Adeta Bulgaristan-Sultanahmet-Şincan Hassas Koşusu

İki yıl önce anlattığım ‘Avrupa’ temalı dersini alan Uzak Asyalı bir öğrencim vardı. O sınıfta talihim bu öğrencinin dersi ilgili dinleyenlerden (5/30) biri olması, talihsizliğim ise öğrencinin aksanını istediğim kadar iyi anlayamamamdı. Ya göçmen Türk işçiler ve ayrımcılık ya da Bulgaristan’daki azınlık Türkleri ve yerinden edilme bahsine geldiğimizde ders bitişinde yaklaşıp kendini tanıttı, dersi ilgi çekici bulduğunu filan söyledi; Türk olduğumu başta anlamamış – öğrenci ilk derse gelmeyince böyle boşluklar oluyor- o günkü notlar arasında bu ayrıntıyı da tekrar geçtim herhalde. Dersten sonra, ummadığım bir anda 10 dakika kadar hayatından özetler ve Amerika’ya geliş macerasını anlattı(rdım) çünkü, o güne dek Çinli sandığım öğrenci Türk çıktı; isminden hiçbir ipucu alamamıştım, aksanı çözemediğim için elbette anlattıklarının belli bir yüzdesinden öteye geçemedim, ama gelip kendini tanıtmasının sebebi okutmanın Türk olduğu şaşkınlığı ve heyecanıymış diyelim. Orada nahoş birkaç zamandan sonra sanırım “hadi git çocuğum da başka yerde kafan rahat oku, devletle kapışma” demişler  ebeveyn statüsündekiler. Zalimin zulmü kıssası geçmeyeceğim burada; zaten konuya hakim olmadığım için onun anlattıklarının yarısını anladığımı sanıyorum. Bu yarım anlayışa eşlik eden mutluluk hissi (ne güzel, bir kişi daha biraz da olsa sallıyormuş dersi) sayesinde her öğrenci ile mutlaka ortak en az bir payda olursa dersi dinleyen öğrenci oranını %18 değil belki %80 üstüne çıkarmak mümkün olur…diye kendime akıl vererek bir sonraki problemimle boğuşmak üzere ortamdan uzaklaşmıştım.

Temmuz başında İstanbul’da Çinlileri devletlerinden sorumlu tutma hevesi artışa geçince bu öğrencim aklıma geldi (hiç Doğu Devleti görmesek devletin vergi kaynağından bağımsız bir bütün olmadığına inanıcaz da sorumlu tutmanın tam yeridir diycez, hııı). Sakin bir şekilde, orada bir insan hakkı ihlali oluyor, diye 20 yaşlarında başından geçen sınırlı sayıda ihlali bile anlattığında, dinlerken içimden de sordum: ne kadarı öykü, ne kadarı belge? Ama aklımda kalan rasyonel kırgın tipi (yok öyle bir tip literatürde, içimden geldi) ve ciddi bir genç endişesi taşıdığı oldu; hayalgücüm uçuşa geçemedi; tanıdığım diğer Uzak Asyalılar ve hatta Güneydoğu Asyalılar’dan ayırt edebileceğim hiçbir giysi, stil, mimik, aşırı-hassasiyet, tavır, (devlet-halk meselesine bakış da dahil) izi süremedim; Filipinli muvazzaf kız öğrenci de değil örneğin; nereden çıkarayım hassasiyetinin kırılma, bükülme, şekillenme noktalarını? Çaylaklığıma veriyorum. Sanırım o da aşırı hassas olamayacak kadar meşguldü.

Ama İstanbul’a gelince işler farklı. Yeminle, kolektif hafıza sayesinde beynimin çeşitli yörelerinde olmadık ışıklar yanıyor örneğin bir toplumsal heyecan vidyosu izlerken. Tophane’de bir Çin lokantasının camlarını indiren hassas gençler haberinde, “sağlık olsun, buradan nasibim, ekmek yiyeceğim yokmuş” diyen ve “aa çok ayıp çocuklar esnaf amcanızın camını kırdınız, ne günahı var” diyen esnafların sitemi “nefret toplumu olduk” tezini resmen çürütüyor! Bunca barışçıllık, dayanışma hayret verici! Söz konusu suç bu haberdeki suç olunca, girişimci lokanta sahibi sokağa akan öfke’ye ironik bir “teşekkür”le yetiniyor, işlem yapılmıyor ve agresif hareket doğal karşılanıyor. Yine insan hakkı ihlalleri yapılan başka civarlarımızda uçan tekme sokağa akınca, ya da ne bileyim, nakit dağıtan bankanın makineleri yakılınca ise bu öfkeyi, öfkeli sesleri hiçbir koşulda tolere edemiyoruz. Ne olduğundan çok neremize dokunduğu önem kazanıyor. Ya: çok anlamlar yükleyerek az şeyler yaşıyoruz; ya da: hakkı yenenler daha önce hiç kimsenin dokunmadığı yerlerimize dokunuyor olabilir…

Neyse, Asyalı turist kafilesine doğru yüksek desibel koşarak sarılmaya kalkan bir genç erkekler topluluğunu izleyince öfkeli seslerin başka bir açıklaması daha olabileceği akla geliyor. Toplumsal öfke, ölçülebilecek bir şeyler yapma arzusundan ileri geliyor olabilir mi? Virilio gibi rüzgarlı kuramcılara bakarsan, kolektif duygularımız aslında duyumsamadığımız şeyler yüzünden böyle abuk subuk aşırı hallere bürünüyor dersin. Sakın duyumsama diye tembihlenmiş de olabiliriz, görüyor ve psikanalitik olarak artırıyorsan. Misal, her şeyi görsele indirgeyen bir pop-tekno kültür sayesinde gördüğümüz-göremediğimiz her şeyin ölçülmek istediğini, bir yörüngeye oturup ölçülebilecek bir yolda ilerlediğini sanıyoruz. Şeylerin ölçülmek istediğini sanmak! Duyumsasak, yavaşlayacağız; yörünge yerine karmaşık sarmallar, çeşitli tuhaf kliklerin ortasına düşeceğiz diyelim. Fena! Desibelli ülkücü gençleri koşarken ve Doğu Türkistan hassasiyetlerini seslendirirken görüntüleyen haber vidyosunda da gençler arkalarından Deli Dumrul kovalıyormuş gibi koşuyor; ama aslında birinden öteye mi koşuyor, birinin kollarına mı koşuyor? Sokağa akan öfke ne olursa olsun hızından soruluyor, görülüyor, anlaşılıyor. Deli Dumrul var mı, varsa akıllarında yaşayan biri mi, yaşıyorsa modernite ve uzağa duyulan sevgi, yakına duyulan öfke konusunda ne hissediyor, kahvesini şekerli mi şerbetli mi içiyor? O esnada da adeta bazı müdür muavinleri (kolektif hafıza burada devreye büyük giriyor) ellerinde sopalarla koşan ve aşka gelenleri zaptetmeye çalışıyor. Zaptetmek ve aşk! Ne müthiş çarpışan ikili! Adeta sınıfta geçici süreyle burada bulunan, turlayan ve tanımlanamayan nesne (aka.turist) adeta sınıfın gedikli öğrencilerinden dayak yemek üzereyken gülerek, ama ben aradığınız öğrenci değilim ki!, diyor… Peki, aslında kimi arıyorlar?

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s