öfke

http://www.59saniye.com/kadikoyde-kilisenin-atese-verildigi-an/

Biraz huzur ve kafa izni yapmak üzere kenarlarda kıyılarda dolandığım günün akşamı eve gelince duyduğum haberin belgesi! Uzun yıllardır burada yaşayan birini burada yeni olan biriyle aynı ölçüde şaşırtabilen, farklı zamanları aynı düzeye indiren bir olay bu. Küçük olay ama yine de derinden gelen bir soru var.

Soru şu: Bir insan neden bir kapıyı molotofla patlatır ve bir bahçede “burayı fethettim” edasıyla dolaşır? Belki psikanalitik okumalardan beslenen şöyle bir cevap gelebilir: O kapının ardındakini arzuladığı için ve başkasına ait o bahçenin kendine ait olmadığını bilmekten dolayı ergence bir öfkeye kapıldığı için, büyümenin öfkesine kapıldığı için. Yüzeydeki söylem “dış mihrakları” veya “oyun edenleri” susturmak oluyor, ama bu arzu dolu öfkeye kıvrak olmayan zeka hareketleri eşlik edince bir şeyi “planlı” olarak iteklemektense duygusal bir hesaplaşma söz konusu demek oluyor… Bununla alakası fazla yok, ancak olayı duyunca ilgili belge ararken izlediklerim bana yıllar önce Odtü’deyken ortasında kaldığım bir sahneyi hatırlattı; bir yanda jandarma öte yanda göstericiler, ileride kütüphane kapısı ve yanlışlıkla bir an ortada kalan ben; çekilmezsem birinden birinin attıklarının önünde kalacağım diye düşünüyorum ama geçici felçli gibi bir hale de sahibim, bir şapşallık geliyor ve o sırada aklımdan “birbirlerine geçmeyi bu kadar mı istiyorlar acaba?” diye geçiyor.

Reklamlar

Endülüs’te Flo6x8, kriz İspanya’sında bankayı şarkılı-danslı basıyor, yıl 2013

Nevruz dolayısıyla İstanbul sokaklarında İran müziği konusunda geçen martta yapılmış bir haberin Türkçe altyazısını ararken kendimi İspanya’da buldum. Bir bakmışsın İran’dasın, bir bakmışsın İspanya’dasın, zaten aradaki yalnızca kategorik bir fark…  Flashmob tabir edilen bu eylem türünün sokakta dans etmekten, çalıp söylemekten bir farkı müziğe ve böylesi harekete ayrılmamış, kiralanmamış, “ait olmadığı”, müziğin, dansın beklenmediği bir mekanda, yeri ve şaşkınlığı / sürprizi hammadde olarak kullanması. Şimdilik üç sebepten anlamlı geldi bu eylem/gösteri: Birincisi,  Yomango (Alıyorum, hem de parasını ödemeden, o halde varım! hatta bakınız: Winona Ryder da kendilerini simgesel olarak desteklemiş idi.) üstüne yıllar önce okuduğumu (ve muhtemelen bir kenarda köşede yazdıklarımı) hatırlatması bakımından hoş bir örtüşme, yeniden karşılaşma. İkincisi, Ay! Banka! nidalarının, tarihimizin parçası, petrole aşıklar medeniyetinin bir kültür varlığı olan Aman Petrol Canım Petrol gibi bir şarkıyı hatırlatması ya da “banal, bozuk, yavan ya da bir nefeslik objelere türkü yakmak” ekolüne veya familyasına dahil olabilmesi. Elbette “Ay bankia canım bankia beni ne güzel sömürüyorsun yahu bizim bankamız, canımız!” demiyorlar; havalı kara güneş gözlüklerini takıp banka şubesindekilerin ağzını dokunmadan yamultabildiklerine göre demek ki göksel, tanrısal, ilahi, hiç de bu dünyadan olmayan bir iz taşıyorlar, demek ki banallikten (oeh yeter artık) gına geldiğini düşünüyorlar. Git bir çay koy lütfen canım ya, diyorlar… Neyse, üçüncü olarak, henüz geçen yüzyıldan kalmamış bir belge bulmanın sevinciyle, bu haberi BBC Türkçe sayfasında gördükten sonra diğer ortamlarda aratınca bulduklarım beni duygulandırıyor: Haber BBC Türkçe sayfasında kuşa çevrilerek geçerken, BBC Magazine’de uzun okuyucular bulacağı bilinerek uzun uzun flamenko, protesto ruhu ve kültürü (blues, rebetiko vb. ile de kader  ortağı), efendime söyliyeyim kriz nedir, nasıl yenir, diktatörler ne tür müzik sever, acı keder ıstırap konuları  (“If you explain your situation, your misery, you are talking about politics”) ve bu işlere bulaşan sanatların neden sansür manyağı edildikleri mevzubahis olmuş. Aşağıda Türkçe sayfadaki mini haber görülüyor:

BBC Türkçe haberi

Bu da Türkçe ve İspanyolca bilen okurlar için flashmob görseli:

Ancak konunun biraz daha derinlerine inince, aslında bu haberin daha da uzun bir belgeselin klibi görevi gördüğü anlaşılıyor: Kişisel neşe, toplumsal (h)içlenmeye (bkz. angst) karışırken bir doz flamenko. Ben de aramaya kaldığım yerden devam edeyim.

bir gün bir kadın ejderhasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir salona girer

İşbu yazı, bir sempozyumun hikayesidir.

akademik konferansçılık oyunu

Genç araştırmacıların çoğunlukla konu mankeni olduğu, kendi kendileriyle daha da kötüsü duvarlarla konuştukları, dertlerini dinleyen kitlenin perdeler ardına gizlendiği, boşluk-beyin-beden üçlemesinin güdüklüğe mahkum olduğu akademik konferansları sevmiyorum. Sevemiyorum. Eskiden faydasız, kendi adıma yanlış strateji, talihsizlik gibi değerlendirdiğim bu tarzı artık neredeyse “kötü niyet” olarak görüyorum, çünkü 6 ay sonra çorba mı köfte mi yiyeceğim, işim olup olmayacağı vb. belli değilken benden sadece mesela 350 dolarcık/eurocuk  katılım ücreti talep eden ya da akademik turizmi ayyuka çıkaran ortamların ya da bilime alerjisi olduğu için ilmi bir gömlek giyerek ahlaki bir boyutu yücelttiğini düşünen ama ahlakın gerektirdiği açıklık, merak ve anlayıştan bihaber takılan, hiçbir somut veya toplumsal derde dokunmadan sihirli formüller geliştirmenin peşinde ortamların, ya da rakamlarla konuşunca hormonları coşan ama nitel çalışma duyunca “hm evet yapmış bişiler çocuk, dinliyelim bari” konumu alan yerlerin, masaların, sandalyelerin hastası değilim, cık. Duyma eşiği daha zengin olan genç kulakların duydukları sesleri kenara itip yavaşlamış kulakların başarılarını alkışlamayı “günü kurtarma” bakımında çok akıllıca, “geleceği kurtarma” bakımından ise zavallı derecede saçma buluyorum. Sen, geceni gündüzünü birbirine katan ve sadece ufukta görebildiğin bir şeyi 15-20 dakikada anlatmaya çabalarken, geçen yıllardan kanka olmuş tecrübeli katılımcılar tuhaf bir samimiyete, hoşbeşe çoktan dalmış oluyor, “ya siz ne güzel konuşuyorsunuz söyleşiyorsunuz, acaba beni de aranıza almanız için ne yapmam gerekiyor” diye bakakalıyorsun, ortama tam ısınamamış taze nefesler olarak. Bazıları senin sunumuna şöyle bir göz attıktan sonra ya daha ilginç çünkü daha tanıdık, bildik kelime dağarcığı ve ortamdan oluşan (!) oturumları dinlemek üzere ortamından ayrılıyorlar, ya turistik bir akademinin örnekleri olmak üzere şehirde kültürlü gezilere geçmiş oluyorlar (yapma demiyorum, hobi olarak yine yap) ya da “krizi aşmak için kritik aşamalar” isimli çalışma grubunun toplantısında köşeye çekiliyor, zaten meşruiyeti açık apaçık bir toplamı sağlamakla meşgul oluyorlar. Yani bu tür toplantılar, bir oluşumun değil, tamam oldu’ların ilan edildiği sahne oluveriyor. Bulunduğun küçük akademide “çok önemli, çok anlamlı, çok ciddi, çok acayip, çok dehşetli, çok x” bir konu olduğuna seni inandırdıkları (safsın çocu’m) mesele, orada denizde kum oluyor; hayatın gerçekçi dibiyle karşılaşıyorsun. Bence bu gerçekçilikte sorun yok; esas fenalık, sen yeni karşına çıkan bu “dip” deneyimini sindirirken eften püften bir akademik tartışmanın kanat takıp azman azman gibi göklerde süzülmesi oluyor. Bu kanatlı azman fikirleri ve tezahürlerini gereğinden fazla ciddiye almamayı telkin eden ikincil doğamın da önerisine uyup böyle ortamlardan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ejderha veya Alan-Çalışmasının Dile Gelmesi

O sebepten, Avrupa’nın Anglo-Sakson adasında, küçük çaplı, yoğun ve kısa süreli, neredeyse butik bir sempozyumun ilanını görünce biraz panikledim, biraz duruldum, biraz düşündüm ve dedim ki:

İşte bu!

Gerçi görür görmez yaklaşık 5 kere acaba ben bu kriterlere uyuyor muyum diye sorguladım. Kıymetli ve tutkulu derecede güzel şeyler insanın kendine güvenini sorgulamasına sebep oluyor. 5. defanın sonunda emin oldum, burası bana göre. Araştırmamın ilk bulgularını burada paylaşabilirim. Geçen on yıl boyunca tekrarladığım bir hata aniden ortadan kalktı: Ortamın amacına uygun bir niyeti tutturmadan giden o şaşkın ördek yerine, “evet, öyle bir yer ki kafamda oluşan resmi sunarım, gerçekten merak edenler eleştirir, onların eleştirileri sayesinde makalem istediğim kıvama daha çabuk gelir” diye düşündüm, gayet pragmatik yaklaştığım bir havaya girdim. Benim gibi bir şaşkın için oldukça sıra dışı olan bu yeni kafa ile var gücümle duymak istediğim eleştiriye göre bir öz ve taslak metin çıkardım. Neden geldin, İstanbul’da sempozyum mu yoktu?! diye soracak olurlarsa cevaplar hazırladım, yola koyuldum.

Her kıymetli ve tutkulu girişim gibi bu da engellerden azade değildi. Bir kere sempozyumun İngiltere’de olması yüzünden 1 koyup 4 kaybettiğim (bkz.sterlin) bir konumdaydım. Gelişmiş dünya bir başka oluyor. Bu riski almaya karar verdim.

Ama çalışma ve organizasyon disiplini açısından 4 kaybedip 16 kazandıran bir durum hasıl oldu. Önce organizatörler dudak ısırtan bir dakiklikle cevap yazdı: gönderdiğiniz özet-metinlerini aldık, şimdi bunları ince ince inceleyeceğiz ve size çabucak cevap vereceğiz. Bir hafta içinde kabul cevabı geldi, biraz da katılım desteği geldi (!), ben tamam diyince ertesi gün nihai kabul ve davetiye mektubu geldi. Yer yön bilgisi de ikiletmeden elimize ulaştı (bkz. coğrafyacı olmanın güzellikleri).

El alem uçaktan çat diye inip vizesini bankodan cırt diye alıp gümrükten cort diye çıkarken ben ayrıcalıklı Avrupa-dışı konumum dolayısıyla vize almak için işe koyuldum. Benim vize almak için harcadığım sürede iki köşe yazısı, bir sınav ve 4 davet için masa hazırlanırdı, ayrıca bir de dil öğrenirdim. Vize işlemlerini kolaylaştırmak için yardımını aldığım ofis: “Madem A.B.D.’de okulunuz, neden Türkiye’den vizeye başvuruyorsunuz?” diye sorduğunda kalbim kırıldı: Have you heard of site/fieldwork off-residence? (Bu noktada geçen eylülde tabii ki bir mantıcıda tesadüf ettiğim beyaz ayakkabılı iş adamı/emlakçı abinin sözlerini anmak istiyorum:

Hm… Demek sosyologsunuz. İlginç… Benim tanıdığım bütün sosyologlar evden dışarı çıkmıyor. Siz niye bu kadar geziyorsunuz?

Çünkü ben yayan bir sosyologum. Üstelik bilginin evden uzakta bulunanına da değer veriyorum. Rica ederim. Ayrıca coğrafyacı da olduğumu söyleseydim işin içinden çıkamazdık, bu sebeple de kendimi ayrıca kutluyorum.)

Vizenin çıkmasını beklerken bir yandan da elimde anekdot usulü yazdığım için nasıl toplayacağımı bilemediğim bazı notlar vardı (sorun no.1). Kullandığım kaynaklardan birine ayrıntılı bakınca yine yazarına (ve tabii ki berrak aklına) aşık olmam sonucu (sorun no.2) daha da yavaşlıyordum (aman yarabbi neler demiş böyle). Ayrıca zaman daralıyor (sorun no.3), hiçbir zaman çok tatlı geçinemediğim zamanı -ya çok yavaş geçiyor ya çok hızlı- makale yerine başka işlere kayarak atlatıyordum. Seyahatim açısından en sevindiğim nokta trene binecek olmamdı; hatta İngiltere yolcusu kalmasın diye evdekilere haber verince annem beni şaşırtan bir çeviklikle, hm çok güzel, trenle gidersin, biz baktık internetten, gibi bir şeyler dedi! Yola çıkmak üzereyken sunum teknik bir işe dönüştü: Şu kadar dakikada şu kadar kelime… bu hızda konuşursam bu kadar sayfa… bu fontla yazarsam daha okunaklı… görseller şu kadardan fazla olmamalı… endişeye meyilli birey olarak üzerimde şu renkte bir şeyler bulunmalı… şu kadar saat uyunmalı… gibi teknik ayrıntıları gözetmek işimi kolaylaştırırken, kimler konuşmacıymış? ne, o da mı konuşmacıymış? saçmalar mıyım acaba? diyerek endişelenmeseydim (sorun no.4) iyiydi, ama işte endişesiz bir macera düşünülebilemez. Arada notlarıma bakıp, yahu sanki benim tezime fayda olsun diye düzenlemişler bu sempozyumu, diye içimden geçirdim ve rahatladım, bütün taşlar tak tık tuk yerine oturuyordu.

Elektrik veya 3’ün 5’in hesabı

Anglo-Sakson dünyaya giriş vizesi almak için bazen yüklü yatırım yapmak zorunda olmamızın dışında ülkemizin bizi ayrıcalıklı kılan başka özellikleri de var: İki kıtaya yayılan (kıtalar birbirlerine hep dudak bükse de ısrarla devam), üç tarafı denizlerle çevrili (savaşmış bombaymış enerji kaynaklarıymış denizin bittiği yerde neler oluyormuş onları geç), dört mevsimin yaşandığı ama niyeyse o mevsimleri geçirenlerin nasıl geçindiğini umursamayan insanlarla, beş kardeşin beşinin bir olmadığı (anneanne sözü) ama tek vücut olmanın her türlü pazarlandığı güzide bir kara parçasında yaşamamızın yanı sıra: () engin yemek kültürümüz (Turkish breakfast heleloy! Kim hazırlıyor onca ballı böreği ayol?) tarihi mirasımız, () hem üstüne beton attığımız hem de albenili bulup satmayı arzuladığımız doğa dokumuz, () deli gibi güçlüklere göğüs geren ve fakat narincik olup korunmaya kollanmaya muhtaç olduğu söylenen kadınımız (hepimizin kadını değildir umarım, bir tuhaf oluyor o durum), () ayreten yokluklara, dağlara, zorluklara dayanıp düze çıkma azmimiz, () dünyanın bizi (bkz. toprak parçasıyla özdeşleşen insan toplulukları) çökertmek için dansa kaldırdığını sandığımız güvensiz egomuz (şaşırtıcı değil mi?) ve en nihayetinde de () doğal enerji kaynakları dağıtma, kullanma vb. her türlü uğraşma biçimimizin illa ki fiyasko olması (bkz. biofuel ne ki la? diye soran insanın ülkesi versus çöpten enerji üreten, nükleer santrallerini uykuya yatıran ülkeler).

Sonuncu “kaynaklar” meselesini bu şekilde ifade ediyorum, şaşırtıcı bir şekilde, kişisel olduğunu sandığım bir enerji kaynağı probleminin aniden memleket sathına sıçraması sebebiyle böyle ediyorum. Keyfimden değil yani.

Sunum endişemi uykusuz kalarak ve teknik ayrıntıları (3’ün 5’in hesabını yaparak) kontrol altına alarak çözdüğümü sanırken şöyle bir şeyler oldu: Yola çıkmadan önceki gün, yurt dışında elektrikli alet kullanabilmek için gereken seyahat adaptörümü kaybettiğimi fark ettim (belki hiç yoktu yanımda). Seni yurt dışındayken nasıl arayacağız!?! diye panik dalgası yaratan validem ve peder beyciğim sağolsun, yahu ne var, internet var, Skype var diye onları sakinleştireyim derken bu basit ayrıntıyı unutmuşum. Karaköy altgeçit çarşısında iyi niyetli bir satıcı, “bu karmaşık olan yirmmiibeşş lirra, bu diğeri beşş lirra. Neden daha fazla ödeyesin?” diyerek akıl (!) verdi. Uykusuz olduğum için bu aklı yuttum. Esas iş görecek evrensel adaptöre uzun uzun bakıp, evet ya niye daha fazla ödeyeyim madem 5 liraya da var, diyerek 3’ün 5’in hesabını yaptım ve diğer uyduruk adaptörü aldım ve bunun farkına ancak İngiltere’ye giriş yapınca vardım! (bkz. uykusuzluk kötülüklerin en kötüsüdür; iyi bir şey olsa kediler de denerdi.)

Adaptör alışverişinden çıkıp ofise uğradım, metin üzerinde uğraşırken bilgisayarımın şarjı bitiyor, önceki geceden beri temassızlık yapan şarj aleti canımı sıkıyordu. Temas etsin diye kurcalarken adaptör kablosu alev aldı. Aaa yanıyor!, diyerek son dakikada mum alevinin fener alayına dönmesini önlemiş oldum. O esnada bilgisayarımın pili %3 doluydu. Akşam saatinde, son dakikada, ekstra adaptör/kablo nerede bulurum derken çok klas bir hareketle ofisten ödünç kablo buldum. Eve gittiğimde yeni adaptörü benimsemeye çalışan bilgisayarın çıkardığı cızırtılar sayesinde korkudan bütün gece dosya yedekledim, kendime fason adaptör edindiğim için küfrettim. O sırada ya bu da şarj etmezse diye 5 ayrı bellekte sunum kaydettim. Zaten Windows’un bitmek bilmeyen güncellemeleri yüzünden bilgisayara kıldım, bu kablo vakası yüzünden iyice soğudum (bunların erken dönem ani voltaj değişikliklerinden kaynaklanabileceği ancak ertesi hafta tüm yurtta von Zürcher’i bile şaşırtacak elektrik kesintisi olduktan sonra aklıma gelebildi).

Ertesi gün havaalanında “portakal suyu içeyim, vitamin alayım” derdine düşüp, kitapçıya şöyle bir göz atarak “acaba yedek bir bilgisayar şarj aleti sorsam mı” kısmını atladım (bu kafa benim değil başkasının olmalı.) ama sorsam da muhtemelen benim elmalı olmayan bilgisayarıma uygun bir şeyler bulamayacaktım. Birleşik Krallık’a adım atıp tren yolculuğuma geçene dek, yedek adaptör sormak/almak aklıma gelmedi, çünkü zaten acelem vardı, gece bastırmadan otele varmak, dinlenmek istiyordum (bu neyin kafası, ben bu yedeksiz insan olamam). Trende yanımdaki yolcu telefonunu şarj ederken kafama dank etti: Bu priz, benim adaptörüme hiç benzemiyor…

Aferin benim şaşkın kafam. Hayatta ilk kez yapmadığı işlere halen amatörce yaklaşmaya hasta tipler vardır ya. İşte o ben. Kolumun altında anlatılmak, ortalığı ısıtmak için bekleyen bir ejderhacık var ve ben onu parlatmak için gereken elektrikten yoksun kalacağım, çünkü beraberimdeki hiçbir elektronik alet çalışmayacak. Trenle sunum yapacağım Güney Galler şehrine vardığımda gecenin 9’uydu ve yedek planlar peşindeydim: (1) seyahat adaptörü alabileceğim elektronik mağaza sor, ama kapalıdır; (2) o zaman bu tür şeylerin satıldığı bir her-şey-mağazasına sor;  ama sorduk, onlarda yok; (3) o zaman ertesi sabah Apple Store bulup bari tabletimi şarj etsem, onda geri kalanına hazırlansam… ama pazar günü her yer kapalı olabilir; (4) o zaman internet kafe bul, bari orada çalış; (5) internet kafe yoksa? acaba organizatörlerden yedek bilgisayar mı sorsam? ama yo, olmaz, ayıp, elimde yazarım metnin kalanını; sezgisel olarak kaç dakika sürer, bulurum; (6) sunuma ekleyeceğim ses dosyaları? (7) onları da sonra makaleye koyarsın, geçmiş olsun.

Trenden otele yürüdüğüm yol boyunca seçenekleri düşündüm, elbette hepsi birbirinden ezik seçeneklerdi ve onların ezik efendisi de bendim, ama ne olursa olsun bu işi tamamlardım falan filan. Ah, nasıl bir özgüven. Bu özgüven olmasa şuradan şuraya gidemeyeceğim. Ayrıca şunları da düşündüm: (1) Tren istasyonundaki polis memuru neden “o iPad’i çantana sok lütfen, ortada tutma” dedi? (2) Ben ne ara bu kadar şaşkın oldum?

Otel resepsiyonisti kadının gece 10’da elinin altındaki çekmeceyi çekip içinden evrensel bir şarj adaptörü çıkardığı ve “bunu mu soruyorsun?” dediği ışıklar parladı, gündüz oldu, o an dünyanın en mutlu insanı ben oldum ve bunu resepsiyoniste borçluydum. Gerçekten. Neşeli bir ejderhadan ibarettim artık. Ta ki bendeki fiş adaptöre tam yerleşmediği için bilgisayarda çalıştığım süre boyunca tek elimle şarj aletini adaptöre itip durana kadar… ve adaptör ikide bir bendeki kabloyu tık diye geri atıp durdu. Ama buna da şükür. Ertesi gün (bir pazar günü) sempozyumda son dakika plan değişikliği ile benim sunum yaptığım günün değişmesi bile moralimi yeterince bozmadı. Şehrin simgesi/bayrağının teması dili dışarıda bir ejderhaydı, ben de onun kadar heyecanlı, enerjiktim ve azimliydim, sorun yoktu.

Beklenmedik ama istenen bir şey

Sempozyumun bittiği gün bir arkadaşımdan mesaj aldım: Türkiye’de elektrikler toptan ve perakende gitmiş, Adliye’de olaylar olmuş, işler karışmış. Alt tarafı birkaç gün yokum, yine neler karıştırıyorlar? (Evi çocuklara terk eden annenin modu, ev resmen parti evi olmuş ama ben anne değilim!) Oysa sempozyum ne güzeldi. Coğrafyayı koyun-pamuk-fön rüzgarları-meridyenler-düzgün çizilemeyen haritalara endeksleyen ortaokul coğrafya dersine inat, hatta sayısal ve her şeyin/her kişinin hesabını yapan bir mekanbilime endeksleyen bir coğrafya anlayışına inat, bu sempozyumda olağan ve olağandışı karşılaşmalardan, uyum mekanlarından, estetikten, hayvanların coğrafyasından, fotoğraftan, sanattan, bellekten, gelecekten, yerüstünden, yeraltından ve “ben”in karşısına çıkan ama ben olmayan şeylerden bahsediyorlardı. Akademik makalelerin yanında performansların yer aldığı sunumlar oldu. Sanatçılarla, biyologlarla, mühendislerle, tarihçilerle, antropologlarla doluydu odalar. Ama yer, bir coğrafya bölümüydü. Ana konuşmaların yapıldığı salonun girintili çıkıntılı, süslü duvarları, heykelleri ve tavanları bir odada değil bir canlının içindeymişiz gibiydi. Hatta klasikleri temsilen togalı oturan üç heykel-adamın bacaklarını oturduğumuz yerden röntgenleyebilmemiz, bence İngiliz espri anlayışına dair ipucu bile verebilirdi -ben aldım şahsen, alamayanlar düşünsün. Fuar tadında, ortada kartların uçtuğu ve hangi sunumu dinleyeceğimizi şaşırdığımız, paniklere düştüğümüz konferansların aksine burada seçenekler sayılı, yemekler güzel, konular ve uzmanlıklar çeşitliydi. Tema ise basit: karşılaşmalar ve uyumlulaşmalar. İçerisi ve dışarısı ve hatta daha fazlası: Araya girenlerin, arada kalanların, aradan geçenlerin duyuşsal varlıkları.

2015’e çok uygun bir tema.

*

köprünün üstü

Cuma.

Galata Köprüsü’nde balık tutan bir adamla oradan geçen iki ergen arasındaki kavga bana doğru “yürüdü”. Adam, boğazına sarıldığı ergenler ve araya girenler hep beraber coştu. Onlar kendilerinden geçmiş halde tepişirken bir an beni de kavgaya katabileceklerini çaktım. Yani öyle olmaması için hiçbir sebep göremedim. Hızlı bir tekme-tokat sırasında beni ya yola itmeleri ya oyuna katmaları ya da yol kenarında park etmiş otobüse yapıştırmaları gibi fantastik olasılıklar vardı. Bu olasılıklar ışığında köprü üstünde açık açık koşmaya başladım. Koşarken de bir yandan, bu öfkeyi, insanların ne biçim öfkeli olduğunu yazmazsam ne olayım, diye sayıkladım.

Şehir insanı sağlıklı kılıyor kuzum.

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.

muhteris ile gölgesi

Az sonra burada siz sanatseverlerle paylaşacağım film izlenimi, geçen haftasonu yine sinemada izlediğim bir filmden kaynaklanıyor. Sinema salonunun aksiyonu yine yerindeydi (daha fazla bilgi için ara:İstanbul Modern). Galiba ben bu tarz ufak tefek olaylı ortamları çekiyorum. Filmin ilk birkaç dakikasını salonda ışıklar açık izledik, salon da beklediğimizden daha sıcak bir ortam oldu. Derken salondan sesler yükseldi, halk (kalın l ile)  film oynatıcıyı (bunun bir ismi olmalı) uyarıyor, öflüyordu. O sırada önlerden kafa derisi parlayan (ışık yanıyor ya, ondan) bir adam kalktı, kapıya yürüdü ve dışarıyı uyardı. Salondan sesler, klimayı da söyle! diye ünlüyordu. Yerine geri dönerken salonda bir alkış koptu. Arkadaşım, galiba o Birol Güven, dedi. Ben de, o kim?, dedim. Uzun süre televizyon dizisi izlemeyince sektörden kopuyor insan haliyle. Daha sonra film baştan başladı ve böylece filmin başını çok iyi biçimde öğrendik; artık muhteris biri ile onun gölgesi olmaya çalışan tutkulu birini görünce şıp diye tanımam lazım.

Neyse. Acımasız film hatıratına doğru şöyle buyrun:

Ün, şan peşinde ve bunlar yoluyla sağlanan iktidarı gereğinden fazla ciddiye alan tutkulu kahramanımız Küçük Adnan, bir gün okulda tek başına temrin ederken hayallerini süsleyen Kel Mahmut ile karşılaşır. Kel Mahmut hin bir konservatuvar hocasıdır, hatta bir hindistan cevizi gibidir, dışı sert ve içi yumuşaktır, ancak bu yumuşaklık huya değil derinlerdeki egosunun zayıflığına ve doymazlığına gitmiştir. Yerli Kel Mahmut’tan farkı saygısız, cinsiyetçi, ağzıbozuk, mobbing’in ustası ve yeteneğin hastası olmasıdır; takıntılı bir kişiliği vardır, yaratmanın ve sanatla uğraşanların dünyayla kurduğu ilişkiselliği düşünmek yerine küfretmekte, öğrencisini aşağılamakta ve sözle ve elle tartaklamaktadır. Kaldı ki Örümcek Adam filmlerindeki fevkalade kötü adamlardan biri gibidir; aslında zavallı bir antagonisttir.

Şansı yaver giden kahramanımız Güdük Adnan, pardon, Küçük Adnan ile antagonisti Kel Mahmut arasındaki muhabbet ilerler. Adnan sanatında ilerleme kaydetmek istemektedir; bir gün Amerika’da sadece New York’ta bulunan İMÇ’de imzaları atıp üne kavuşmanın derdindedir. Ünlü müzisyenleri dinleyip bedenlerine ve ruhlarına nasıl işkence ettiklerini düşünmektedir; çünkü büyük müzisyenler büyük acılar, kabalıklar, yoksayılmalar ve fedakarlıklara dayanarak oldukları kişi olmuşlardır. Kendisi de benzer şekilde elinden kan çıkana dek davulun derisini inletmektedir; belki de hız bateride her şeydir; belki de değildir. Sonuçta kedilerin duyabildiği ve insanların duyamadığı hızda ilerleyen bazı olaylar da var, insan tam bilemiyor… Elbette, Küçük Adnan sanatsal yaratıcılık kişinin kendini zehirleyen, ezen, yoran ve zora koşan dev gibi antagonistlerle başa çıkıp onların zehrinden kurtulduktan sonrasında gelebilir diye pek düşünmemektedir; nasıl ki çocuk doğururken çıkan bağırtı doğumla gelen aşkınlık hissini tam olarak yansıtmıyorsa bu sanat sepet işi de biraz böyle olabilir, ama nerdeeee… Zaten bu toyluğu filmin ilerleyen dakikalarında artistik patinaj (bkz. bağırtı) yapmasına  sebep olacaktır. Ama nihayetinde Adnan iyi niyetlidir. Sanatı için sevdiği kızı bile çöpe atar, gözünü bir şeyler bürür ve böyle mutludur, onay almak, Kel Mahmut tarafından görülmek, sevilmek, sayılmak, değer bulmak istemektedir. Tekrarlayalım, konunun bir ekip işi olmasını pek takmamaktadır; usta-çırak ya da efendi-köle ilişkisi onu yeterince tatmin etmektedir.

Kel Mahmut’a gelince, yetenek avcısı olduğunu ve yeteneği bir yaşam teknolojisi olarak gördüğünü tekrarlamaya gerek var; çünkü kendisi biraz mal. Bir ekip olarak müzik yapanları yönetiyor, ama grup içinde acımasız rekabete, yer kapmaya, göz oymaya inanıyor ve adeta en iyiler hayatta kalır diyor, hatayı kaldıramayacak kadar kaprisli bir ağa gibi duruyor, müzik okulundaki bir kız öğrencinin orada olması ile güzelliği arasındaki bağı sorguluyor  (ayyy sistem eleştirisine gel), yeteneği olgunlaştırmak ve görünür kılmak için onu tehlikeye atmak gerektiğine yürekten inanıyor, üstelik bir de duygusal ve cool (hem de kel). Sanırsın basketbol koçu. Zaten film de müzikle alakalı olmaktan epeyce uzaklaştı. Filmin heyecanlarına çabuk tepkiler veren salon halkı da sanırım artık bunun farkındaydı; olay bildiğin yapabilirsin Rocky oldu mu olmadı mı, sorarım!

Dönelim Adnan’ın iyi niyetine. Önemli bir performans öncesi artistik patinajı ve bir çuval inciri berbat etmesinin ardından, müzikten firar ediyor. Önce baterisiyle arasına mesafe koyan, “sıradan” bir insan gibi hayatını devam ettirmeye çalışırmış gibi yapan Adnan, Kel Mahmut’a da ayarın büyüğünü veriyor. Ancak bir gece barda Kel Mahmut’a rastlayıp yetenek ve acı üstüne kısa bir hasbıhalin ardından kuzuya dönüyor ve hemen Kurt Mahmut’un oyununa geliyor. Muhtemelen acısını hatırlıyor, bu da yeteneğininin peşinden koş ki yine aynı güzel acıyı çekebilesin diye sinyaller yolluyor beyin içi. Cool ve mal olduğu kadar patolojik bir düzenbaz da olan Kel Mahmut kahramanımızı ters köşeye yatırıyor, serim kısmında kısa bir düşüş ve seyircide üzgün suratın ardından: kusursuz sanatsal performansın ayyuka çıkmasıyla film sona eriyor. Ne güzel oldu, değil mi? Çünkü öyle kusursuz sanatsal performans diye bir şey var, değil mi?

Müzikten, bateriden, cazdan, sanat eserinde fevkaladelikten çok şey anlamayan amatör bakışımla elbette ancak bu kadar uzağa gidebiliyorum. Filmden coşku içinde çıkan nice cazsever ve bateriseverlerin olumlu yaklaşımını da düşünürsek, söz konusu Kel Mahmut’a duyduğum gıcık beni böyle çizmeye itmiş olmalı. Yaratıcı mücadele ve büyüklük böyle bir şey mi olmalı, yoksa bu -kendimizi küçük ya da büyük hissettiren müziğin çalanla değil bizimle ilgisi olması sebebiyle- tamamen ayrı bir konu mu diye sorar dururum, şu çarşı içindeki müzik okulunun önünden yürür giderken.

Yer kavgası

Kahve Adası


(İstanbul Modern, sinemanın sınırları konusunda bir çarpıyla bizi uyarıyor.)

İşbu bölüm bir adaya nasıl düştüğümüzün ve o adanın aslında bir köprü görevi gördüğünün özetidir.

Eczanelerin hastane dibine toplanıp dertlere derman olması (ve nasılsa aynı şeyleri satabilmesi) gibi kafelerin de sokaklara doluşup İstanbul Modern’e yolu düşenlerle organik bir bağ kurduğunu bugün çözdüm (aferin). Bu basit ilişkiyi daha önce bugünkü kadar netlikle göremediğime göre bir düşte yaşıyormuşum, yıllarımı boşa geçirmişim (toplumsal ekolojinin kanıma karıştığı nokta). Metruktan mutenaya kafe gıda takviyesi için, sinemadan-sergiden-kültürden önce/sonra silme kafelerden oluşan bir sokak seçiniz, oturunuz, başka işyerlerinin neredeyse görünmez olduğu ortamın tadını çıkarınız…Neşe, sevinç, kahve ve en az on yaş gençleşme…

Karaköy sahilden İstanbul Modern’e sinema aşkına beraber yürüdüğüm arkadaşım, böyle bir sokağı keşfedince mutlu bir şok yaşadı.
– ben burayı nasıl görmedim yaaa! Çok güzeeeel. Nasıl arada kalmış acaba?
– çokoşortammış gerçekten. Buradan kahveyi almadan sanata gitmeyelim bak.
– yalnız bu kebapçı niye boş? Üzüldüm bak, buranın iş yapmamasına. Hemen diplerinde halbuki.
– şekerim, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmıyor, bilir misin…?

…dedim, ama dememle birlikte tepetaklak oldum, hemen o kibar ama sıkışık kafelerin bitişinde görece tenha duran ama geniş bir yer kaplayan nargile kafe tarafından. Hem de İstanbul Modern’in dibinde. Adeta diyor ki:

ne kadar kahveye kaçarsan kaç, hedefindeki sanata ulaşmak için nargileden geçecek yolun.

Sanat, hedef olmamalı, yolun kendisi olmalı, işte, boşuna demiyorlar. Sonra kahveci ceylanların içinde cennette sanırken kendini, nargile timsahına yem olursun.

Cadaloz ve Sinema

İşbu bölüm, kahveci ceylanların bazılarının aslında nasıl kaplana dönüşebildiğinin özetidir.

Film izleme sektöründe, çantayı koyup çişe gitmek diye bir temayül vardır; temayüller candır, hayat kurtarır. Bazen çantayı koymak, herkesten önce geldiğiniz anlamına gelir, bazen de kendinize ait bir yer çizdiğiniz anlamına gelir, bazen de gelmez. Bu sınırlar hep oynaktır. Biz de sinema salonuna girip yer beğenme aşamasında, arkadaşımla 0.346 saniye süren oraya mı otursak buraya mı otursak diyaloguna başlarken (cidden kısa sürdü) bu hayali yerimizi kıvrak ve aceleci bir abiye kaptırdık. Neyse, zaten ortaya oturacaktık. Abinin totosunun koltuğu nasıl kıvrakça yakaladığını görseydiniz, siz de hayran kalırdınız. Sanırdınız ki abi oturur oturmaz film başlayacak. Bu meselelerde gerçekten çok cevvaliz.

Ancak bir sorun vardı. Çantasını ve montunu bırakıp film başlamadan dışarı koşup gelen birilerinin yerine başka birileri oturmuştu, montları da yana koymuştu (galiba), işte o montların sahibi de elinde kahveyle gelip ama burası benim yerim çıkışını yapınca, ortalık karıştı. Ancak yeterince kahve içilmemiş olsa gerek, saloncak durumu algılamakta zorlandık, film gerçekten başlayana dek kavga da başlamadı! Tam olarak ne döndüğünü önden görmek mümkün değildi ama şöyle bir kıvılcım çaktı: Yer tutmak yok; yer tutmadım sizinle girdim, kahve aldım geldim; yer tutmayın ya, bana ne; ama siz neden montlarımızı alıp başka yere atıyorsunuz!; tamam tamam cevap verme.

Düşük yoğunluklu atarlanma, film sahiden başlayınca filmden rol çalmaya başladı. Kim kimin yerini almış, şu an bile bilmemekle beraber, ağızlar bozuldu, diller çatallandı, atarlar fezaya uçuşa geçti. Başka koltuklardan insanların da söze karışmasıyla, hatta yer kavgasına tutuşanlardan bazılarının da diğer koltuklara cevap vermesiyle olay adeta neşeli bir hal aldı:

Saldırgan olmayın!

Sen nasıl konuşuyorsun, karşında bir kadın var?!… Benimle böyle konuşuyorsun, bari o yanındaki kadınla sakın böyle konuşma olur mu?

(Bunun duygusal bir abla olduğunu tahmin ediyorum)

Kes! Medeniyetsiz!

Pis liberal!

Ahlaksız adam! Senin gideceğin yer Beyoğlu sinemalarıdır. Git, oraya yakışır bu tavır!?

(burada galiba ait olduğun yere dön demeye çalışıyor şair)

O sırada filmin ilk sahnelerinden birinde bir adam salını gölde çekiyordu ve yer kavgasına karışanlardan ikisi salonu terk etmeye karar verdiler:

sizin salonunuza kalmadık tamam mı!?

Dışarıda da devam eden bağrışmalar yüzünden yanımdaki arkadaşıma dönüp bence geri gelecekler, demişim. Artık şiddeti nasıl normal gören bir ortamlardan ortam beğeniyorsam…

Filmi baştan başlatabilir miyiz ya?

Tamam tamam artık susun.

Filmin özeti: harbi gerçeklik, sanal gerçekliğin canına okuyunca

Filmi tabii ki baştan başlatmadılar. Yer kavgasına tutuşanlar filmin canına okumakla yetindiler; o halde aslında film izlemeye, filme ve hatta izleyenlere saygı duyguklarını söyleyemeyiz; dertleri yerdi, çünkü yerimiz dardı; diktatör gibi her birimize numara verilmedikçe biz hep yer kavgasına tutuşacaktık.

Ceylan gibi sekerek geldiğimiz sinema salonunda şiddete tanık olmuş çocuk gibi hissettim; anne ve baba kavga eder, anne: sen benim telefonumu nasıl karıştırırsın der, baba evi terk eder, olan da çocuğun film zevkine olur. Tebrikler. Bu konuda acımı derinleştiren ve huzurumu kaçıran kilit nokta, filmde olayın, sakin bir kadrajda, su üstünde başlayıp filmin de esas derdinin yer kavgası üzerine olmasıydı; ve girizgahı bir yer kavgası ile berbat ettiniz. Sanal gerçeklik ile harbi gerçekliğin birbirine geçmesi demek böyle oluyor.

Sinema salonu ne kadar gürültülüydü ise, film o kadar sessizdi. Tekillik ve sessizlik manzarası olarak sunulan ilk sahneler, meğerse kavgadan, gürültüden, pataküteden kaçmak için organik, döngüsü dengesi yerinde bir ortam yaratmak içindi. Huzur diye yansıyan sahneler aslında kendine ait bir oda, özel alan yaratmak ve korumak içindi. Yani huzur yalandı. Bu ortamda gecekondu kurar gibi bir mini medeniyet kuruyordu filmin esas dedesi. Fazla konuşmaya gerek yoktu; çünkü bizbizeyken fazla konuşmaya gerek yoktu; başkasıyla konuşmaya gerek vardı; yabancılık çektiğimiz zamanda ve yerde konuşmaya gerek doğuyordu; tıpkı kedilerin insanlara başka nağmeyle, yan sokağın afacan hırsız kedisine başka nağmeyle miyavlamaları gibi. (Ben bu noktada yeryüzünü biraz terk edip daldım gittim; eskiden sinemada animasyon seyretmek için özellikle öğlen seansını yakaladığım, böylece çocukların çizgi filmlere verdikleri tepkiyi gördüğüm ve ruhumu şenlendirdiğim zamanları hatırladım… Sonra yakın çevremde çok konuşan, ama hakikaten çok konuşan bazı insanların neden hiç susmadıklarını düşündüm, neden hep ünlemek zorunda hissettiklerini ve neden eş-dostun onların iyi hatipler olduğunu düşündüğüne takıldım; belki de onlar aramızda en yabancı hissedenlerdir..midir… Derken filmin seyri değişti; adanın sınırları yamulmaya başladı.)

Adaya, yani filme pataküte 50.dakikada silah sesinin duyulmasıyla geldi. 60. dakikada adaya silah getirdiler. Arada bir silahla oynayan çocuk-adamlar “isminiz nedir güzel bayan? gelsenize buraya” diyerek adanın çilli prensesine sırnaştılar. (Bu sırada, filmi beraber izlediğim arkadaşım, bunu güçlü ile güzel arasındaki çatışmanın bir başka görüntüsü olarak yorumladı. Adeta her şeye gücünü basan güçlünün güzel tarafından baskına uğraması, yenilmesi, fondü kıvamına gelmesi gibi. Kendisine katılmıyorum; sarkıntılık her türlü sarkıntılıktır, romantiği-kibarı-yumuşağı olmaz. Ben çok güçlüyüm ancak gücüm güzele yetmedi demek ben bir ayıyım demek de olabilir. Nokta.)

Ada diyorduk… Ada olunca, Robinson’u, Cuma’sı da eksik olmaz tabi. Her adanın bir Robinson’u olur. Ancak, birden fazla Cuma olması için bütün Cumaların kendini Robinson sanması ve “ben ayrımcılığa uğramıyorum, çünkü ben düzgün, şahane, fevkalade olanım, efendi gibi duranım” demesi gerekebilir. Bizim filmdeki söz konusu adaya da Robinson geldi, işleri karıştırdı. Ancak, bilmedikleri bir şey vardı -ve bizim de o an gelinceye kadar düşünmediğimiz-: ada yaşayan, dönüşen, nefes alan bir mekandı.