evcikler, odacıklar, baloncuklar

Bu sabah karmaşık duygular içindeyim. Rüyamda bir Fellini filminin setinden geçtim: birileri bana beyaz paravanlar ardına gizlenen ve istemediğim ürünlerle dolu bir hayatı en itici satış görevlisi aracılığıyla pazarlamaya kalktı, yakama yapışan bu pazarlamacının bir özelliği üç hafta önce bir dans partisinin ‘aa ama kırmızı giydiğine göre dans etmen lazım’ diyen tuhaf figürlerinden birine benzeterek zihnimin odacıklarından çıkarmış olmamdı ve tabii ki dikkat çekmek için değil de zamanın içinden sadece biraz daha hızlı geçebilmek için kırmızı giymiştim her zaman işe yarar; bir başka esas özelliği ise o ürünleri almayacağımı bilmesiydi, çünkü ürünleri o almıştı ve bu sevimsiz hale gelmişti, yani esas müşteri oydu ve tüketmeye devam etmek için bana da bir şeyler pazarlamaya devam etmek zorundaydı; bunu ikimiz de biliyorduk ama ben biliyorum diye o bildiğini saklamayı tercih etti; rolünün hakkını vermek için elinden gelen iticiliği ardına koymadı, ben de mührüm niteliğindeki sıvışma becerimi kullanarak setten fıydım, tam izimi kaybettirdim derken bir aksiyon filminin ortasına daldm, odalar odalar üstüne derken ben odalardan da fıydım, uyandığımda ise bir noir suç filminin senaryosunu attığı anlık iradi adımları sayesinde ele geçiren şehir dedektifine her zamankinden çok benziyordum; ‘dedektiflik yapabilir’ kimlik kartımı elime tutuşturan rüya memuru tıpkı benimki kadar becerikli bir çabuklukla sıvıştı. Uyandığımda sabah 9’daki görüşmeye geç kalmıştım, bakalım keyfime göre bir saatte kapıda bitiverince ne diyeceklerdi? Ne mi diyeceklerdi, elbette kabul edeceklerdi, çünkü her şeyin (adaletin de, kavganın da, çiçeğin de, otobüsün de, hakkımız olan paranın da, güzelliklerin de, yeni evli çiftin mobilyasının da, çocuğun mutluluğunun da) geç kaldığı bir ülkede yaşıyorduk, eminim alışkınlardı (ve gecikmeler artık kimseyi kudurtmayacaktı)! Bu konudaki hem suçlu hem güçlü atarımdan bağımsız olarak, etrafım kuralına göre yaşamaya ısrarlı Dr. Watson’larla doluydu: başvurduğu işlerden ya sistemin hantallığı ya da başvuran bireyin aşırı nitelikli olduğu sebebiyle reddedilen bir arkadaşım akademide ısrar ediyordu, bir başkası 7 yıldır tezini bitiriyordu; bir başkası sürekli proje yazıyordu; bir başkası beni İkizler burcu sanıyordu; bir başkası asla gerçekten yakınlaşamayacağı erkeklere yaklaşıyordu, vesaire vesaire. Bense sheer luck‘a inanıyordum ve bir his dedektifine dönüştüğüm fikrini giderek sindiriyordum. Onun ne demek olduğunu bana şimdi sormayın, istesem de açıklamayı beceremem; yaptığımız bir hinliği o an açıklayamayız; tıpkı bitmeyen şiddeti, tamamlanmayan hırsızlığı konuşamayacağımız gibi. Anın kurallarını yıkıp hem yaparken hem açıklayan atipik kahramanları ise yemek programlarında bulabiliriz. Ama ben yemek yapmak konusunda da başarılı değilim.

Bu sabahki karmaşayı fitilleyen ev aramaya başlamam oldu. Yenilenmiş ve ana cadde üstünde bir odaya 1200 lira kira istediler, ya da küflü banyo ile yandaki inşaatın eşlik ettiği, binanın iç aydınlığına bakan bir oda için 950 lira. Ben de bunu üç aydan uzun süre ‘sürdürülebilir’ kılmak için kazanmam gereken parayı ve akıl sağlığımı hesapladım, sonra kimsenin kimseye pek para vermeye niyetli olmadığı, ticaretle uğraşmıyorsan varlık sebebinin sallantıda olduğu, üstüne üstlük kazandığım para kadar insanca yaşamaya hakkım olan bir şehirde bulunduğum aklıma geldi. Yani insancanın dereceleri var, çok merdivenleri var, ama her yere asansörle inip çıkınca insan mesafeleri kafasında biraz yamultuyor, sanıyor ki iki kapı açılma sesi, iki çın sesi arasındaki yoldur tek gidilen yol. Böyle zamanlarda güzel şeyler gözüme pek görünmüyor, barınma hakkının dört duvara indirgenmesine gördüğünüz gibi biraz içerliyorum (ve bu konuda inşaatizme dayalı olmayan planlarım, nüvelerim var, bazılarınızdan farklı olarak). Bu atar burada bitmez, dahası da var: Bir şehir düşünün, içindekiler çoğunlukla hayatın pahalılığından filan şikayetçi. Ama küflü evleri boklu ve kokulu bir derenin ve sivrisinekli ama manzaralı bir koyun kenarında olduğu için 2000-2500-3000 simit parasına kiralayabiliyorlar, çünkü ‘dolar da arttı’. Simitlerin çeşidinden çok varyasyon var burada, o küçük dikkatinizi çekerim. Sen de 2 saati ulaşıma vermemek için bu pazarlığa oturuyorsun, çünkü zamanın az, işin çok, enerjin kısıtlı ve pratik olsun’a düşkün bir sensin sanıyorsun. Çünkü Tuzla’da 500 liraya oturmanın işine ve araştırmana bir getirisi yok. Hayatı pahalandıran sensin ama neyse ki bunu tek başına yapmıyorsun. Herkesin birbiriyle doğrudan konuşmaya bile gerek kalmadan aynı anda ‘ama ederi bu’ diye aklından geçirip bir malı şişirip şiş-değer yapmasına ideolojik açmaz denebilir, bilemiyorum ama denebilir.

Şiş demişken, aklıma topolojik bir mevzu geldi yine. Haftasonu buluştuğum bir arkadaşımla Karaköy’de önce Namlı’da sucuklu kahvaltı işine girecektik. Sonra çok ışıklı, fazla masalı ve sirkülasyonlu bu mekana fazla samimi olmadığımız, arada bir susup sadece yemek yiyeceğimiz insanları şöyle bir 30 sene sonra mükellef kahvaltı yapmaya getiririz diyerek daha birebir masaların bulunacağı o meşhur Karaköy ka(h)veleri sokağına daldık. Efendime söyliyeyim, grafiti desen var, gratifi sanatçısından yola çıkarak sokak ismi var, çöp toplayıcısı arkadaş ve türküsü var; inşaat, yıkık, dökük ortamlar ve açılan kapıların ardında katma değeri yüksek hip dekoratif malzeme dükkanları desen o da var; böyle yok yok. Arkadaşım bir sokaktan diğerine geçerken adeta bir New York hissiyatı yakaladı. Derken o meşhur sokak. İstanbul Modern sanat hastanesine oldukça yakın bir şekilde konumlanmış stratejik ecza depolarına (kafe dö kremlerin, pankeyklerin ve feyk böreklerin ortamına) hoş geldik. Yönümüzü ararken ve nereye oturacağımızı tartışırken bize o sokakta her zaman karşılaştığım bir tamirat, tadilat sesi eşlik etti. Tar tar tar, tor tor tor! Bunu özellikle cumartesi sabah 10-11 gibi yapmalarına gerçekten hayranım; sokakta masalar açılmış, insanlar geliyor ve seçe seçe cumartesi sabah 11 seçiliyor. Demek ki burası haftaiçi ve akşamüstleri esas varlığını yaşayan, iklimini bulan bir ortam! İçimden misafirimi ve beni karşılayan bu saçma ortama küfrederken, beni nereye götürüyorsun, yıllardır buraya gelmedim, ne kadar değişmiş, sokak içinden sokak açılıyor adeta, sanki bir daha gelsem bulamam burayı, belki bu sokak da yok, di mi laçin, bir düşteyiz herhalde diyince arkadaşım, benim kafamda bir şimşek çaktı. Tarihlerden Kasım 7. Evet, burada durursam çok iyi olacak, zaten derli toplu bir şey yazmayı şu an şurası için planlamamıştım. Bazıları öfkeden yazar, bazıları dertten, bazıları heyecandan.

Şimşeğim ve ben şimdi ortamdan sıvışırken, zihninizin odalarının tembelliğiniz, bencilliğiniz ve aynı yollardan gitmekte ısrarınız oranında size işkence ettiği, özgürlüğe ve yeni yollara düşkünlüğünüz oranında size yeni balonlar açtığı günler dileğiyle, sizi esen bırakıyoruz.

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s