sokak evcimeni

Bugün sizlere evlerden bahsetmek istiyorum biraz daha. Biraz geç kalmış bir bahis aslında; bunu İstanbul’a alan araştırması için geldiğimde karşılaştığım ve içinden geçmek durumunda kaldığım emlak piyasasını taze taze tatmışken yazmalıydım. Olmadı, yine acele etmekle meşguldüm. Şimdilerde biraz daha yavaşladığıma göre bu notu şuracığa düşebilirim.

Ev nedir, niçindir? Kimi için yılın dokuz ayı kullanmadığı denize nazır bir konak, kimi için mülteci kampı barakası, kimi için hep bir lojman; çoğu zaman kapalı bir kutu, ara sıra açık yeşil havadar bir bahçe; bir canlı için barınma hakkı (fakat ne kadar da evrenselciyim şu an); üniversite kasabalarında öğrenciler üstünden para kazanmak için gereken kolay akar; İstanbul gibi bir şehirde rutubet, döküntü ve kaçış ortamı; çoğu zaman yıkıntı ve çöküntü ortamından rezidans hayatına geçiş yaparken kullanılacak malzeme; bazılarımızın sürekli bir şeyler biriktirdiği, sakladığı (bazen halının altına bazen kafasına bazen de en dipteki dolaba) ve aslında dinlendirdiği bir mahzen. Halen evde olmak için yeterince üretken bir sebep sayamadım. İş yeriniz evinizdeyse peki? Para kazanmaya yeten bir sebep, ama üretken olmaya yeter mi emin değilim.

Az önce yeniden saydım; şu kısacık ömrümde 23 tane ev değiştirmişim, 24.’ye doğru ilerliyorum. Bunlar misafir olarak takıldığım, gittiğim kaldığım evler değil. Gayet de yaşadığım odalar, düzen kuruyormuş gibi yaptığım yerler. Saymadan önce son yıllarda hayatımda barınma mevzuu çok düzensizleşti diye şikayet ediyordum; sayınca baktım ki bu dönemsel bir eğilim değil de hayatımın özeti. Her kurulan oda, nasılsa taşınırım güveni (ve güvensizliği) eşliğinde geçici bir oda, o yüzden yeterince benimsenmiyorlar tarafımdan.Ömrünün büyük kısmını aynı evde geçiren arkadaşlarımı gördükçe, kadere bak diyorum. Durumu doğum haritasına, ailevi konumlara, maddi yetersizliklere, mobil 21. yüzyıl yaşantılarına ve mesleğin fıtratına bağlayarak açıklama çabalarım da bir yere kadar eriyor. Ev ararken karşılaştığım şişme emlak piyasasını hissettikçe, biraz küfrediyorum.

Diyelim ki gençlerin bu şehrin ekonomisine nasıl dahil olduklarına kafa yoruyoruz. Şehrin genç ekonomisi avm’deki %25 indirimden yola çıkarak anlaşılan bir şey olmayabilir, özel ve ayrıcalıklı okul sisteminin reklamlarında güleç yüzleriyle memnuniyetlerini promosyon için harcayan imgeler de olmayabilir. Ama bu ekonomi, 4 metrekarelik yere açılan n sayıda espresso barı veya pıtır pıtır kapanan sinema salonu, kitapçı ile yerine açılan emlakçı, bisikletçi veya dürüm haus ile kendini anlatmaya başlayabilir. Örneğin, simide 1 lira verip 7 liraya yıldıztozundan bozma kahve içmek, su katılmış ama 5 ila 8 lira arasındaki bira nerede içiliyor, yanında da bedava mısır çerezi neresi veriyor diye bulmak, oyunun kirasını ucuza getirmek için sevilmeyen arkadaşı da davet edip paylaşımı artırmak, bir taksiye 7 kişi binmeye çalışmak, pahalı barlarda publarda takılmak yerine birayı evden getirip barın önünde ve sokak aralarında birikmek; içme suyundan ve orta sınıf hane tüketiminden tasarruf edip soğukta korunaklı ayakkabı, saç sakal (burası çok önemli) ile kişinin yeteneğine göre resim ve müzik malzemesine kaynak aktarmak; defter kapağı çizmek, tasarım çorap ve tütünlük üretiminde aşırıya gitmek; içki kullanmayanlara çay ve nargile ortamı yaratmak gibi küçük baloncuklar şehirde açılır; bu yeni cepler, merkezlerde meydanlarda yaşandığını sandığımız, methettiğimiz kamudan bir fırt alacak kadar kısa sürelerde kitleleri besler; o sırada üçlü beşli gruplar halinde genç taşeron emeğe akmaya hazır gördüğümüz adamlar, delikanlılar veya salınarak yürüyen Ortadoğulu turistler kamusal sandığımız ana caddede endam edebilirler. Cepler, köşeler ise bize beynimizin açılan yeni yolları, üretim ekonomisine dahil olan taze nöronlar gibi hayal etmemizi sağlayan bir popüler bilim söylemi gibi tatmin edici bir mekan algısı sunar: hayat devam ediyor.

Bir keresinde bir görüşmecim, Beşiktaş ve Kadıköy olmasa İstanbul’da yaşanacak yer yok, demişti. Bunu sosyal yaşamda muhafazakarlık ve serbesti ekseninde söylediğine eminim, ancak kendi deneyimimle bunun şehrin ulaşım sistemindeki bir yığılmayı da işaret ettiğini biliyorum. O halde belki bu iki hareket kolaylığı birbirinden o kadar da bağımsız değildir. Zavallı Kadıköy, envai çeşit ulaşım aracının buluştuğu bir nokta olmakla beraber, belki Taksim’den daha hızlı ve stressiz şekilde İstanbul’un uzak köşelerine uzanmak için bir ‘düğüm’ noktası. Ben bu düğüm noktasını Taksim sanıyordum önceden. Yazın turistik Galata-Karaköy sokaklarında dolanırken otel değilse elektrikçi, o da değilse uyducu, o da değilse çiğköfteci, o da değilse butik otelin kahvesi, o da değilse hediyelik eşya satışı köşesi olan, bazen İstanbul’un en merkezi, bütün kritik noktalara 5 dakika mesafedeki bu bölgede içimi sıkıntı kaplardı; neye hüzünleniyorum sorusunun cevabı zaten az önceki tanımda; buralar yüksek kiralara evet derken ana caddeye, ana hatta yerleşirken, bağımsız bir tiyatro, eski bir arka cadde hanında, gürültülü kusmuklu bir barın alt katında kendine yer buluyordu. Herhalde sıkıntı buydu. Yaz bitti ve kaç haftadır uğramadığım Galata Kulesi meydanına geçen haftasonu yolumu düşürdüm: Kuledibinin iskemleli tramvaylı çay ocağı olduğunu gördüm. Burası açılalı kaç ay oldu acaba, diye sorduğum çalışan abi, tramvay tipi işyerinde sıcak çay ve kahve servis eden soğuk bir nevale gibi cevapladı: 4 ay. Bana neden bu kadar kızgın ve ifrit olduğunu çözemedim. Bağırır gibi bir 4 ay. Derken kuledibinin küçük meydanının kenarında, bitişinde, müzik dükkanları ve yine elektronikçilere inen merdivenlerde toplanan bir meydan ahalisinin müzikli içkili neşesine tanık olduk; yanımdaki arkadaşım eskiden insanlar tramvay kafe ile iskemlelerin olduğu yere çökerdik, sohbet etmeye, içmeye, şarkı söylemeye gelirdik, dedi; kızlı erkekli, diye ekledi gülerek, sonra da ‘burayı kenara süpürmüşler’ diye baktı biraz. Hatta, merdivenlerde oturan tipler değildi buraya uğrayanlar dedi. İşte bu kısmını anlatmak kolay olmayacak, o yüzden gitar çalan değil, gitar çalmak isteyen bir çaba içindeki insanların uğradığını söylemekle yetineyim.

Sonbahar gelince dikkatim turistik Galata’dan sokak-evcimeni Kadıköy’e kaydı. Çünkü etrafta çok inşaat vardı. Apart-men’ler türemişler, Kadıköy’ün genç ekonomisinin ve düğüm noktası oluşunun farkına varmışlar elbette. Bu inşaatların önemli bir kısmı fahiş fiyat tamlamasının hakkını veren yeni ev fiyatlarına dönüşecekti; işçi abiler hep bunun için çalışırken (ne kadar dokunaklı), SUV’lara binip gelen patronişkoları o kocaman arabalarını Kadıköy’ün kıç kadar sokaklarında park edecek yer bulamıyorlardı. O yüzden sabah kapıdan çıkınca yolunuzun üstünde bir araba bulabilirdiniz. Arabanın üstüne çıkabilenler bir tek kedilerdi. Yıkım çok hızlı, inşaat da eh hiç fena olmayan bir hızda devam ederken fiyatlar kapıların önüne kondu. Müthiş! Sayılar kendileri yerine üssel fonksiyonlarla ifade edilseler daha az yüreğe inecek fiyatlar! O sırada kapının önünü boklamaya devam eden sokak hayvanları -çünkü üstünü kapatacak toprak alana yeterince hızlı ulaşamıyorlar-! Aynı sırada, yarebbim bir kornam oldu sonunda onu hunharca öttürmeliyim diye çırpınan taksicik, aynı kornacılık hareketinden mustarip küçük esnafın ve taşımacının mini kamyoneti, araya karışan büyük arabalar ve sonsuza dek bekleyen bir Moda tramvayı! Baştan sona kolektif tüketim krizi belki de… Fakat satın alacağınız evin mavi camları, asansörü, araba park yeri, beyaz duvarları var ve önünden tramvay geçiyor. Kaldırımları yok sokağında ama, sizin de zaten kaldırıma ihtiyacınız yok. Bir de halen arkasında evle camdan cama öpücük gönderebiliyorsunuz. Bu evin bulunduğu haritada, iç avlulu, asansörsüz, daracık Kadıköy evleri var ve bu evler oldukları haliyle yeterince büyütülecek güzellikte değiller. O yüzden ah vah etmeyeceğim. Sadece avluları düşününce hüzünleniyorum, tıpkı Galata’da kenara itilen ‘iş’leri görünce olana benzer bir sıkıntı. Böyle bir ağaçlı, meyvalı, yeşilli bir iç avluyu geçen gün ev bakarken buldum. Birkaç apartman binasının ortasında bir meyveli bahçe; iyi korunmuş. Görür görmez ‘keşke Kadıköy’ün sokakları da böyle dolu dolu yeşil olsa’ sözü ağzımdan çıkıverdi (Ama Kadıköy’ün sokakları dolu dolu motorlu). Sonra geçmişini düşündüm. Uyduruk 4-5 katlı binalar dikilmeden önce burada daha müstakil ev usulü yerlerin var olmuş olabileceği bir zamanı hayal ettim. Sonra ‘kızım, fazla Tanpınar okumuşsun galiba’ diye kendimle dalga geçtim ve o manzaradan uzaklaştım. Apartman boşluklu, avlulu, tek yüzlü mimariden sokağı yamuk, köpek boklu, gürültülü bir çevresi olan yeni konutların önünden yürümeye geri döndüm.  24. evimi düşünüyorum şimdi de.  Sokakta yaşayan bir semtteyim. O sırada Galata’da birileri fotoğraf çekiyor: ay ne güzel kuleee!

Reklamlar

var yorum?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s