gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s