mağara

Anabella, kimbilir ne zamandır bir çocuk istemektedir. Mağara gibi bir evde, topluma nazır fakat toplumdan kopuk, bütün kumandaların pilleri ve resim malzemeleri bedavaymış gibi kumandayla oynar, resim yapar, yaşar gider. Resim yapmakta, ama kendi boyadığı tablonun değerini kendisi koyamayacak kadar da çaresiz bir işçi kafasında günlerini geçirir. O tablolar kocası beğenmedi diye, tatlılık olsun, şirinlik olsun, uysallık olsun diye duvara asılmaz. Evet, koca.  Mağara kocasız olmaz. Kocayı otomatik olarak sever, çocuğu olursa çocuğunu da aynı otomatiklikte seveceğini adı gibi bilir; bunu bildiği için koskoca evin içinde deli danalar gibi dönmektedir. Fakat hormonları tavana vurunca danalar bile böyle delirmez. Sanıyorum ki, Anabella’nın derdi toplumdan kopuk olmasında yatmaktadır. Çocuğu bu yüzden mi ister, yoksa hormonları sazı eline aldığı için mi, orası belirsiz. Yani ben anlamadım. Sette böyle haşin haşin bak kızım, hırsını ve hormonlarını yansıt demişler herhalde, o da kızgın bir tavır takınmış. Halbuki o evden çıkıp parkta delirmiş vatandaşların naralarını dinlese, insanları izlese, nereden gelip nereye gittiklerini ah bir takip etse, sıkıntı esas nerede, yavaştan anlamaya başlayacak. Fakat derdi çocuk. Aferin Anabella. O kadar ekmek boşuna yendi. 

Kocası, bebek suratlı – bundan böyle bebeto diyeceğim – ve fakat hırslı kocası ofiste tırnaklarını törpülerken iş hayatının nereye kaydığını da düşünmektedir. Belki de olgun kadınlardan hoşlanmaktadır, belki de çocuk istemeyen kadınlardan hoşlanmaktadır. Hadi bakalım! Ofiste fazla iş olmayınca düşünülen konular bunlar. Bu sermayeci yiğidin gıcır gıcır gönlüne söz geçirebilir misiniz, hayır. Belki de bu rol için bebeto suratlı bir aktör olmazsa olmazdı! Ancak o da en az hanımı Anabella kadar sevimsiz ve köşeli bir karakter. Bir türlü yuvarlanamıyor filmin gidişatında. Hal böyleyken, evdeki hırçın hanım çocuk istedikçe, Bebeto, mağarada agresif hareketler içine girer, manik bazı davranışlar sergiler, ayy ne kadar da asi ruhlu bir sermayeci girişimci genç adam bu böyle dedirtecek suratlar takınır. Ama takım elbiseler halen 1980ler stili. Kurtarmıyor…

Bu filmi dünya sinemasından bir yönetmen beyaz-perdeleyecek olsa, tarihsel materyalizm olsun, sınıf çatışması olsun, devlet inşası ve küreselleşme olsun, çok kollu bir gösteriye dönüşürdü. Ama Amerikan sineması insanın elini kolunu bağlıyor belki de. Çıka çıka hatalı sollamaları zevke dönüştüren çiftlerin hayatı konulu, dokunaklı, nefsî, her 10 dakikada bir mağarayı dışarıdan çeken bir film çıkmış.

Ama yönetmen deneyimli. Bu sıkıcı çiftin hayatında fazla bir derinlik olmadığı için, mağara ortamının yüzeyselliğini biz de anladıktan sonra daha fazla oyalanmadan, hakiki katalizör çifti tanıtıyor. Bu çift sayesinde o çocuk doğacak, bir. Bu çiftin ta kendisi sayesinde aynı çiftin zaten mahvolmuş hayatı biraz daha mahvolacak, iki; Yeşilçam sineması izliyormuş gibi oturup Amerikan sineması izleyen bu gözlere de yazık olacak, üç. İzlerken, gerçekten sinema filmi mi yoksa yetişkin temalı fantastik deneme mi çekmişler, acaba bu neyin kafası, diye merak eden benim. Fakat bir yandan da, vardır bir bildiği yönetmenin diyorum, ki bu otoriter bir kültürde yetişmiş olmaktan ileri geliyor. Bazen yönetmen boşuna gezinir.

Geçmişte dingil bir baba olmuş Laymond, mağarada birtakım sanatsal dokunuşlar için Anabella tarafından kiralanıyor. Bebeto hırslı bir iş adamı, ama gerçekçi, sanatsal dokunuş ne demek biliyor. Anabella da az değil, ner’den biliyorsun bakalım, diye çıkışıyor. Madem biliyorsun, bildiğini ben niye bilmiyorum modunda saçma sapan bir çift muhabbeti geçiyor. Sevimsiz ve köşeliler, ama bu mağaralı çift dürüst; ne istediklerini biliyorlar. Anabella çocuğun peşinde, Bebeto iş gezisinde henüz şekillenmeden kırılan kalbinin onarımında. O esnada, Laymond, babalık vazifesi ile heriflik vazifesi arasındaki uçurumu daldan dala konarak ve bu konaklamaları kataloglayarak kapatıyor. Laymond’un en az onun kadar iç sıkıcı hanımı Filiz ise eski aktris, yeni depresif. Çocuklarını kendilerinden soğutacak kadar düz ebeveynlik etmişler, sonuçta çocuk kaçmış, onlar da birbirlerine yabancılaşmışlar. Ah nasıl da acılı bir hikaye! Filiz, ekrandaki günlerini yad ederek durumu kurtarmaya çalışırken Bebeto ile karşılaşıyorlar ve klişe ardına klişe sürrealizm ile buluşuyor. Yanlış yazmadım, evet, klişe ile sürrealizm buluştu. Bu acayip dörtlüde bir tek Filiz yapmacık olamamış, bir tek onun hareketleri arada bir, acaba filme yanlışlıkla mı kattılar, sorusuna sebep oluyor. Aslında… nedenini buldum. Bir tek Filiz gerçek bu filmde; çünkü Bebeto’nun sahiplenici küçük aklı tarafından ansızın reddedilince elindeki şampanyaya bakıyor, durum budur, Bebeto olmayabilir ama şampanya halen lezzetli diyor. Anabella filmin sonunda gerçekten çocuklanıyor, ama aklını kaçırmış vaziyette, taksilerin camından dışarı bakarak, havaya konuşarak, je t’aime, je t’aime diye sayıklıyor. Neden? Çünkü film Quebec’te çekilmiş. Laymond ile Bebeto tam bir Yeşilçam klişesi usulüyle, inanılmaz ama Yeşilçam!, bu aklını yitirmiş Anabella için kapışıyor. Yıl 1990lar. Fakat niyeyse ben 1980’lerdeymişiz gibi izliyorum olan biteni. Bütün bunlar olup biterken bir caz ezgisi ikide bir araya giriyor, mağara-ofis-otel-araç iç mekânı arasında geçip hikayede cazın etkisi de tam belli değil. Filmin adı ‘yorgun akşamlar’ da olabilirmiş.

Bu arada,  ortak bir krizi geçmişte bırakamayıp, geçmişe yapışan çiftlerin filmleri Amerikan sinemasında pek revaçta, aklınızda bulunsun. Konuşsalar, çözülecek halbuki.

Reklamlar

temaşa ve kutu ve duvar ve çerçeve.

stroszek - dancing chicken enervating.png

Stroszek (1977) filminden bir sahne: aşırı kurulu bir düzende kahramanımızın işi doğaçlamaya kalıyor

Böyle acımasız film görmedim. Düne kadar görmemiştim. Pilli oyuncak gibi kurulamayan uyumsuz bedenlerin uyum sağlama biçimi sadece saçmalayarak, ortaya saçmalar atarak, absürde absürd katarak, doğaçlayarak mümkün oluyormuş. Bunu gösterirken Herzog’un göçmen parasıyla göç etme planları yapan yerliler temasını da kullanması gerekiyordu. Ve yeni kıtaya gelirken sahte umutlara kapıldıklarını da göstermesi gerekiyordu. Ve paranın her şey olduğunu, birinin acısını başkalarının illa ki satın alacağı, temaşayla karışık keyife ve seve seve sanata (evet canım) dönüştüreceği bir ülkede bu filmi çekmesi gerekiyordu. En çok da bu koydu. Evet, en çok da filmi çekmek için seçtiği yer aklımı aldı.

 

Geçen cuma akşamı iş çıkışı bir şeyler içmeye gittik; orada Cincinnati’nin sanatsal kentsel dönüşümünün içeriden bir hikayesini dinledim. Ne tesadüf, sıkıntıyı sanata dönüştürüp mekânı para jeneratörüne çevirme temasını işlemişler bu şehirde de. Artworks adlı bir girişim/kuruluşun şehrin merkez mahallelerinde duvar ressamlarını örgütleyip imajı parlatma çalışmalarından bahsetti iş arkadaşlarımdan bazıları. İmaj parlamasına parlıyor da, genç sanatçıları yetkin sanatçılarla eşleştirip duvarları resimle(t)meleri, şehri suç olsun, döküntü binaları olsun, değişen piyasa değeri olsun, düşmanlıkları ve korkuları olsun, çeşitli açılardan parlatıp bir yara bandı görevi görüyormuş. Bu söylem çok tatlı, ama aşırı tatlı. Bana bu hikayeleri özet özet geçen kişiler, hikayenin yalnızca olumlu yanını haber yaptırmak isteyen finansal ve mülkiyet efendilerinin kendilerine nasıl da acaba köle aradıklarını anlattılar. Cincinnati, arada derede kalma özelliğinden de dolayı ayrımcılığın en nadide kırıntılarını ve izlerini barındırıyor; bir şeyler yanlış ve sanat bunu gizliyor. Aslında gizliyor canım kardeşim. Bunları dinlerken kendi gözümüzle son halini görmek için bir gidip bakmaya karar verdik; bunun yakın zamanda olacağını umuyorum; notlar o zaman. Ancak olan biteni dinlerken aklıma Yeldeğirmeni ve benzeri köşelerde olanlar geldi. Adeta komisyonla duvar resmi, sokak sanatı ve parksız bahçesiz şehri güzelleştirme çabalarına dair İstanbul’un master-slave ilişkisini bir düşündüm, şaka maka halen de düşünüyorum bak. Kim efendi, kim özgür, kim köle, kim neyi saklıyor, tüyleri yolunan kuşlar hangi boyayla gizlendi? İşte bunlar bazı delice sorular.

iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

kolaycı

Bireyin
devletle, devletliyle, devletin kollarıyla
– ayaklarıyla – göbeğiyle – şurasıyla burasıyla-
arasına mesafe koymasının,
n’apıyosun şekerim sen bana
diye bi sormasının
(soru sormak bazen mesafe koymaktır),
demetin parçası olarak kaybolmaya atlamadan önce
bi’ birey olarak çiçekleri koklamasının
faydaları üzerine bir film.
Kolaycı tetikçi kendine öfkesini erteleyecek tabii ki,
başkasını korkutacak,
aynasına sarılacak,
sonra zamansız itiraf ederek çıldıracak.

the conformist - devlet birey.png

The Conformist (1970) filminden bir kare

idiot cevheri

491432
– görsel nereden: http://www.sensacine.com
‘In Order of Disappearance’ diye bir film var… Orijinal ismi Kraftidioten; Norveççe’de yetkin olmama henüz birkaç mevsim var ama ‘dev zibidiler’ ya da bilemedin ‘görkemli alıklar’ veya ‘idiot cevheri’ olarak da çevrilebilir sanırım. Şu zamanda tek geçtiğim aktörlerden Stellan Skarsgård da Ulubatlı bir karakteri oynuyor (meali: yolda görsem, kendisi gibi kocaman bir sarılırım veya kendisi gibi görkemli bir gülümseme ile gözlerimi kısarım, hatta keyfim yerindeyse aşka gelir, o kocaman tilki suretine yanaktan bir öpücük bile kondururum eğer ki tutun bu fani çocuğu, üzerime koşuyor demezse… ki bendeki bu şansla yolda görmem de olanaklı yani ona göre atmadan konuşuyorum.).
 
Film için bir tür masalsı epik absürd realizm diyebiliriz (hadi bakalım, çıkın işin içinden hohoho). Hikaye bu ya, o güzelim karlı dağları ile Norveç, Türkiye olmuş; adaletsizlik kol geziyor; güvenli sözde ortamlar ama gündüz gözüyle (ki geniş bir zaman aralığı orada) adam harcıyorlar; mafya hem yerel hem küresel, hem sağlıklı hem ölümcül, bir yandan meşru pastacılık (pastasal dönüşüm engellenemez) yapıyor bir yandan gayrımeşru ekonomi için yürüyor, yani karda yürüyor, izini belli etmiyor. Krallığını kurmuş ve her krallıktaki gibi çocuklar aşırı değerli, kadınlar harcanabilecek kadar değerli. Çocukların kaybeden kadınlar ise hiç değersiz aniden. Adam harcayanlar ise aniden duygusallaşıyor, başka seçenekleri yokmuş da kendilerini tutamamışlar da elleri kaymış da yok efendim öyle söyleyince gururuna dokunmuş, bizim takıma nasıl öyle konuşurmuş, çekip vurmuş, eziyet etmekten başka çaresi yokmuş, bu dehşeti yaratmaya mecbur kalmışmış çünkü onurunu yaralamışmış, bu onun en önemli bir varoluş sebebiymiş; taciz etmiş ama bi sor niye taciz etmiş… İşte öyle, adam harcayanlar hep ergen ve bir noktada hep aceleci, hep duygulu; hep onurlarını en üste giyiyorlar, ilk anda ortaya koyuyorlar ki hemen çiziliyor, yaralanıyor. Hep alıklar, çünkü hayatı aşağılayacak kadar mağrur bir şiddete onay vererek kendi dar hayatlarını yüceltiyorlar. 
 
O ortamda Skarsgård’ın canlandırdığı karakterin çocuğunu da harcıyorlar. Yumuşak huylu görünümlü bu karakter aslında ülkede bir göçmen (çünkü göçmenler, iz sürebildikleri, yol bulabildikleri, ama bunu illa ki militarist bir istişare ile yapmadıkları için kritiklerdir. Şaşırtıcı biliyorum, ama gerçek.). Olaya kahrolurken bir ipucu buluyor, derken gözü kararıyor, derken o ipucundan tuta tuta network’ü dolaşıyor, öyle ki gözükara karakterimiz sayesinde network’ü biz de dolaşıyoruz; kendisi bir ‘Abaddón el exterminador’ oluyor, Cüneyt Arkın oluyor, ama sessiz sakin oluyor, bağırış-çığırış-velvele yok, doğruluk üstüne poz atıp ahkam kesmek yok, ‘bunu da biz yaptık, onu da biz yaptık; kurtuluş şurada iki parmağımın altında; öz hakiki yerlisi biziz, içinden geliyoruz, en iyi biz biliriz; dirlik düzen getiriciiz, onu getirirken atlayın sizi de gideceğiniz yere kadar itelim’ yok; kısacası işin ticaretinde değil, ontolojisinde. Neyse, Norveç kar küreyicilerinin kısasa kısas ontolojik adaletini uyguluyor; filmde çocuğu harcandığı için diğer çocuğu harcayacak olanlar kapışıyor, ama nihayetinde son gülen iyi gülen kimse yok; sadece en networksüz, en örgütsüz sanılan göçmen çarpıyor, evet.). İzleyici de bilgisayar oyununda yavaş yavaş ama sürekli kazanan o efsanevi oyuncu var ya o benim arkadaşım işte’ye benzer bir gururu yaşıyor, tuhaftır.
 
Gerçek hayattaki idiot cevherine bir mola vermek için izleyin bi. Adaletli bir film. İzleyeli bir yıl olmuş; bugün sabah, şiddet, ona yol açanlar ve onu besleyenler ve onu söndürenler üstüne bir telefon konuşmasının ardından yine aklıma geldi. 

perşembe seyircisi

Perşembe seyircisi misiniz?

Geçen perşembe, müzede çalışmanın nasıl bir şey olacağını daha iyi tahayyül etmek için İstanbul Modern’e gittim -ayrıca şu makaleyi sadece denize bakarak ama kendimi MCA‘da hayal ederek yazabilecektim, yaa yaa işte…- . Küratörlüğü parayla değil kafamda serbest stil yaptığım ve dünya üstünde kimsenin bundan haberi olmadığı için biraz hüzünleniyorum. Hatta müzeleri ziyaret ettiğimde ¨müze dediğimiz yer görsellikle bu kadar yoğrulmuş olmasaydı acaba nasıl olurdu, başka bir dünya mümkün olur muydu?¨ diye içimden geçiyor, o zaman daha da hüzünleniyorum. O zamanlarda hep Diego Rivera’nın donmuş kaynakları katman katman işlediği duvar resmi aklıma geliyor, işte o zaman tam hüzünleniyorum:

kaynak – http://www.diegorivera.org/frozen-assets.jsp  

Şehrin geri kalanını köşeli-uçlu-sınırlı-sınıflı planlayınca bellek odalarını da ona benzetmek gerekiyor (kelebek vadileri filan yaparak mekanın süreğen olduğuna bizi ikna etmeye çalışan proceleri bu sıkıntıyı aşmak için kim sunduysa ona iki çift lafım olacak bir ara). Ama ben sesli müzeler hayal ediyorum, o zaman da hayalgücüm biraz aşırıya kaçıyor, aslında hayal ettiğimin korku tünellerine benzediğini, zaten bu formatın da tarihte, soykırımlarda, gerilim ve macera filmlerinde, masallarda içinden geçtiğimiz bir format olduğunu hatırlıyorum. Bir duvarı, düzlemi algılayamadan onun hatırlattıklarına daldığımız bir gezi! Yo dostum yo; insanlar düzlemleri, köşeleri, tutunmayı seviyor. Tutunan, bizdendir diyor.

Örnek veriyorum: sinema perdesi. Üç boyutlu sinemasever sazanlara bu sözüm, onun için niye iki boyutlu perdeye ihtiyaç var kuzuciğim?

İşte bu yüzden, hem sinemayı hem müzeyi hem de ¨hem giderim hem yazarım¨usülünü sevdiğim için ayaklarım beni İstanbul Modern’e götürdü. Yoldayken arayan arkadaşım, rotamı İstanbul Modern’e çevirdiğimi duyunca kahkahayı bastı, ¨perşembe seyircisi olayım dedin demek!¨. Tabii ya, ben bunu unutmuştum. Geçen ilkbaharda sinema salonunda ManIslam diye erkeklik ve İslam coğrafyaları üstüne bir belgesel gösterimi ve kadın yönetmeniyle soru-cevap oturumu vardı; ben de merakla dinlemeye gitmiştim. Sanırım Film-mor düzenliyordu; yönetmen Nefise Özkal Lorentzen Türkiye de dahil birkaç ülke dolaşmış, kah feminist erkeklerin ifadelerini almıştı, kah kadın mı tövbe haşa yaklaşımına sahip uslu erkeklerle karşılaşmıştı. Aferin onlara, öyle uslu uslu otursunlar, hatta hiç kalkmasınlar; yeterince uzun oturursa yoklara bile karışabilir insan, işte öyle yoklara karışsınlar.

Mesela ilginç örneklerden biri, Endonezya’daki Laki Laki Baru oluşumuydu; eril bir şiddet ve höt demekten nasibini almış, eskiden şiddete yatkın bir genç adam feminist erkek olarak yeni bir benlik elde etmişti. Benlik olunca benlik-kontrolü de kendiliğinden gelişiyor. Bence bu manyifik-ötesi bir örnekti, çünkü Endonezya’dan bahsediyoruz. Derslerde ucuz yağlardan, aldırmadan orman katlinden, sivri binalarından, mütedeyyin toplumundan ve seks turizminden bahsettiğimiz, birkaç yüzyılı aynı zamanda yaşayan kafası karışık egzotik görünümlü tanıdık Endonezya’dan… O dönemde Özgecan Aslan cinayeti yeni olmuş sayılırdı; o yüzden filmin zamanlaması da konusu da gidişatı da ilginçti; erkekleri de ezen bozan sindiren bir kafa yapısına erkekler, kadınlarla beraber karşı çıkabilir miydi… filan.  (Ya da erkeklerin de başına gelince mi hiş huop bi dakka diyorduk… ama yok, film bu düzlükte değildi). Yönetmen de biraz kendi dünyasını çeviriye kurban vermeden filme katmak da istiyordu, o sebeple de ilginçti: örneğin kelebek-koza figürleri geçişlerde karşımıza çıkıyordu, ¨güçsüz olanın gücünü göstermek istiyorum¨diye açıklıyordu filmden sonra.

Buraya kadar her şey şahane. Tam film kafasındayız. Derken izleyiciler arasında orta yaşa yakın bir kadın izleyici söz alıp yönetmene, bence bu film iyi hoş ama belgesel olmamış, diyor. Konu ilginç gelmiş, ama bu ona göre bir sinema filmi değil, vidyo kliplerden ibaretmiş. Farklı ülkeler arasındaki geçişlerde kelebek figürü filan araya giriyordu. Bu geçiş belli ki izleyicide tutmamış, belgesel olması için bazılarımıza başka, düz göstergeler gerekiyormuş… Yönetmen sanki ‘tuzu uzatır mısın canım’ dercesine doğal karşılayıp, sevecen bir tavırla ama en önemlisi sakin bir sesle, bu eleştiriye katılmadığını söylüyor: ¨yaşamın anlardan ibaret¨olabileceğini düşünüyor. Ortamda bir de çevirmen var, aldığım notları şimdi karıştırınca anladığım kadarıyla, adaletsizlik, kırılganlık, şiddet…bunları yaşayanlara nasıl bakıyoruz filan, bunların önemine dair bir iki kelime edecek…Fakat organizatör olduğuna kanaat getirdiğimiz genç bir kadın adeta eleştiriye içerliyor ve bir dakka diyerek söz alıyor.

Perşembe izleyicisi herhalde bugünkü gösterime gelen, aslında daha bilgili yorumlar yapabiliriz…

gibi bir şeyler demiş, öyle not almışım şok ile keyif arasında. Çünkü birazdan tartışma çok başka yerlere sapacak, siz bana perşembe izleyicisi mi dediniz! nasıl! diyerek, film unutulacak. İşte eşsiz hizmet, benzersiz katkı, karanlık bir keyif.

Perşembe izleyicisi! Yani perşembeleri İstanbul Modern’e girişin ücretsiz olduğu gün gösterimlere de ücretsiz giren kişi! Ah benim kulaklarım!

Gidişat gerçekten de ManIslam’dan WomanScreened’e dönüyor! Tarifi zor duygular içindeyim o an, çünkü bunu bileceğime on numara’da çıkacak rakamları bilsem belki gelecek konferansın yol masrafı ve kira gibi giderleri çıkarabileceğim! Yani yeteneklerimi toplumsal mevzuulara harcamak yerine kumarbaz olsam, bu yoğurt tutacak!

Eleştiriyi yönelten kadın izleyici bu lafın üstüne tabii ki tekrar söz alıyor, bedavacı izleyici yorumunu kabul etmediğini söylüyor, ardından yönetmene dönüp ¨bu bir başlangıç galiba sizin için?¨ diye üsteliyor. Eyvah! Çünkü yönetmen, hemen ardından,

yoo, 20 yıldır bu işin içindeyim,

diyecek! Bittik. Bir de İngilizce ekleyecek: bu benim imzam, and I like it! (haydi bakalım.)

Aslında müthiş bir karşılaşma yaşıyoruz. Kadın meselelerine dair duyarlılığa sahip bir izleyici, film-mor etkinliği olan bir yere gelmiş, bir film izlemiş, alıştığı belgesellerde görmediği gibi bir aralardan derelerden görüntü yakalama tekniği görünce pek oturtamamış, vidyo klipleri bağlamamışsınız demiş, yönetmen de ezilip büzülmek yerine

yoo ben böyle gayet beğendim, ama çok teşekkür ederim iyi ki söylediniz,

diyivermiş. Ama tartışmalara ayrılan zamanın çoğu, ne dediniz ayol aaa’ya gidiyor. Çünkü ortada talihsiz bir açıklama var. İzlemeye gelenler de gayet bilerek isteyerek gelmiş, yoldan geçerken uğrayalım dememişler. Hatta bu tartışmanın bir noktasında eleştiren izleyici biraz bozuluyor, nihayet salonu terk ediyor… ve tartışmalar aynı minareye tırmanıyor:

lütfen özür dileyin, siz bize çerez diyorsunuz, hepimize bu sözünüz! Bizi sıfırladınız bunu diyerek, yok ettiniz! Kadıncağız kalktı, gitti. Hepimiz kadınız. Mesaj vermeye kalkarken bizi sıfırladınız… Erkek yönetmene filminizi beğenmedim, denmiyor ama, hiç duymuyoruz… bu kadar erkeğin içinde bizi yok ettiniz…

diye organizatörlerden olduğunu anladığımız genç kadına tepkili takılan izleyicilerin ardarda söz almasıyla başka soruları da harcıyoruz. Erkek yönetmene filmini tutmadım ahmet oğlum! dendiğini ben de pek duymadım galiba. Belki de çoğu onları eleştirme kafasitesine (evet bu kelimeyi hangi Facebook blogundan arakladığımı biliyorsunuz) sahip olmayan tiplere göre film çekiyorlardır, gözü açılmamış genç çocuklara ve hep çocuk kalanlara. Öte yandan kadın figürünün kamusal alanda nasıl olacağına dair özürleri (‘ama bardan dönmüyordu o saatte, okuldan dönen masum bir yavrucakıdı, ah ne bahtsız yavrucakıdı’) tartışan cinsiyetli (kadın veya erkek) keltoşların (saçlı veya saçsız) her yerden pıtırak gibi çıktığı ortamdayız o günlerde, ama ülkenin yüzölçümü mü büyüktür nedir, idrak edemiyoruz, uzak kalıyor demek. Ben o sırada kafama çekiliyorum, tartıyorum, ee Vice belgeselleri de bazen böyle klip gibi, zor ortamlarda başka nasıl bağlanır ki kurgu, bazen azıcık sallantılı ilerleyebilir işler… diye üç kuruşluk sinema bilgimle karşılaştırıyorum işleri (ama bu sorun olmamalı, çünkü üç kuruşluk bilginizle siz de birilerine nasıl yapacağını söylemiyor musunuz, özellikle hesap makinası kullanmadan karar vermek gereken konularda?)

Beni huzurlu, mutlu iç dünyamdan organizatörün sesi çekip alıyor. Tekrar söz almış, konuyu tekrar açıyor:

Yanlış anlaşıldım ama lütfen…Film eleştirmek başka bir şey…ama bu bir kadın filmleri festivali, buna farkındalık istedim, bilmeden gelenler olmuş olabilir, diye dedim…

diye az önceki sahneyi savunuyor. Bunu, o sırada önümde açık olan deftere yazmıştım, ve evet gayet hızlı yazdım çünkü ses kayıt cihazı olmadan mülakat veren görüşmeciye aşinayım. Sonra? Sonrası şöyle: Defterimdeki izlenime göre, ‘bu da pek tutmadı’. Hatta arada bir noktada erkek bir izleyici, buradaki bayanlar teker teker gidip bu hanfendinin [eleştiren izleyicinin] elini sıkın, sonra ben bişey diycem, gibi bir notaya bile bastı! Sebep?! Bayan?!

Müze keyfi (qeyfi)

Uzmanlar ve yoldan geçenler arasındaki sanal köprüde sallandığımız bu anının ardından duruma biraz içerlemiştim: Fakat bu nedir? diyerek tepkimi sağda solda arkadaşlarıma yansıtmıştım. Ama işten güçten zaman kalmamış, çok da üstelememişim, buraya yazmamışım. Arkadaşlarımdan birkaçına, yahu İstanbul Modern’e ne zaman uğrasam sinemada olay var! demekle yetinmişim (nedeni için bkz.  https://esikcarpar.wordpress.com/2015/01/22/yer-kavgasi/). Ben anlatıp unutmuşum, ama anlattığım bir arkadaşım hatırladı. Yine mi perşembe seyircisi olmaya gidiyorsun, dedi. Aklıma karpuz kabuğu düşürdü.

Müzeye varınca Biz de Varız! gösterimlerinde bir Türk filmi izleyeyim bari, iki lokma daha görgüm artsın dedim. En son uğradığımda yanda Galata Port inşaatı sebebiyle küçük işyerleri boşaltıyordu ve müzenin hemen dibindeki büfe son satışlarını yapıyordu. Cuma yerine pazartesi gitmiş olsaydık o büfe olmayacaktı, bir bira alıp denize neredeyse sıfır, gümrük girişi ve cruiser manzaralı bira keyfi yapamayacaktık. Ama yaptık. Neden? Çünkü denklemde ben (ve o gün bana eşlik eden arkadaşım G.) olunca işler değişiyor, yan yollar çoğalıyor, sizi temin ederim, denedik gördük. Neyse, biradan sonra Bienal kapsamında alt kattaki sergiyi gezmiştim o gün ve çubuklarla dünya ekonomisini anlatan orta podyuma çok yaklaşınca müze görevlisi genç bir kadın, muhtemelen öğrenci, telaşlanmıştı: lütfen değmeyelim! Ama ben sadece çubuklardaki göç istatistikleri gerçeği nasıl yansıtıyor diye bakıyordum, dokunmadan. Ucuz bir sanat yazısında da dedikleri gibi sergilenen şeylere dokunmamak müze gezmenin etiketinde varmış. Oysa dokunamadığım sanat, sanat mıdır, donmuş mal mıdır? Öhm. Evet.

Konuda bu kadar dallanıp budaklanıyor olmam beni kusursuz bir perşembe seyircisi yapıyor aslında. Evden kalktım nerelere vardım.

Kuyruk

Neyse, İstanbul Modern’in bilet gişesinde broşürden ‘dur bakiyim, izlemediğim bir film seçeyim’ diyerek ve biraz da gözüm Neden Tarkovski Olamıyorum?‘a takılarak (bir daha mı izleseydim, çok iyi film yahu, hm seansı kaçırmışım) saati uygun başka bir filme bilet aldım. Aşağıya indim. Sinema salonu önünde neyse ki uzun kuyruk yok… Fakat beş dakika geçmeden o kısa kuyruk Çin Seddi’ne kafa tuttu. Saat de 3:00 oldu. Ama kapılar açılmıyor. Bekleyenler artıyor. Birileri biletiniz var değil mi, bu seans için değil mi, diyip dolanıyor, o kadar. Kuyrukta bekleyen çiftler birbirlerinin çantasını taşıyor, arkadaşlarıyla muhabbet çeviriyor, ‘ağbi Moda’dan sonra Ortaköy pek bir şeye benzemiyor’ diyor, ‘evet ya Moda değişik, denize yakınsın ama görünürde deniz yok’ diyor, ‘sevgilim acaba beklemesek de …’ye mi gitsek’ diyor. Merdiven başındaki görevli ‘kusura bakmayın, yukarıdaki sergi ayrı sergi diyor, bu biletle yukarı çıkaramam sizi, lütfen asansörle çıkıp girişten biletinizi kontrol ettirin’ diyor, insanlar sinema girişindeki asansöre akın ediyor. Biz halen bekliyoruz. Yarım saat bekliyorum. Halen kapı açılmıyor. Görevli biri neden gösterimin başlamadığını açıklamıyor. Sıradaki bir çift, ‘aşkım farkında mısın, hiçbirimiz, biz de dahil, neden gecikti diye hesap sormuyor, ne kadar ilginç değil mi’ gibi bir şeyler diyor. Müzenin ruhunu sıra bekleyenlere sormak lazım… Peki, gerçekten de yarım saatte neler yapabilirdim? Spam mail temizleyebilirdim, keman yayı nasıl tutulur onu çalışabilirdim, yemek yapabilirdim, bir kahve içip 1 sayfa çeviri yapabilirdim, cv’mi bir yere daha gönderebilirdim.  Anladığım kadarıyla önceki gösterim -ki İdil Biret üstüne bir film- ardından soru-cevap uzamış, kimse de tamam artık dışarıda devam edin muhabbete dememiş. Bu açıklamasız geçen yarım saatin ardından aniden yapabileceklerim fikri ağır basıyor, yapamadığımı bırakıp çıkıyorum ve müzede çalışmanın hakkını veriyorum: bir kahve, bir makale, çalışan parmaklar. Ama kuyrukta yarım saat ayakta bekleyip filmi izleyememenin sıkıntısı yetmemiş olmalı ki, oradan Salt Beyoğlu’nda görmek istediğim başka bir filme geçiyorum. Bu kez de kent ve sinemayı aynı cümlede kullanarak gözümü boyadılar.

salt beyoglu sinematek 20151119.jpg

Burası, Salt yani, İstanbul’a taşınınca bulduğum bir vaha gibiydi: yarebbim, sinematek yapmışlar! Ama bu şahane ve bedava ortam 7’de başlayan filme 6.15’te gelip halen oturacak yer bulamamanız söz konusuysa arafa dönüşüyor… bir defasında ayakta film izlediğimi hatırlıyorum. Bulabildiğin yere çök mottosunun egemen olduğu bu ücretsiz ama şehirde zaman planlamasını katleden etkinlik de perşembe seyircisinin adını kötüye çıkarmaya bazen yetiyor. 15 dakika boyunca acaba tüneyerek filmi izlemek için yaşlı mıyım yoksa dayanır mıyım muhasebesi yapıp, binanın daha konforlu diğer alanlarına sıvışıyorum.  Aynı gün içinde iki farklı müze ortamında önce görsellik peşinde ısrarla koşarak, sonra kaderin cilvesi midir nedir, bir nevi reddedilerek, başka yerlere savruldum, tıkır tıkır çalışan parmaklarımın sesiyle başbaşa saatler geçirdim ve görselliğe ihanet eden bir yazıyı tamamladım. Bunda emeği geçen donuk müze ortamlarına ve kuyruklara teşekkürü borç bilirim.

Bedava perşembeler hiç bitmesin.

askıda zamandan kurtulmanın yolu

Cep telefonları, iPodlar, bilgisayarlar, insanları hiçbir zaman anlayamayacağımız şekillerde değiştirecek, onların sayesinde şimdiki zamana daha az bağlıyız. (…)

Az önce perdedeki oyunun yazarı Ruhl böyle demiş; elimdeki küçük broşürden okuyorum. Bence şimdiki zamana daha az bağlıyız, o yüzden bu taze aygıtlar elimizde, cebimizde çoğalıyor, çantamızı bunların boyutuna göre sipariş ediyoruz… Dünyayla ilk bağını elektronik simülasyonlar, temeller, düzlemler üzerinden kuran yeni doğanlar belki tableti referans alacaklar; ama bizim için tablet sonuç da olabilir pekala; neden değil.

Çünkü sahne, ölen bir adamın öldüğünü anlayacak kadarcık bile susmayan bir kadınla açılır. Hayatıyla ilgili bir memnuniyetsizlik yüzünden okunur; ama ölü birinin dillendirmediği son görevini devralır almaz iyilik meleğine dönüşür. Adam tam bir kurtmuş meğer, sadece hesaplar peşinde; kadın ise hakikaten öldüğünü anlayana kadar nevrotik bir şekilde bıdır bıdır konuşur başta. Sanki kadın hesaplar peşinde değil. ‘Nasıl davranmanız gerektiğini size öğreteceğim’ konulu tiyatro oyunlarından sıkılmış birinin korktuğu başına gelmez neyse ki; bir ölünün öldükten sonra rahat bırakılmayan telefonuna ve cenaze töreninde cins karakterlerle karşı karşıya geliriz. Oyunun yazarı ‘askıya alınmış zaman’ı anlatmak istemiştir; oyunun ölü kahramanı şanslı bir adamdır neyse ki: telefonuna sahip çıkan bir yabancısı ile dans etmeyi seven utangaç bir alter egosu vardır; bu alter egonun, içi dışı fıkır fıkır dul yengesiyle ömrünü birleştirmiş ve onu tüketim manyağına dönüştürmüş egosunun aksine şaşkın, ahlakçı, illa bu işi düzeltmeliyim kafasındaki ve panikli, atlaya zıplaya konuşan, gergin bir karaktere abayı yakması gerekmiştir. Oyunda danslı müzikli kısımlara izleyici olarak eşlik etmenin yolu sadece sahneye atlamaktan geçecektir; bunu yapamadığım için biraz yarım kalmış olabilirim. O sırada alter ego da annesi, yengesi ve sevgilisi ve egosunun metresi ile sahnede çılgınca keyifle dans etmektedir, çünkü ölü kahramanımız şanslı bir adamdır: şimdiki zamana bağlı olmadığı halde farklı zamanları birbirine çeviren, bağlayan, iliştiren bir iyilik meleği sayesinde kara komedide biraz aklanmış bile olabilir. Fakat, askıda zamandan kurtulmanın yolu daha yavaş hareket eden bir alter ego ve yanlışları düzeltmeye kararlı bir safinaz da olabilir.

Benim izlediğim sahne ile oyunun başka bir sahnelenişi arasındaki 7 fark:

kaynak:sehirtiyatrolari.ibb.gov.tr 

kaynak:www.oregonlive.com/performance/index.ssf/2015/02/dead_mans_cell_phone_rings_wit.html