bir binanin gozleri ve mimarinin elleri

Gecen kis ve bahar burada sinema vizyonunun atli ve savasci kahramanlari diriliyor, paganik bir aliskanlikla ön-ulusal gururlanma hikayesi bir afiste birlesiyor ve bize gurur verebilecek yeni ask masalinin ne oldugunu mujdeliyordu. Ondan birkac yaz once bu bina, ‘artik’ atil olmustu ve toplumsal bir hareketlenmenin gobegi olan Taksim’de sloganlara duvar gorevi de gordu, gostericiler ancak tepesine cikarak seslerini duyurabilecegini hatirla(d)(tt)i, ve iktidar da bundan kapacagi akli kapti. Gecen yaz ilahi bir gosteri sahnesinin izleyicisiydi bu binanin gozleri artik. Bir otoparkin ‘yani’, bir afis duvari, bir atil mekanizma, ama aslinda oyun sahnesi olarak, kendimize disaridan bakip buyuyecegimiz bir yer gibi dusunulmustu; yukaridaki kisa vidyonun da anlattigi gibi aslinda toplumsal arbedelerimizi izleyen bir seyirci oluverdi. Simdi kendimize hep iceriden bakabilecegimizi mujdeleyenlerin yanina katiliyor.
Bu kultur ‘merkezinin’ ilk defa tamamlandiktan bir sene sonra yandigini biliyor muydunuz? Mimarinin elleri icin ne buyuk cefa.

vidyo via http://www.inenart.eu/?p=3586

daha da fazlasi icin bkz. http://senseoftime.inenart.eu/?p=2692

fazlalıklar, başkalıklar, gayrılıklar

 

Baharı kutluyor olmalıydık bu sıralar. Onun yerine düşen başları sayıyoruz. Bu da aklıma İstanbul’un (1) fazla bulduklarıyla baş etme yöntemini getirdi, (2) yarımadanın ada deyince ne anladığını, bir de (3) şehrin başka bedenlerle, başka seslerle karşılaşınca başvurduğu  teknikleri… Bazen tarihsel sosyologların, ya da tarihsel coğrafyacıların işinin başta düşündüğümden daha kolay olduğunu fark ediyorum.

çarçabuk (ve sözde yanlışlıkla) unutmak istediklerimiz

istanbulun denizalti vapur iskelesinde sergide 2015 eylul  .png

2015 sonbaharı, Kadıköy vapur iskelesi’nde denizaltına attıklarımız sergileniyor: Cengiz Kurtoğlu kasetleri, bazı Nokia’lar ve telefon gereçleri, küllükler, bıçaklar ve piller.

Daha fazlası için bkz.

 

Hayır, İstanbul’a yeni hayat, yeni bayram, yeni eğlence şekli, yeni zaman lazım. İstanbul artık bundan böyle ekmeğini çalışarak kazanan bir şehirdir. Her şeyi ona göre düzenlenmelidir.*

Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’un eski bayramlarıyla eşzamana düşen çocukluğun nostaljisini, bu satırları yazarken gördüğü ilk gençlik hissiyle bağdaştırıyor, kenara atılmış, zarafetini yitirmiş maddi kültür askıları olan nesnelerin, kendileriyle iletişime geçilmediğinde suratı düşen, bozulan, fetişleşen, izole olan, “artık” gibi gördüğü bu kültür parçalarının kalabalıklardaki yeni haline bakarken böyle hissediyor; İstanbul’un ritimanalizine dair ipuçları bırakıyor. İstanbul’un yeni modunda, yeni ritmini aradığını biliyor. 

*kaynak: Beş Şehir.

…toprağından beslenen?

Denk geldikçe buraya İstanbul’da gündelik hayatın ritminin nasıl kaydığını, saptığını, döndüğünü, yer değiştirdiğini belgeleyen linkleri topluyorum, elimden geldiğince. Bazen kuşlar, bazen boğalar, bazen kafalar, bazen insanlar, bazen deniz canlıları, bazen de makinalar, bazen kitaplar denk geliyor. Bu vidyoyu da iki sene öncesinden Taksim seslerini hatırlattığı için koyuyorum. Yeniden izlerken aklıma geldi; neden belli zamanlarda insanlar müziğe ve dansa dayanır böyle ortamlarda; ve oysa neden belli diğer zamanlarda bir şangırt ve detone çığlık tercih sebebidir? Bazen neden çizerler; tek başına bir çizgi çekmek için gereken sükunete ve şiddetsizliğe sahiptirler; tefekkürü sakin ve bireysel düzeyde kontrollü tutmak için mi çaba gösterirler? Bazen neden şakırlar, söylerler, hitap ederler; tefekkürün artık topluca, çok sayıda bir başkasıyla etkileşimli söylenmesi gerektiği zaman mı gelir? Bazen topluca şiddeti tefekkür edip, maalesef şiddet uzun süre elde durmayacak bir ateş topu gibi olduğundan tefekkür kısmı hep kısa sürüp atlama kısmına geçerler; şiddet için etkileşirler? (Etkileşim sözüne ısrarla olumlu bir değer yapıştırmak isterken, bu durum ne acı ama.)

Neyse, elimdeki kısaları yükleyene denk başkalarının belgelediği uzunları ve ortaları burada tutmanın uzun vadede faydası olur sanırım. Tematik ve tek bir amaca yönelik değil de, mekan odaklı olsun… Yani… aslında kafama takılan, iki yaz önce temel gereksinimleri hava, su, temiz, ucuz ve yaşanır zemin gibi haklar olarak yeniden tanımlayanları -bazen kuramcıların inalienable rights dediği, insan onuru için gerekli şartları – idareten tutanları değil dert edinenleri şimdilerde alandan topladığım notlarda yine görüyorum. Tabii ki insan onuru için gerekli şartlarla idare edenleri de görüyorum; onların seslerindeki başka bir duygu (ama ne?) Tema:doğa versus fıtrat gibi bir şey adeta; ama bunların ses ve müzikle alakasını anlatırken çok iyi kuramıyorum; ama ikna edici olmak adına başka bir ortamda yazmanın zamanı geldi. Sakin sakin yazmanın. Panik eşiği -benimki gibi- çok düşük olanlar için hatırlatma: yazı bazen kendini doğuruyor, sakin sakin.

Kaldı mı Galata…Pera… diye bir olay?

BBC’nin Arşiv Odası kayıtlarından İlhan Berk’li olanı lirik, maharetli (ama eve kedi sokmuyor) ve nerdeyse posthumanist sosyolog arkadaşım N. hatırlattı, sağolsun: çok hoş, bi dinlesene

İlhan Berk’in Galata ve Pera kitaplarını geçen kış, of ben bu alanla nasıl başa çıkıcam, diye sokaklarda derbeder dolanırken -sanırım Tünel’de, yoksa Robinson Crusoe’da mı? Hm… Kafa gitti yine.- bir kitabevinde bulmuştum. Bulunca bir tuhaf olmuştum. O sırada bir kağıda topoloji ve topografi diye iki hane koyup ortalarında bir boşluk bırakmıştım; zıpır hareketli ve ızdıraplı, o kadar feci değilse bile duygulu bir süreci haritaya nasıl raptiyeler insan diye düşünüyordum… bir şeyler okuyordum ve okuduklarım devletlerin, kurumların, efendilerin ve kölelerin mekânı düşünme biçimlerinin topografiye denk düşeceği, zanaatkârların ve sanatçı kafasını oradan oraya taşıyanlarınkinin ise topolojiye denk geleceğini ima ediyordu. Çünkü ilk kısımdakiler, örneğin görev bilinci yüksek ve egosu tavanda işgüzar plancılar, çizgileri proje olsun, cv’lerde şanlı dursun diye çekiyor, nasıl olması gerektiği gerçeğini önemsiyor, bu türden bir yayılmacı gerçek ve ikiz kardeşi fantazmalarla yaşıyorlardı. İkinci kısımdakilerse, içe odaklanan, mekânda ne iz kaldığına, kimin ne etki bıraktığına yoğunlaşan saftaydı; onların gerçekleri ve fantazmaları başkaydı; çizgileri de ona göre yamuktu; mecburen öyleydi, çünkü çizgilerin yaşayarak çizildiğini fark ediyorlardı; algıları bir başka türlüydü. (Sorun da türlerin birbirinin cinsinden yazılamıyor oluşuydu. Bu minik kadercilik & özcülük beni üzüyordu.) Öte yandan aradaki fark, güneşe bağrını açan küçücük turşucuk balkona açılan karanlık ve tren tipi mutfak inşa etmek ile güneşe omzunu dönen balkonu kendine katan geniş ve havadar, meydan tipi mutfak inşa etmek arasındaki fark kadar netti. Yaşayana tabi!  

Tuhaf şey, çünkü okuduğum makale bunlarla doğrudan alakalı değildi; ama topolojinin sağlığa uzun vadede faydalı olduğunu ifade ediyordu bana. Şu işe bak ki İlhan Berk Pera’yı ve Galata’yı anlatırken topolojik bi anlatımda inat ediyordu. Şöyle ki: bir sokakta ikamet eden dükkanları sahipleri ve işin türüyle yanyana alt alta sıralıyordu; nesir yazarak harita çiziyordu. O kadar ki o terzinin, şu şapkacının karşısına kaç numaralı dükkan ve hangi işyeri düşüyor, şimdi o işyerinin yerinde kimin yelleri esiyor…diye düşünüyordu insan okurken. Sokaklar hikayeleriyle vardı, ama hikayeleri istanbul işte, gezin bakın, çok güzel şehir, yemeği insanı tepeleri bir harika, çeşit dolu temalı turistik mal gibi yazılarda olmayan bir şeyle, bir ruhla, bir dükkan sahibinin ruhunu tırmalayan meseleyi her sabah o sokaktan tırmanırken kafasına takan şair-yazarın eliyle yazıyordu. Sait Faik’i o yüzden andırıyordu. Kafaya takmak yetmiyordu, kafadan da kağıda üslubuyla atmak gerekiyordu. O zaman bir yer biraz bir şeye benziyordu.

Ruhunu tırmalayan mesele kağıda yansıyordu, o harita bir başka oluyordu.
Arşiv Odası’nın bu bölümünde de soruyorlar radyoda Berk’e: O yerlere özlem değilse nedir size bunları yazdıran? Tarih yükü, demiş Berk. Yaşamanın sorumluluğu ile yakından alakalı olduğunu seziyorum bu sözün. Bir yer kısmen kalıyor olsa da, ama eski insanların mumyasını aynen oturtmanın gerçekçi olmadığını da telaffuz edebilmiş.  Tutarlılık seziyorum.