Kaldı mı Galata…Pera… diye bir olay?

BBC’nin Arşiv Odası kayıtlarından İlhan Berk’li olanı lirik, maharetli (ama eve kedi sokmuyor) ve nerdeyse posthumanist sosyolog arkadaşım N. hatırlattı, sağolsun: çok hoş, bi dinlesene

İlhan Berk’in Galata ve Pera kitaplarını geçen kış, of ben bu alanla nasıl başa çıkıcam, diye sokaklarda derbeder dolanırken -sanırım Tünel’de, yoksa Robinson Crusoe’da mı? Hm… Kafa gitti yine.- bir kitabevinde bulmuştum. Bulunca bir tuhaf olmuştum. O sırada bir kağıda topoloji ve topografi diye iki hane koyup ortalarında bir boşluk bırakmıştım; zıpır hareketli ve ızdıraplı, o kadar feci değilse bile duygulu bir süreci haritaya nasıl raptiyeler insan diye düşünüyordum… bir şeyler okuyordum ve okuduklarım devletlerin, kurumların, efendilerin ve kölelerin mekânı düşünme biçimlerinin topografiye denk düşeceği, zanaatkârların ve sanatçı kafasını oradan oraya taşıyanlarınkinin ise topolojiye denk geleceğini ima ediyordu. Çünkü ilk kısımdakiler, örneğin görev bilinci yüksek ve egosu tavanda işgüzar plancılar, çizgileri proje olsun, cv’lerde şanlı dursun diye çekiyor, nasıl olması gerektiği gerçeğini önemsiyor, bu türden bir yayılmacı gerçek ve ikiz kardeşi fantazmalarla yaşıyorlardı. İkinci kısımdakilerse, içe odaklanan, mekânda ne iz kaldığına, kimin ne etki bıraktığına yoğunlaşan saftaydı; onların gerçekleri ve fantazmaları başkaydı; çizgileri de ona göre yamuktu; mecburen öyleydi, çünkü çizgilerin yaşayarak çizildiğini fark ediyorlardı; algıları bir başka türlüydü. (Sorun da türlerin birbirinin cinsinden yazılamıyor oluşuydu. Bu minik kadercilik & özcülük beni üzüyordu.) Öte yandan aradaki fark, güneşe bağrını açan küçücük turşucuk balkona açılan karanlık ve tren tipi mutfak inşa etmek ile güneşe omzunu dönen balkonu kendine katan geniş ve havadar, meydan tipi mutfak inşa etmek arasındaki fark kadar netti. Yaşayana tabi!  

Tuhaf şey, çünkü okuduğum makale bunlarla doğrudan alakalı değildi; ama topolojinin sağlığa uzun vadede faydalı olduğunu ifade ediyordu bana. Şu işe bak ki İlhan Berk Pera’yı ve Galata’yı anlatırken topolojik bi anlatımda inat ediyordu. Şöyle ki: bir sokakta ikamet eden dükkanları sahipleri ve işin türüyle yanyana alt alta sıralıyordu; nesir yazarak harita çiziyordu. O kadar ki o terzinin, şu şapkacının karşısına kaç numaralı dükkan ve hangi işyeri düşüyor, şimdi o işyerinin yerinde kimin yelleri esiyor…diye düşünüyordu insan okurken. Sokaklar hikayeleriyle vardı, ama hikayeleri istanbul işte, gezin bakın, çok güzel şehir, yemeği insanı tepeleri bir harika, çeşit dolu temalı turistik mal gibi yazılarda olmayan bir şeyle, bir ruhla, bir dükkan sahibinin ruhunu tırmalayan meseleyi her sabah o sokaktan tırmanırken kafasına takan şair-yazarın eliyle yazıyordu. Sait Faik’i o yüzden andırıyordu. Kafaya takmak yetmiyordu, kafadan da kağıda üslubuyla atmak gerekiyordu. O zaman bir yer biraz bir şeye benziyordu.

Ruhunu tırmalayan mesele kağıda yansıyordu, o harita bir başka oluyordu.
Arşiv Odası’nın bu bölümünde de soruyorlar radyoda Berk’e: O yerlere özlem değilse nedir size bunları yazdıran? Tarih yükü, demiş Berk. Yaşamanın sorumluluğu ile yakından alakalı olduğunu seziyorum bu sözün. Bir yer kısmen kalıyor olsa da, ama eski insanların mumyasını aynen oturtmanın gerçekçi olmadığını da telaffuz edebilmiş.  Tutarlılık seziyorum.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s