…toprağından beslenen?

Denk geldikçe buraya İstanbul’da gündelik hayatın ritminin nasıl kaydığını, saptığını, döndüğünü, yer değiştirdiğini belgeleyen linkleri topluyorum, elimden geldiğince. Bazen kuşlar, bazen boğalar, bazen kafalar, bazen insanlar, bazen deniz canlıları, bazen de makinalar, bazen kitaplar denk geliyor. Bu vidyoyu da iki sene öncesinden Taksim seslerini hatırlattığı için koyuyorum. Yeniden izlerken aklıma geldi; neden belli zamanlarda insanlar müziğe ve dansa dayanır böyle ortamlarda; ve oysa neden belli diğer zamanlarda bir şangırt ve detone çığlık tercih sebebidir? Bazen neden çizerler; tek başına bir çizgi çekmek için gereken sükunete ve şiddetsizliğe sahiptirler; tefekkürü sakin ve bireysel düzeyde kontrollü tutmak için mi çaba gösterirler? Bazen neden şakırlar, söylerler, hitap ederler; tefekkürün artık topluca, çok sayıda bir başkasıyla etkileşimli söylenmesi gerektiği zaman mı gelir? Bazen topluca şiddeti tefekkür edip, maalesef şiddet uzun süre elde durmayacak bir ateş topu gibi olduğundan tefekkür kısmı hep kısa sürüp atlama kısmına geçerler; şiddet için etkileşirler? (Etkileşim sözüne ısrarla olumlu bir değer yapıştırmak isterken, bu durum ne acı ama.)

Neyse, elimdeki kısaları yükleyene denk başkalarının belgelediği uzunları ve ortaları burada tutmanın uzun vadede faydası olur sanırım. Tematik ve tek bir amaca yönelik değil de, mekan odaklı olsun… Yani… aslında kafama takılan, iki yaz önce temel gereksinimleri hava, su, temiz, ucuz ve yaşanır zemin gibi haklar olarak yeniden tanımlayanları -bazen kuramcıların inalienable rights dediği, insan onuru için gerekli şartları – idareten tutanları değil dert edinenleri şimdilerde alandan topladığım notlarda yine görüyorum. Tabii ki insan onuru için gerekli şartlarla idare edenleri de görüyorum; onların seslerindeki başka bir duygu (ama ne?) Tema:doğa versus fıtrat gibi bir şey adeta; ama bunların ses ve müzikle alakasını anlatırken çok iyi kuramıyorum; ama ikna edici olmak adına başka bir ortamda yazmanın zamanı geldi. Sakin sakin yazmanın. Panik eşiği -benimki gibi- çok düşük olanlar için hatırlatma: yazı bazen kendini doğuruyor, sakin sakin.

Reklamlar

Adeta Bulgaristan-Sultanahmet-Şincan Hassas Koşusu

İki yıl önce anlattığım ‘Avrupa’ temalı dersini alan Uzak Asyalı bir öğrencim vardı. O sınıfta talihim bu öğrencinin dersi ilgili dinleyenlerden (5/30) biri olması, talihsizliğim ise öğrencinin aksanını istediğim kadar iyi anlayamamamdı. Ya göçmen Türk işçiler ve ayrımcılık ya da Bulgaristan’daki azınlık Türkleri ve yerinden edilme bahsine geldiğimizde ders bitişinde yaklaşıp kendini tanıttı, dersi ilgi çekici bulduğunu filan söyledi; Türk olduğumu başta anlamamış – öğrenci ilk derse gelmeyince böyle boşluklar oluyor- o günkü notlar arasında bu ayrıntıyı da tekrar geçtim herhalde. Dersten sonra, ummadığım bir anda 10 dakika kadar hayatından özetler ve Amerika’ya geliş macerasını anlattı(rdım) çünkü, o güne dek Çinli sandığım öğrenci Türk çıktı; isminden hiçbir ipucu alamamıştım, aksanı çözemediğim için elbette anlattıklarının belli bir yüzdesinden öteye geçemedim, ama gelip kendini tanıtmasının sebebi okutmanın Türk olduğu şaşkınlığı ve heyecanıymış diyelim. Orada nahoş birkaç zamandan sonra sanırım “hadi git çocuğum da başka yerde kafan rahat oku, devletle kapışma” demişler  ebeveyn statüsündekiler. Zalimin zulmü kıssası geçmeyeceğim burada; zaten konuya hakim olmadığım için onun anlattıklarının yarısını anladığımı sanıyorum. Bu yarım anlayışa eşlik eden mutluluk hissi (ne güzel, bir kişi daha biraz da olsa sallıyormuş dersi) sayesinde her öğrenci ile mutlaka ortak en az bir payda olursa dersi dinleyen öğrenci oranını %18 değil belki %80 üstüne çıkarmak mümkün olur…diye kendime akıl vererek bir sonraki problemimle boğuşmak üzere ortamdan uzaklaşmıştım.

Temmuz başında İstanbul’da Çinlileri devletlerinden sorumlu tutma hevesi artışa geçince bu öğrencim aklıma geldi (hiç Doğu Devleti görmesek devletin vergi kaynağından bağımsız bir bütün olmadığına inanıcaz da sorumlu tutmanın tam yeridir diycez, hııı). Sakin bir şekilde, orada bir insan hakkı ihlali oluyor, diye 20 yaşlarında başından geçen sınırlı sayıda ihlali bile anlattığında, dinlerken içimden de sordum: ne kadarı öykü, ne kadarı belge? Ama aklımda kalan rasyonel kırgın tipi (yok öyle bir tip literatürde, içimden geldi) ve ciddi bir genç endişesi taşıdığı oldu; hayalgücüm uçuşa geçemedi; tanıdığım diğer Uzak Asyalılar ve hatta Güneydoğu Asyalılar’dan ayırt edebileceğim hiçbir giysi, stil, mimik, aşırı-hassasiyet, tavır, (devlet-halk meselesine bakış da dahil) izi süremedim; Filipinli muvazzaf kız öğrenci de değil örneğin; nereden çıkarayım hassasiyetinin kırılma, bükülme, şekillenme noktalarını? Çaylaklığıma veriyorum. Sanırım o da aşırı hassas olamayacak kadar meşguldü.

Ama İstanbul’a gelince işler farklı. Yeminle, kolektif hafıza sayesinde beynimin çeşitli yörelerinde olmadık ışıklar yanıyor örneğin bir toplumsal heyecan vidyosu izlerken. Tophane’de bir Çin lokantasının camlarını indiren hassas gençler haberinde, “sağlık olsun, buradan nasibim, ekmek yiyeceğim yokmuş” diyen ve “aa çok ayıp çocuklar esnaf amcanızın camını kırdınız, ne günahı var” diyen esnafların sitemi “nefret toplumu olduk” tezini resmen çürütüyor! Bunca barışçıllık, dayanışma hayret verici! Söz konusu suç bu haberdeki suç olunca, girişimci lokanta sahibi sokağa akan öfke’ye ironik bir “teşekkür”le yetiniyor, işlem yapılmıyor ve agresif hareket doğal karşılanıyor. Yine insan hakkı ihlalleri yapılan başka civarlarımızda uçan tekme sokağa akınca, ya da ne bileyim, nakit dağıtan bankanın makineleri yakılınca ise bu öfkeyi, öfkeli sesleri hiçbir koşulda tolere edemiyoruz. Ne olduğundan çok neremize dokunduğu önem kazanıyor. Ya: çok anlamlar yükleyerek az şeyler yaşıyoruz; ya da: hakkı yenenler daha önce hiç kimsenin dokunmadığı yerlerimize dokunuyor olabilir…

Neyse, Asyalı turist kafilesine doğru yüksek desibel koşarak sarılmaya kalkan bir genç erkekler topluluğunu izleyince öfkeli seslerin başka bir açıklaması daha olabileceği akla geliyor. Toplumsal öfke, ölçülebilecek bir şeyler yapma arzusundan ileri geliyor olabilir mi? Virilio gibi rüzgarlı kuramcılara bakarsan, kolektif duygularımız aslında duyumsamadığımız şeyler yüzünden böyle abuk subuk aşırı hallere bürünüyor dersin. Sakın duyumsama diye tembihlenmiş de olabiliriz, görüyor ve psikanalitik olarak artırıyorsan. Misal, her şeyi görsele indirgeyen bir pop-tekno kültür sayesinde gördüğümüz-göremediğimiz her şeyin ölçülmek istediğini, bir yörüngeye oturup ölçülebilecek bir yolda ilerlediğini sanıyoruz. Şeylerin ölçülmek istediğini sanmak! Duyumsasak, yavaşlayacağız; yörünge yerine karmaşık sarmallar, çeşitli tuhaf kliklerin ortasına düşeceğiz diyelim. Fena! Desibelli ülkücü gençleri koşarken ve Doğu Türkistan hassasiyetlerini seslendirirken görüntüleyen haber vidyosunda da gençler arkalarından Deli Dumrul kovalıyormuş gibi koşuyor; ama aslında birinden öteye mi koşuyor, birinin kollarına mı koşuyor? Sokağa akan öfke ne olursa olsun hızından soruluyor, görülüyor, anlaşılıyor. Deli Dumrul var mı, varsa akıllarında yaşayan biri mi, yaşıyorsa modernite ve uzağa duyulan sevgi, yakına duyulan öfke konusunda ne hissediyor, kahvesini şekerli mi şerbetli mi içiyor? O esnada da adeta bazı müdür muavinleri (kolektif hafıza burada devreye büyük giriyor) ellerinde sopalarla koşan ve aşka gelenleri zaptetmeye çalışıyor. Zaptetmek ve aşk! Ne müthiş çarpışan ikili! Adeta sınıfta geçici süreyle burada bulunan, turlayan ve tanımlanamayan nesne (aka.turist) adeta sınıfın gedikli öğrencilerinden dayak yemek üzereyken gülerek, ama ben aradığınız öğrenci değilim ki!, diyor… Peki, aslında kimi arıyorlar?

öfke

http://www.59saniye.com/kadikoyde-kilisenin-atese-verildigi-an/

Biraz huzur ve kafa izni yapmak üzere kenarlarda kıyılarda dolandığım günün akşamı eve gelince duyduğum haberin belgesi! Uzun yıllardır burada yaşayan birini burada yeni olan biriyle aynı ölçüde şaşırtabilen, farklı zamanları aynı düzeye indiren bir olay bu. Küçük olay ama yine de derinden gelen bir soru var.

Soru şu: Bir insan neden bir kapıyı molotofla patlatır ve bir bahçede “burayı fethettim” edasıyla dolaşır? Belki psikanalitik okumalardan beslenen şöyle bir cevap gelebilir: O kapının ardındakini arzuladığı için ve başkasına ait o bahçenin kendine ait olmadığını bilmekten dolayı ergence bir öfkeye kapıldığı için, büyümenin öfkesine kapıldığı için. Yüzeydeki söylem “dış mihrakları” veya “oyun edenleri” susturmak oluyor, ama bu arzu dolu öfkeye kıvrak olmayan zeka hareketleri eşlik edince bir şeyi “planlı” olarak iteklemektense duygusal bir hesaplaşma söz konusu demek oluyor… Bununla alakası fazla yok, ancak olayı duyunca ilgili belge ararken izlediklerim bana yıllar önce Odtü’deyken ortasında kaldığım bir sahneyi hatırlattı; bir yanda jandarma öte yanda göstericiler, ileride kütüphane kapısı ve yanlışlıkla bir an ortada kalan ben; çekilmezsem birinden birinin attıklarının önünde kalacağım diye düşünüyorum ama geçici felçli gibi bir hale de sahibim, bir şapşallık geliyor ve o sırada aklımdan “birbirlerine geçmeyi bu kadar mı istiyorlar acaba?” diye geçiyor.

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.

yuvarlanma arzusu / desire to fall

Anyone whose goal is ‘something higher’ must expect someday to suffer vertigo. What is vertigo? Fear of falling? No, Vertigo is something other than fear of falling. It is the voice of the emptiness below us which tempts and lures us, it is the desire to fall, against which, terrified, we defend ourselves.

Milan Kundera, The Unbearable Lightness of Being.