden beri temassızlık yapan şarj aleti canımı sıkıyordu. Temas etsin diye kurcalarken adaptör kablosu alev aldı. Aaa yanıyor!, diyerek son dakikada odada bir fener alayını önlemiş oldum. O esnada bilgisayarımın pili %3 doluydu. Akşam saatinde, son dakikada, ekstra adaptör/kablo nerede bulurum derken çok klas bir hareketle yardımıma koşan ofisten ödünç kablo buldum. Eve gittiğimde yeni adaptörü benimsemeye çalışan bilgisayarın çıkardığı cızırtılar sayesinde korkudan bütün gece dosya yedekledim, kendime fason adaptör edindiğim için küfrettim. O sırada ya bu da şarj etmezse diye beş ayrı bellekte sunum kaydettim. Zaten Windows’un bitmek bilmeyen güncellemeleri yüzünden bilgisayara kıldım, bu kablo vakası yüzünden iyice soğudum (bunların ani voltaj değişikliklerinden kaynaklanabileceği ancak ertesi hafta tüm yurtta von Zürcher’i bile şaşırtacak elektrik kesintisi olduktan sonra aklıma gelebildi).

Ertesi gün havaalanında “portakal suyu içeyim, vitamin alayım” derdine düşüp, kitapçıya şöyle bir göz atarak “acaba yedek bir bilgisayar şarj aleti sorsam mı” kısmını atladım (bu kafa benim değil başkasının olmalı.) ama sorsam da muhtemelen benim elmalı olmayan bilgisayarıma uygun bir şeyler bulamayacaktım. Birleşik Krallık’a adım atıp tren yolculuğuma geçene dek, yedek adaptör sormak/almak aklıma gelmedi, çünkü zaten acelem vardı, gece bastırmadan otele varmak, dinlenmek istiyordum (bu neyin kafası, ben bu yedeksiz insan olamam). Trende yanımdaki yolcu, telefonunu şarj ederken kafama dank etti: Bu priz, benim adaptörüme hiç benzemiyor…

Aferin benim şaşkın kafam. Hayatta ilk kez yapmadığı işlere halen amatörce yaklaşmaya hasta tipler vardır ya. İşte o ben. Kolumun altında anlatılmak, ortalığı ısıtmak için bekleyen bir ejderhacık var ve ben onu parlatmak için gereken elektrikten yoksun kalacağım, çünkü beraberimdeki hiçbir elektronik alet çalışmayacak. Trenle sunum yapacağım bu Güney Galler şehrine vardığımda gecenin 9’uydu ve yedek planlar peşindeydim: (1) seyahat adaptörü alabileceğim elektronik mağaza sor, ama kapalıdır; (2) o zaman bu tür şeylerin satıldığı bir her-şey-mağazasına sor;  ama sorduk, onlarda yok; (3) o zaman ertesi sabah Apple Store bulup bari tabletimi şarj etsem, onda geri kalanına hazırlansam… ama pazar günü her yer kapalı olabilir; (4) o zaman internet kafe bul, bari orada çalış; (5) internet kafe yoksa? acaba organizatörlerden yedek bilgisayar mı sorsam? ama yo, olmaz, ayıp, elimde yazarım metnin kalanını; sezgisel olarak kaç dakika sürer, bulurum; (6) sunuma ekleyeceğim ses dosyaları? (7) onları da sonra makaleye koyarsın, geçmiş olsun.

Trenden otele yürüdüğüm yol boyunca seçenekleri düşündüm, elbette hepsi birbirinden ezik seçeneklerdi ve onların ezik efendisi de bendim, ama ne olursa olsun bu işi tamamlardım falan filan. Ah, nasıl bir özgüven. Bu özgüven olmasa şuradan şuraya gidemeyeceğim. Ayrıca şunları da düşündüm: (1) Tren istasyonundaki polis memuru neden “o iPad’i çantana sok lütfen, ortada tutma” dedi? (2) Ben ne ara bu kadar şaşkın oldum?

Otel resepsiyonisti kadının gece 10’da elinin altındaki çekmeceyi çekip içinden evrensel bir şarj adaptörü çıkardığı ve “bunu mu soruyorsun?” dediği ışıklar parladı, gündüz oldu, o an dünyanın en mutlu insanı ben oldum ve bunu resepsiyoniste borçluydum. Gerçekten. Neşeli bir ejderhadan ibarettim artık. Ta ki bendeki fiş adaptöre tam yerleşmediği için bilgisayarda çalıştığım süre boyunca tek elimle şarj aletini adaptöre itip durana kadar… ve adaptör ikide bir bendeki kabloyu tık diye geri atıp durdu. Ama buna da şükür. Ertesi gün (bir pazar günü) sempozyumda son dakika plan değişikliği ile benim sunum yaptığım günün değişmesi bile moralimi yeterince bozmadı. Şehrin simgesi/bayrağının teması dili dışarıda bir ejderhaydı, ben de onun kadar heyecanlı, enerjiktim ve azimliydim, sorun yoktu.

Uyum(suz)

Sempozyumun bittiği gün bir arkadaşımdan mesaj aldım: Türkiye’de elektrikler toptan ve perakende gitmiş, Adliye’de olaylar olmuş, işler karışmış. Alt tarafı birkaç gün yokum, yine neler karıştırıyorlar? (Evi çocuklara terk eden annenin modu, ev resmen parti evi olmuş ama ben anne değilim!) Oysa sempozyum ne güzeldi. Coğrafyayı koyun-pamuk-fön rüzgarları-meridyenler-düzgün çizilemeyen-haritalara endeksleyen ortaokul coğrafya dersine inat, her şeyin/her kişinin hesabını yapan sayısal bir mekanbilime endeksleyen bir coğrafya anlayışına inat, bu sempozyumda olağan ve olağandışı karşılaşmalardan, uyum mekanlarından, estetikten, hayvanların coğrafyasından, fotoğraftan, sanattan, bellekten, gelecekten, yerüstünden, yeraltından ve “ben”in karşısına çıkan ama ben olmayan şeylerden bahsediyorlardı. Akademik makalelerin yanında performansların yer aldığı sunumlar oldu. Sanatçılarla, biyologlarla, mühendislerle, tarihçilerle, antropologlarla doluydu odalar. Ama bizi ağırlayan, bir coğrafya bölümüydü. Konuşmaların yapıldığı salonun girintili çıkıntılı, süslü duvarları, heykelleri ve tavanları bir odada değil bir canlının içindeymişiz gibiydi. Hatta klasikleri temsilen togalı oturan üç heykel-adamın bacaklarını oturduğumuz yerden röntgenleyebilmemiz, bence İngiliz espri anlayışına dair ipucu bile verebilirdi -ben aldım şahsen, alamayanlar düşünsün. Fuar tadında, ortada kartvizitlerin uçuştuğu ve hangi sunumu dinleyeceğimizi şaşırdığımız, paniklere düştüğümüz konferansların aksine burada seçenekler sayılı ama zengindi, yemekler güzel, konular ve uzmanlıklar çeşitliydi. Tema ise basit: karşılaşmalar ve uyumlulaşmalar. İçerisi ve dışarısı, hatta daha fazlası: Araya girenlerin, arada kalanların, aradan geçenlerin duyuşsal varlıkları.

2015’e çok uygun bir tema.

gotta say something?

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.