names for a phd…/ doktoranın esamesi…

An instructor’s/waitress’ experience of the university-teaching, which resembles Dr. Jekyll / Mr.Hyde positionalities of the 21st century. Enjoy.

Bir okutmanın 21. yüzyılın da bayıldığı Dr.Jekyll / Mr. Hyde pozisyonlarına dair deneyimi:

We expect our teachers to teach us, not our servers, although in the current economy, these might be the same people. (…) If my students can imagine the possibility that choosing to work with their hands does not automatically exclude them from being people who critically examine the world around them, I will feel I’ve done something worthwhile (…).

kaynak: http://www.nytimes.com/2014/12/19/opinion/your-waitress-your-professor.html?smid=tw-nytimes

akademik motivasyon

Başladığım hiçbir işi yarım bırakmadım bugüne kadar. Bir işe başladımsa bitirdim.

Bu cümleyi, emeklilik yaşında doktora araştırmasına dalan -akademide ilerlememek içinde kalmış ve bu yüzden fırsatı oluşunca yapması gerektiğine inanmış- bir tanıdığım kurdu. Tezi çok boşladım, çok dağıldım, hiç bir şey yapamadım, gibi cümleler kurmaya meyilli herkese -ben de dahil- ithafen burada dursun.

Aşağıda: Tezini yazamamaktan şikayetçi, hem teziyle ilgili hem de hayatının diğer yönleriyle ilgili olarak motivasyonun sıkıntısı yaşayan birinin tanıklığı. Alıntı, Cengiz Güleç’in psikoterapi üstüne yazdığı bir kitaptan; başta farklı yaklaştığı, pek ısınmadığı, hatta ciddiye almakta tereddüt ettiği bir terapi vakasını örnek veriyor; diğerlerinden farkı şu: bu vakada kişi terapi sürecine ileriden bakıp kendi sözleriyle eleştiri ve yansımasını yazıyor (tezini de bitirmiş hem nihayetinde).

Konu benim için canalıcı çünkü gayet kişisel yaralarım da var bu mevzuda. Son yıllarımı yazılamayan tezler, gelmeyen ilhamlar, yerine oturmayan taşlar, geciken danışmanlar, geciken öğrenciler, intibak hikayeleri, bir türlü dinmeyen engeller, manevi bariyerler ve çarklar, maddi setler ve külfetler, tekinsiz olaylar silsilesi, bir türlü bulunamayan “zaman” ve aşırı yorgunluk, adeta overdose yorgunluk (hadi tükenmişlik sendromu da diyelim, hatırı kalmasın) hikayeleri dinleyerek geçirdim, halen de dinliyorum, hatta kendim de çok anlattım. Mastır tezimin son sayfalarını artık tamamlamam ve gerekli mercilere iletmem gereken bir akşam panik içinde ağlayarak telefonun öte tarafındaki sese, “ben bitiremeyeceğim galiba” derken, annemler de içeride beni çalışırken rahat bırakmak adına misafir ağırlıyor ve kahkahalarla sohbet ediyorlardı; hatta bir ara yanıma gelip, “bu kadar stresliysen bitirme,bırak, bitirmek zorunda değilsin” dediklerini de hatırlarım. Tabii ki bu beklenen etkiyi gösterdi ve: “neee! ne demek bitirme! bitiririm ben, gıcık oldum!”  sayesinde son bir çaba gösterdim. Şimdi ne komik geliyor, bunu yaşadığıma inanamıyorum, ne var ki onu yazmakta! tavrındayım. Oysa, bağımsızlık ve yetişkinlik mücadelesinin tam ortasındaki bir zamandı ve disiplinli olmam gereken bir çalışmayı elime yüzüme bulaştırıyordum, belliydi; zamanı idareli kullanmayı bilseydim, olacaktı. Zamanın sonsuzluğu kültürel olarak öğretilen bir yanılsama mıydı, acaba? Neyse ne, o zamanki parayla 500 TL’ye yarı zamanlı çalıştığım bir ofiste  aileme ve kendime para kazandığımı kanıtlamakla uğraştım, tezi yazmak yerine yan yolları asfaltlamakla uğraştım, çünkü “oku oku nereye kadar, devlette bir işin, emekli sigortan, hazır masan, yerin yurdun olmayacak mı?” adı altında bir değersizlik illetinden muzdariptim. Bu illete gaz verenin, her ikisi de yüksek lisanslı annem ve babam olması da manidar bir ayrıntıdır; hal böyleyken 40 yıl önceki emek piyasasının yerinde yeller esiyor. Neyse, o yan yolları iyi ki asfaltlamışım, diyorum şimdi; o zamansa sadece azaptı. Yaptığınız işin değerini görmüyorsanız sadece azap var. Aşağıdaki alıntıyı okuyunca çarpılmamın sebebi sanırım bu.

Bu yüzden, bu tür tekil örnekler asla sadece tekil değil; bu kadar yaralayıcı kişisel hikayelerin yapısal, sistemik bir marazdan ileri geldiğini düşünmemek elde değil. Neyse ki C.W. Mills okumuştum zamanında, özel dertlerin ve kolektif meselelerin arasındaki gizemi not almıştım bir yere, dengemi koruyordum (sosyoloji akıl sağlığınızı korumanın en tatlı yoludur). Belki bu konuyu eleştirel pedagoji tartışmalarıyla, F.Fanon’larla, bell hooks’larla yan yana düşünmek gerekir. Türkiye’de olan bitenin aşağıda kullanılan “şımarıklık” kelimesinden ötede bir sorun olduğunu da düşünüyorum; o sistemik marazı az çok değersiz kabul edilen bir araştırma kariyerinden başka neler destekliyor, fişekliyor acaba?

Değersiz olmak nasıl bir şey? Değer verememek nasıl bir şey? Kendine saygını yitirmenin eşiğinde durmak nasıl bir şey? Aşağıdaki alıntıyla başlayalım:

IMG_2169.JPG