temaşa ve kutu ve duvar ve çerçeve.

stroszek - dancing chicken enervating.png

Stroszek (1977) filminden bir sahne: aşırı kurulu bir düzende kahramanımızın işi doğaçlamaya kalıyor

Böyle acımasız film görmedim. Düne kadar görmemiştim. Pilli oyuncak gibi kurulamayan uyumsuz bedenlerin uyum sağlama biçimi sadece saçmalayarak, ortaya saçmalar atarak, absürde absürd katarak, doğaçlayarak mümkün oluyormuş. Bunu gösterirken Herzog’un göçmen parasıyla göç etme planları yapan yerliler temasını da kullanması gerekiyordu. Ve yeni kıtaya gelirken sahte umutlara kapıldıklarını da göstermesi gerekiyordu. Ve paranın her şey olduğunu, birinin acısını başkalarının illa ki satın alacağı, temaşayla karışık keyife ve seve seve sanata (evet canım) dönüştüreceği bir ülkede bu filmi çekmesi gerekiyordu. En çok da bu koydu. Evet, en çok da filmi çekmek için seçtiği yer aklımı aldı.

 

Geçen cuma akşamı iş çıkışı bir şeyler içmeye gittik; orada Cincinnati’nin sanatsal kentsel dönüşümünün içeriden bir hikayesini dinledim. Ne tesadüf, sıkıntıyı sanata dönüştürüp mekânı para jeneratörüne çevirme temasını işlemişler bu şehirde de. Artworks adlı bir girişim/kuruluşun şehrin merkez mahallelerinde duvar ressamlarını örgütleyip imajı parlatma çalışmalarından bahsetti iş arkadaşlarımdan bazıları. İmaj parlamasına parlıyor da, genç sanatçıları yetkin sanatçılarla eşleştirip duvarları resimle(t)meleri, şehri suç olsun, döküntü binaları olsun, değişen piyasa değeri olsun, düşmanlıkları ve korkuları olsun, çeşitli açılardan parlatıp bir yara bandı görevi görüyormuş. Bu söylem çok tatlı, ama aşırı tatlı. Bana bu hikayeleri özet özet geçen kişiler, hikayenin yalnızca olumlu yanını haber yaptırmak isteyen finansal ve mülkiyet efendilerinin kendilerine nasıl da acaba köle aradıklarını anlattılar. Cincinnati, arada derede kalma özelliğinden de dolayı ayrımcılığın en nadide kırıntılarını ve izlerini barındırıyor; bir şeyler yanlış ve sanat bunu gizliyor. Aslında gizliyor canım kardeşim. Bunları dinlerken kendi gözümüzle son halini görmek için bir gidip bakmaya karar verdik; bunun yakın zamanda olacağını umuyorum; notlar o zaman. Ancak olan biteni dinlerken aklıma Yeldeğirmeni ve benzeri köşelerde olanlar geldi. Adeta komisyonla duvar resmi, sokak sanatı ve parksız bahçesiz şehri güzelleştirme çabalarına dair İstanbul’un master-slave ilişkisini bir düşündüm, şaka maka halen de düşünüyorum bak. Kim efendi, kim özgür, kim köle, kim neyi saklıyor, tüyleri yolunan kuşlar hangi boyayla gizlendi? İşte bunlar bazı delice sorular.

iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

kendi yoğurduna kendi üfleyen yiğide övgü

Tek istediğim yoğurt almaktı, yani şekerli olmayan, tuzlu usül yoğurt bulmaktı. Koca markette yoğurt bölümünü sorduğum satış elemanı (tabii ki yanlış seçim) beni uzun bir yolculuğa çıkardıktan sonra nereli olduğumu sordu. Bu aksan, dedi, çok değişik, buralı değil. Nereli olduğumu öğrenince ise rahatlamadı, süzme yoğurt/Greek yoghurt rafı önünde filolojik bir tartışmaya giriştik. Ben bu tür karşılaşmaların yalnızca bilimkurgu filmlerinde komedi unsuru olarak düşünülmüş yardımcı rollere düşeceğini düşünsem de, iş uzuyor, filolojik tartışma gerçeklik kazanıyordu. Türkçe Arapça gibi bir dil miydi, Hint-Avrupa mıydı, daha çok ne cins kelimeler vardı… Ural-Altay dil ailesinden bahsetmek aklıma geldi fakat bu çok işe yaramadı, muhatabım ısrarla Hint-Avrupa’da kaldı. Bana neşe içinde tatlı meyveli bilumum şekerli yoğurt rafını işaret eden sohbet arkadaşıma teşekkür ederek tam karşımdaki greek yoghurt bölümüne dikkatimi verdiğimde alışveriş için ayrılan sürenin sonuna gelmiştim; 30 dakikada bitireceğime söz verdiğim alışveriş uzamış, arkadaşım kendi alışverişini çoktan poşetlemişti.

Bu talihsiz karşılaşmadan ders aldım, bugün yol soran bir taze üniversiteli sormaya doymayıp bir de aksanımdan dolayı nereli olduğumu sorunca, soruya soruyla karşılık verdim. Sen nerelisin canım? Demek buralısın. Çok ilginç.

mavi çimen üzerinde

-1-
Geceleri bol sesli ve uykusuz, gündüzleri haber okumaktan yorgun bitap düşülen bir ayın ardından İstanbul’a bir süreliğine veda ediyorum. Travma içinde olmadığıma kendimi ve acı içindeki bileklerimi nafile ikna etmeye çalışa çalışa hazırladım bavulumu. Travma bize lüks çünkü. Yeşiller içinde sakin bir misafirhanede ilk kez deliksiz bir uyku çekiyorum, bileklerimin ağrısını duymadan. Maalesef 20 kiloyu aşmayacak şekilde ama ihtiyacım olan bir dolu şeyi yanıma almadan ama bunun ağrıyan bileklerime faydasını düşünerek -hep olumlu tarafından bakarak- valizimi dolduruyorum. Mavi çimleriyle övünen eyalete doğru dolunayda yola çıkıyorum. Daha yol görünmeden hasıl olan endişe sayesinde belki de yol sakin görünüyor. Aşırı sorumlu vatandaş olarak havaalanına 4 saat önce gidip kontuarın 2 saat öncesine dek açılmadığını ve yine aşırı sorumlu vatandaş olarak ekstradan oraya konulmuş pasaport memuruna ‘burdan yapılacak işlem var mı’ diye sorunca ‘gel de bi bakalım’ nidasıyla servis almak dışında ilginç bir şey yaşanmıyor. Bekleniyor. Iraklı bebeklerin anneleri ve babaları, Almancı ailelerin sayısız valizleri arasında gevşek gevşek bekleniyor. Bu kez beni karşılayacak tanıdık ve iyi bir yüzün varlığına seviniyor, sakin sakin bekliyorum.

Bu kez Lexington’a bir şaşkın gibi inmiyorum. Evimi, yönümü, masamı, bir çok şeyi koyduğum gibi bulacağım, belki koyduğumdan biraz farklı evet, ama bulacağım. Navigasyon bir problem bir deney değil, bir alıştırma bir spor olacak. Tahtakuruları tarafından belki yenmeyeceğim, tuhaf taksi şoförlerine bir servet ödemeyeceğim, sıcaktan kavurulurken koltuğumun altına halılar-kovalar sıkıştırmayacağım, ne idüğü belirsiz konut sahiplerine paracıklarımı kaptırmayacağım. Beni K. karşılıyor, akıllı, dikkatli ve sevecen bir kadının yardımseverliğiyle vardığım gece bana evini açıyor. Türkiye’den ve dinin/ideolojinin diplomasiye bulanıp ülkeleri ne hale getirebileceğinden bahsediyoruz arabada. O da İstanbul’u görmüştü ve sevmişti; turistçe adım attığın yerlerin kana ve korkuya bulandığını bilmek kadar insanı 21.yüzyıldan uzaklaştıran bir şey olamaz… Diplomasi hep var olacak, ama karşı ekibin mahremine girip bedenini yönlendirmesine izin vermemek senin kendi ekibinin elinde. (Ellerin varsa kullanırsın. Yoksa kullanamazsın diyerek iğrenç, pis, acımasız, gözyaşısız bir evrimci ayrımcılık notu da düştüğüme göre devam edebilirim.)

Kentteki ilk gün, ev anahtarımı almayı beklerken kütüphaneye sığınıyorum: müzik ve güzel sanatlar kütüphanesine. Tuhaftır, bu kez ilk hallettiğim kişisel iş kitap odası; bir dolap, bir anahtar, ilk kritik kitaplar, okunacakların bir planı; belki de buraya ilk gelişimde en başta yapmam gerekeni şimdi ilk günden hallediyorum. Geç de olsa güç de olsa olsun diye. Doğaçlama üstüne çiziktirmeleri okurken bir şeyler yazmak dikkatin sınırlı, odaklı, belirli ise ne kadar da kolay, onu fark ediyorum. Kocaman bir tarihsel sosyolojik kamburu taşımadan yazmak ne ferah bir hal. Nasıl imreniyorum!

 

Untitled

Mucizevi biçimde kentteki ilk 24 saatin içinde eve/odama yerleşmiş, elzem alışverişleri yapmış, eksikleri belirlemiş, kendi özel alanımın sınırlarını çiziktirmiş, akşam dokuz olmadan düşsüz bir uykuya düşmüşüm.

-2-
Hastayım. Oysa bu hafta sonu kasabanın sanat panayırı vardı; oyulmuş odunlara, el yapımı tüylü dikişli nakışlı değişik şeylere, yemeklere, takılara, süslere bakacaktım; insan içine karışacaktım. Yalan oldu panayır. Evde yediğim iki lokmanın burnumdan gelişini izliyorum, kendime dışarıdan bakıyorum, vay be amma da başlangıç ya diyorum, 1978’ten önce yapılmış binalardaki kurşun ve asbest olayını açıklayan broşür elimde, acaba bu mu midemi kaldıran diye kuruntulara kapılıyorum. Akşam olunca kapıdan dışarı adım atabiliyorum. Biraz temiz hava, biraz ot kokusu, biraz araba egzozu, biraz da yan tarafta ‘fraternity’ -veyahut da üniversiteye kapak atmış tenceresiz oğlanlar kulubü – evlerinden yükselen boing-boing-boing müziklerine (!) burun ve kulak kesiliyorum. Az sonra mahallemin muhtarıyla tanışacağım, bana bütün hayatını ve daha fazlasını anlatacak. Yemek olarak makarna yedim, ama dolabımda yunan yoğurdu /türk yoğurdu var, o halde kralıçayım ben!

Mahallemin muhtarı ile laflarken F. geliyor. Afrikalı bir veteriner olan F. ülkesinin hangi bölgesinden olduğunu sorunca afallıyor, ne yapıcam ben bu bilgiyi? Bil bakalım ne yapıcam? Yeri hep yarım olanlar için yön önemlidir şu hayatta. İngiliz aksanına sahip olduğumu, ama Fransıza benzediğimi söylüyor. Derken hava kararıyor. Bu sıkıcı kasaba-kenti çekiştiriyoruz. Homososyal ortamlarda laflamanın sıkıntılarından bahsediyoruz, F. sadece kızlardan oluşan bir ortamda ne kadar da çekingen suspus kaldığını anlatıyor, benim de böylece on erkekten mürekkep haneye neden çay içmeye gitmediğimi açıklarken içim rahat ediyor. Tek cinsten oluşan dünyaların yalanından birtakım şuursuz havaifişekçiler sayesinde kopuyoruz: mahallemin karşısındaki yapay gölden panik halinde kaz sürüsü kalkıyor, çünkü birileri müthiş bir temposuzluk içinde boyuna havaifişek patlatıyor, mahallemin muhtarı dönem başı maçına hazırlık ya da okul açılışı etkinliği için deney olduğunu söylüyor. Yukarıdaki karanlıkta kazlar bağırışıyor, ama havaifişeklerin ışığı bu korkuyu bile aydınlatamıyor… Kabuslu bir uykuya dalıyorum, kabusumda kitaplarımı nereye yerleştireceğim diye panikteymişim.

-3-
Sağalacak her şey. Demir hapı iyi edecek beni. Dedikleri gibi midemi de bulandırmadı. Eski ev arkadaşımın huyunu örnek alıp çamaşırları elde yıkama gibi bir etkinliğe törenle başladım ve bu alerjileri de önleyecek, abuk subuk deterjanları hayatımdan çıkarmamı sağlayacak, avokado yağı yanmayacak, spor salonu beni sakinleştirecek, geri kalanı nasıl düzelecek bilmiyorum, ellerimdeki takatsizliğin bilip de düzeltemediğimiz bir ortamda yaşamakla ne ilgisi var onu düşünüyorum, ama olacak herhalde. Bu kez kabusum yanlış uçak. Zehir gibi akıllı, ayna gibi acı bir kadın yazarın içeri tıkılmasına seyirci kalan ülkede bir tek işler yolunda gitmeyecek.

-4-

Sabah mahalleden çıkarken şu manzaraya rastlıyorum, hemen bir kehanet patlatıyorum. Aşağıdaki bulut oluşumundan anlaşılan o ki beş dakika sonra önümüzden beyaz kuyruklu kahverengi bir tavşan geçecek (ki geçti). O beyaz kuyruklu tavşanın peşinden koşup olmadık deliklere girmeyeceğiz, çünkü tavşan mahalleli, yine gelir. Yerimizden kıpırdamaya gerek olmayacak. Ben de o yüzden sakince ofise geçiyorum. (Bakıyorum da haftasonundaki havamdan eser yok.)

14063769_10154493778726757_6219144993719277573_n

Öğleden sonra uğradığım otantizm-kokan-dükkan ortamında Üç Hürel şarkısı duyuyorum ve kasadakilerden şarkının adını benim için yazmalarını rica ediyorum, şu pırıl pırıl dikteye bakar mısınız…, bu take-it-easy anlamındaki saykedelik parçadan çok çabuk feyz alıyorum. Dahası dükkandakiler, ‘ay aksanınız ne değişik, nerelisiniz’ gibi bir soru da sormuyor. Çünkü benim Türkiye’den olduğumu öğrenince başları göğe ermeyecek. Yani… Akşam olunca mahallemin muhtarı biraz kendi oryantasyonundan bahsediyor: nerelisin sorusuyla açılan ırkçı bahisten ve nee bir Türk mü benden hesap soracak tavrından bıkmış burada yaşadığı süre boyunca. Kısır bir döngüye takılmaktan şikayetçi. Pazar günü – önceki gün- tanıştığım İtalyan doktora öğrencisi C. de benzer bir kısırlık, yalnızlık ile karşılaşmış burada. İtalya’da yalnız yenmeyen öğle yemeklerinden sonra burada laboratuvarda bilgisayar başında tıkınılan yemekler bu birinci dünya (!) ülkesinin hafifletici medeniyet anlayışıyla çelişiyor. Oysa avokado tadında bir medeniyeti hepimiz hak ediyoruz.

Evernote Camera Roll 20160823 104257

 

  • 4,5-

4G var da 4,5G var da bu yazıda neden bir 4,5. bölüm olmasın? Bu bölümü geçmiş zamana açılan gizli bir kapı gibi düşündüm, sadece sabredenlerin geçebileceği bir alçak kapı. Kemiklerimdeki yükün resmen hafiflediği bu dört günün hikayesinde aşırı sessizlik de, aşırı serin iç mekanlar da, aşırı tatlı içecekler de, gevşek gevşek dolaşan kolejli Amerikan öğrencisi tipolojisi bile beni rahatsız edemedi. Kampüste attığım her on adımdan on ikisinde ‘ya ben burada amma da güvende hissediyorum’ diye diye başımın etini yedim. Oysa 5 sene önce öyle miydi? Şimdi ‘app’ ile kişiye özel taksi çağrılan günümüzden 5 yıl öncesinde işler çok başka ‘level’daydı. Hemen bakalım, şöyle bir geçmişe uzanalım:

Güney’de gününü görmek

pırpırdan hallice, tek sırada toplam üç koltuklu bir uçakla Lexington’ın çayırlarına iniş yapınca karşılama servisi sayesine hemen bir oda ve yatak bulup sızdım. Ertesi sabah, öğrenci merkezinden bir harita bulup, aceleyle şehirde ev aramaya çıktım. Saatimi Chicago’dan Kentucky’ye gelirken bir saat ileri almayı unuttuğum için daha önceden haberleştiğimiz ev sahibi 12.30’da evin önündeyim dedi ve ben onu 13.30’da görmeye gittim. Aferin bana. Kısacık mesafeler sıcak yüzünden çekilmez hale geldi, ben de taksi çağırdım, ama çağrılan taksiler gelmek bilmedi. Meğer sarı taksinin ünü almış yürümüş, bir ben bilmiyormuşum.  Meğer bu civarda taksiye binilmezmiş, ezikler otobüse, akıllılar bisiklete, geri kalanlar da otomobile binermiş.

1. gün
Bu arada madem taksi sarı, o halde sarı araba da taksidir diye akıl yürüttüm (başıma güneş geçmişti). O güneşin etkisiyle ilk gördüğüm duran sarı arabaya koşup,bu taksi boş mu dedim. Yalnız burada Toefl’dan +100 almakla ilgisi olmayan bir sorun vardı: 
 – Hi. Is this taxi free?
1. No. This is not a taxi (hep beraber gülelim ki utancımdan yerin dibine geçmeyeyim.)
2. What do you mean? This is the country of freedom. ya da başka bir sefer: “not free you know, but you can get in of course”
Neyse, bir şekilde ev sahibiyle buluşunca eve bakmaya gittik. Beğenmedim. Ben bir bakayım, dedim.  Baktım, yine beğenmedim. O sıcakta deliler gibi dolaşıp olmadık mesafeler kat ettikten sonra çok güzel, dayalı döşeli, temiz ve serin bir ev buldumsa da uzak buldum. Otobüs akşam 6’dan sonra yoktu ve her an yürümek de zordu, o yüzden oradan vazgeçtim. Bu arada tatilde edinmediğim bronz teni bir günde ediniyordum, haberim yoktu.

Kös kös gidip ilk eve tamam dedim. Ev sahibi “we are professionals. we own almost one building on every corner” dedi. Sonraki günlerde:

– My kitchen faucet is leaking. Can you take care of it before I move in?
– Slow down, slow down. I’m sorry, it has to wait. We are professionals, we can’t just run to help, this is not urgent.

– What is urgent, then?
– A wall breaking is urgent. A window broken is urgent.
– Ha yani o da olabiliyor!
– Excuse me?
– slowly slowly…

2. gün

Sonra başladık yatak aramaya… Ne de olsa Robinson Crusoe’dan farkımız yok: Yaya, yaya ve yine yaya… Daha sonra tanıştığım, burada 25 yıldan fazladır yaşamış bir Türk’le aramdaki diyalogun neşesi yanıma kâr kaldı:

– Yürümeyi çok severim ben.

– Ben de. çok güzel çok hoş çok şahane.

–  E, söyle bakalım, etrafı gezebildin mi? Nereleri gördün?

– Taksiyle Macy’s’e gittim, oradan da yürüyerek Lexington Green Mall’a geçtim, bir baktım.

– #ao.*21!!^+’+%^&/ ?

Gerçekten de yaptım bunu ama. Çünkü odalarda döşeksizim ve ışıksızım lan? noluyor?.. diyerek muhabbete giriştim: Teksas dolaylarından aramıza katılan satış görevlisi bir abla, ama bu çok pahalı diyince o zaman ucuzu var diyip beni 800 dolarlık yatak ve 800 dolarlık bazalardan alıp (tempurpedic isteyen oldu mu?) 500 dolarlık çocuk yataklarına götürdü. Derken bir anda kendimi Macy’s’de, emekliliği yaklaşmış bir amcaya ucuz yatak sorarken buldum. Tam da yeri. Başka bir mağazaya girip yatak sorunca bizde yok ama online sipariş verelim dediler (ki bu sorunumu okulun uluslararası ofisine gidene dek çözmedim, çözemedim). Yine de güney güneşinin altında redneck’lerle empati kurarken ben, mağazada çalışan ablalar ve abiler ve gençler ellerinden geleni yapıyorlardı:

– anlamıyorum, bu şehirde bir sürü uzun boylu insan gördüm, yataklar niye 2 metre bile değil? ısrarla minicik? niçin, niçin?

– yeah, i have the same problem. (diyor satış görevlisi sırık abi) (demiyor ki twin ama extra long/large alacaksın)

– whereas in Turkey, even when people are short, they buy big, long beds, you know. 

– yeah, a friend of mine is from Cyprus…

– and?

– and she is short, too.

– ?

 

3. gün

Bugün, bu eyalette taksiyle var olduğumu, yaşadığımı, aslan kral olduğumu anladığım gündür. Niye kimse demedi; yavrucum sen metropol insanısın, yürüyenlerin arasından çıkma diye? Şans eseri çağırınca gelen taksi buldum: Mr. Taxi. Her güne bir taksi düşecek şekilde yolculuk edince Amerika’da ilginç insanlar tanıyabilirmişim meğer. Arabam yok diye üzülmeye değmez. İlk gün doğma büyüme Lexingtonlı havalı bir abi, cep numaram bu, burdan çağırın diyip cepten çağırınca şu anda çalışmıyorum dedi. İkinci gün sıcakta bekledim diye kıkır kıkır gülen abi, bölümümü öğrenince mezun olunca ne iş yapıyorsunuz diye sordu. Lexington’ın şehir planlaması çok kötüymüş, elinde olsa beni işe alacak 🙂 Yolu bilmediği için yön anlattım kendisine, çoğu kadının aksine yön duygum çok gelişkinmiş, iltifatta bulundu (!).  Üçüncü gün Libyalı bir abi, Adogan’ı çok seviyoruz dedi. Meğer başbakandan bahsediyormuş. Benim sevip sevmediğimi sordu. Bilmiyorum diyince üsteledi; çok dindar, ama diktatör değil, biz ailecek çok beğeniyoruz diye de ekledi.  Türkiye son 20 yılda çok gelişmiş. Diğer Arap ülkeleri gibi değilmiş. Türkiye “değişerek gelişmeye” ondan çok önce başladı tabii diyerek söze girdim. Dünya-sistemleri teorisine gelmiştik ki, ineceğim yere vardık. Konuya tam giremedim. Gel gör ki, abi beni kardeş ülkeden gelen bacı bilip eşyalarımı taşımama yardım etti. Bunu da dünya sistem teorisinde bir yere koymak lazım. Sonraki gün, taksicim Faslı bir abiydi; doktor olmasını isteyen kasap babasına karşı çıkıp Fransa’da fizik okumuş, sismoloji derecesi almış. Tam İsveç’e gidecekken Amerika’daki akrabası gel bir tatil yap, beğenmezsen dönersin, demiş. Sonra olan olmuş, ama buradaki eğitim sistemine alışamamış, hem Fransızca değil, hem de çok havalı. Abinin sözleriyle: 

– All I can say is I lost control.

Gecelere mi aktık demek istiyor?.. 

Derken öğretmenlik, fizik-fransızca dersi… buralarda öğretmenlik mesleğine saygı (gel de bizde gör o saygıyı sen) göremeyince taksiciliğe geçmiş. İçkili gençler geceleri “go to your home, you terrorist” tarzı özgür-düşüncelerini belirttikçe gece çalışmaktan da soğumuş. İftara kadar boş duracağına benim çağrıma cevap vermiş, ne de iyi etmiş. Nice to meet you too. Sonuç nedir onun için: I’m doing OK. En nihayetinde, Hintli öğrencilerin dediği gibi, eve sebze olarak dönmemiş. 

4. gün

Ağacın arkasına saklanıp bizi gözetleyen sincapların, gece kanatlarını şaklatıp ışık saçan uçan yaratıkların, tahtakurularının, tanımlanamayan değişik böcüklerin (daha sonra anladığım üzere aslında arı gibi bişi), ağır iğdemsi bir ağaç kokusunun (off o ne koku öyle!),  yağmurdan kalkan ahşap dış yüzeyde açılan aralıktan eve sızan sincapların (bunu sanki daha önce dedim), ısrarla yayaya yol veren arabaların, pahalı çayların ve sağanak başlayınca sokaktakileri ıslatmak için yarışmayan otobüs ve araçların olduğu bir yerdeyim.

Ayrıca: Özellikle gerilim filmlerinde rastlanan pırpır florasanlar, bir gidip bir gelen ışıklar, köşeyi dönünce karşınıza çıkan ve durduğu yerde kollarını kavuşturup, siz selam verince yüzünde tek bir kas bile oynamadan size öylece donuk bakan insan figürleri filmlere özgü değil.

 

-epilog-

Gün oldu, devran döndü sanırım.

 

kolaycı

Bireyin
devletle, devletliyle, devletin kollarıyla
– ayaklarıyla – göbeğiyle – şurasıyla burasıyla-
arasına mesafe koymasının,
n’apıyosun şekerim sen bana
diye bi sormasının
(soru sormak bazen mesafe koymaktır),
demetin parçası olarak kaybolmaya atlamadan önce
bi’ birey olarak çiçekleri koklamasının
faydaları üzerine bir film.
Kolaycı tetikçi kendine öfkesini erteleyecek tabii ki,
başkasını korkutacak,
aynasına sarılacak,
sonra zamansız itiraf ederek çıldıracak.

the conformist - devlet birey.png

The Conformist (1970) filminden bir kare