eşyanın dokunulmazlığı

Bugün size yine müzelerden bahsetmek istiyorum çünkü bu ılık, sevecen madenlerde çoğunlukla donukkk…, kalpsizzzz…, acımasızzz… nesneler/animasyonlar (bir nevi nesnelerin gif versiyonları) ile insanlar birbirlerine bakarlar; bu bakışmadan nesneler muzaffer çıkarlar, insanlar da bazen bir ruh bulurlar, bazen de ruhlarını kaybediverirler. Aslında müzeler dostunuz değildir; kaybettikleriniz üzerine kuruludur pek çoğu; yavaş içiniz.

Geçen hafta uğradığım müze, kurnazın tekiydi; müze binasının dışına taşan sözcükleri vardı; bu sözcükleri duvarlarına yeniden not alan bir yazarı, o yazarın bir kitabı, kitabın takıntılı bir şekilde aşık olma fantazisine dolanan bir de kahramanı, o kahramanın yine müzenin katlarına ve duvarlarına sinen bir hikayesi, kahramana isim-cisim verirken yazma sürecini, nesneleriyle paylaşan, bize açan bir de yazar vardı. Otör diyebilirsiniz ona bu durumda. Kitabın müzesini gezdiğimi öğrenen bir arkadaşım, kendi de görmek istediği bu yere uğradığımı fark edince ah! dedi. Ben de kitabı okuyup okumadığını sordum. Kitabı okumak mı gerekir, emin değilmiş müzeyi gezerken. Şaşırdım, ama belki de o benim şaşkınlığım. Bir erkek bireyin kendi sınıfsal konumunda yeşeren ihtiyaçlarına ve zevklerine odaklandığı dünyayı anlamak için onun sürekli konuştuğu, başkalarının ise sürekli eylediği kitabı baştan sona okumak gerekmeyebilir (belki.) Fakat, müzenin kutucuklarını teker teker dolaşırken mesela vapurlardan bahsettiği kısımda kitabın kahramanının ne kadar büyük bir zihinsel girdap içinde olduğunu anlamak için kitabın suskunluğundan geçmem gerekti. Kitap susar. Kahraman vır vır konuşur. Yazar, birbirinin eşi kalem malzemeleriyle metni döker, kalemlerin sıradan olması metne akıcılık mı katmaktadır?

auralı taslak ve aurasız kalemler. Masumiyet Müzesi’nde. kaynak – durcek.tumblr.com

Sonra kitabın kahramanı yazarla bir olup bir yer hayal eder, önceden başka bir yer olan boşluğa üfler, boşlukta odalar açılır, kaybolmamak için nesnelerle (yani yerlerle) bunları birbirine bağlar ve bir bina oluşur. Yazarsız kahraman bu kadar uzun boylusunu hayal edemez. Müze, yazarın suçudur. Kahraman, nihayetinde çok güzel yaşadığını düşünecektir; yazar emellerini tamama ulaştıran maşa olacaktır. Hayal ettiği bir aktörün ivmesiyle mesafe kat eden kişiye ise yazar denir.

Kitabın kahramanı ortaya duygusal bir izlek çıkarmak için bol bol korkmuş, öfke, buhran, heyecan, kapris, güvensizlik, özgürlük, sıkışmışlık yaşamış ve kaybetmiştir; kaybettiklerinin yerine başkaları ve onların parçası olan nesneler arasında sadece kendi inisiyatifi ile bir bağ kurmuş, sonra hop, nesneleri hüpletmiştir. Bir yok, bir var, sonra yine yok ettiği bu anlara sıkışan nesneleri de hep saklamıştır. Başkasının halen kullandığı veya geride bıraktığı eşyalarını, onlarla açıkça iletişim kuramadığı derdinden yürütenlere emperyalist entel, sanat eseri kaçakçısı veya yerine göre arkeolog da denebilir. Halen kullandıkları eşyaları yürüten şımarıklara hele, ayıp ama eline koluna sahip ol denir, çünkü kendisini eksilterek hatırlatmak ister, çoğaltarak değil. Kitabın gidişatında ise bu karakter yapısı, aşkının, pardon arzusunun öznesi olan bir başka bireyi kullanarak dünyayı unutan bireye iyice yedirilir. Mesela söz konusu şehirli kahramanımız, şehirlere bombalar yağardı her gece /biz durmadan sevişirdik‘i tersten yaşayan bir kafayla dışarıda çalan davullara sağır bir ilişkiye gömülmüştür, aman da ne âlâ:

İstanbul’un sokaklarında komünistler ile milliyetçiler birbirlerini kurşunlar, bankalar soyulur, bombalanır, kahveler makineli tüfeklerle taranırken, bizim esrarengiz bir acı yüzünden bütün dünyayı unutuşumuz, Sibel’e bir derinlik duygusu verirdi. (s.184)

Sibel’in duygularından emin değilim. Diğer ana kadın kahraman gibi, o da maşaallah bir adamın fantastik dünyasında yaşamaktadır; bundan dolayı da varoluşçu olarak sahneden çıkmaya mecburdur. O sırada kitabın kahramanı, tuhaftır, Eski Yunan mitolojisinde ölülerin narin ruhlarını temsil eden, bu kitapta ise belki de zamanın efendisi olarak işlenen kelebekler görmektedir diğer kadına her bakışında. Sibel’e gelince kelebekler taze bitti! Kendine baktığında ise, sıkı sıkı kontrol edilmesi gereken bir hareket görür, sonra ıstırabının tehlike hiyerarşisini aktaran haritasını çizer:

şehrin sokaklarına duygusal yaklaşımlar, Masumiyet Müzesi’nde. kaynak -durcek.tumblr.com

Görünüşe göre, kişinin düzeltmeyeceği konularda eşyaya kaçarak avunmasından hareketle bir hayatın, ötekilerin hayatının üzerinden kendi nefesinin müzeleştirilmesi fikrinden çok etkilenmişim. Kendimi tebrik ediyorum, demek etkilenebiliyorum, demek ben de insanım. Masumiyet Müzesi’nde, geçen sefer başka bir müzede kafama takılan şu sorunun bir cevabını da azıcık duyuyorum, sesleri uyandıran bir müze. Zaten, bazı köşelerde bu zamanın sesleri ve beraber taşıdıklarını eklemeyi düşünmüşler. Orada durmamışlar, kahramanın sesinden bir de sesli tur rehberi katmışlar. Ben de herhalde hayatımda ilk defa bir müzede sesli tur rehberi edinip öyle dolaşayım dedim. Ama Orhan Pamuk kendisi hem seslendiriyor hem yönlendiriyormuş rehberde, bunu da bazılarımıza herhalde tuhaf ve yabancı gelecek bir vurguyla yapıyormuş, maalesef konuşur gibi değil, yazar gibi konuşarak yapıyormuş. Kelimeler formlarına çok sadık kalınarak telaffuz edilecek derken benim gibi bir ziyaretçiyi az daha müzenin hayatından fırlatıp uzağa atıyormuş… Birkaç dakika elimdeki rehberin dur/kalk düğmelerine dönüşümlü basarak girişteki enstalasyona bakakaldım böylece, dondum, tıpkı müzeler gibi dondum, hangi düğmeye basacağımı, nereye ilerleyeceğimi bilemedim. Bir an o ilk duvarın doğru düğmesine basarsam bir kapı açılacak ve başka bir ortama geçebileceğim sandım (başarılı bir piramit ziyareti efekti). Doğru noktayı aradım, bulamayınca orada bir parçası beliren kadının görüntüsüne takıldım, rehberi iki kere başa sararak kadının hayatının farklı evrelerinde neden hep aynı masada oturduğunu izledim, onun bir Ikea masası olup olmadığını sorguladım. Ikea’ya gerçekten gitmeli miyim bu şehirde geçirdiğim zaman içinde, onu düşündüm. Bir huzur ve güven ortamı olarak müzeye dalınca en çok ihtiyaç duyduklarımızdan biri, oryantasyon hali, az kalsın havaya uçuyordu bu yüzden. (Müzelere girerken diğer ihtiyaç duyduklarımız şöyle: zaman; para; hafif bir çanta; sağlam dizler; başka zamanları, yerleri ve hayatları merak edebilme kaygısı; yanımız sıra ilerleyen ve her nanenin çakır çukur fotoğrafını çeken en az bir ziyaretçi.) Sonra, zamanımın azaldığını düşünerek tavafa giriştim, kapının yolunu da buldum. Akşam 6’da kapanan ormanlarda kaybolup başa dönebilme becerisine oryantasyon da denir.

 

perşembe seyircisi

Perşembe seyircisi misiniz?

Geçen perşembe, müzede çalışmanın nasıl bir şey olacağını daha iyi tahayyül etmek için İstanbul Modern’e gittim -ayrıca şu makaleyi sadece denize bakarak ama kendimi MCA‘da hayal ederek yazabilecektim, yaa yaa işte…- . Küratörlüğü parayla değil kafamda serbest stil yaptığım ve dünya üstünde kimsenin bundan haberi olmadığı için biraz hüzünleniyorum. Hatta müzeleri ziyaret ettiğimde ¨müze dediğimiz yer görsellikle bu kadar yoğrulmuş olmasaydı acaba nasıl olurdu, başka bir dünya mümkün olur muydu?¨ diye içimden geçiyor, o zaman daha da hüzünleniyorum. O zamanlarda hep Diego Rivera’nın donmuş kaynakları katman katman işlediği duvar resmi aklıma geliyor, işte o zaman tam hüzünleniyorum:

kaynak – http://www.diegorivera.org/frozen-assets.jsp  

Şehrin geri kalanını köşeli-uçlu-sınırlı-sınıflı planlayınca bellek odalarını da ona benzetmek gerekiyor (kelebek vadileri filan yaparak mekanın süreğen olduğuna bizi ikna etmeye çalışan proceleri bu sıkıntıyı aşmak için kim sunduysa ona iki çift lafım olacak bir ara). Ama ben sesli müzeler hayal ediyorum, o zaman da hayalgücüm biraz aşırıya kaçıyor, aslında hayal ettiğimin korku tünellerine benzediğini, zaten bu formatın da tarihte, soykırımlarda, gerilim ve macera filmlerinde, masallarda içinden geçtiğimiz bir format olduğunu hatırlıyorum. Bir duvarı, düzlemi algılayamadan onun hatırlattıklarına daldığımız bir gezi! Yo dostum yo; insanlar düzlemleri, köşeleri, tutunmayı seviyor. Tutunan, bizdendir diyor.

Örnek veriyorum: sinema perdesi. Üç boyutlu sinemasever sazanlara bu sözüm, onun için niye iki boyutlu perdeye ihtiyaç var kuzuciğim?

İşte bu yüzden, hem sinemayı hem müzeyi hem de ¨hem giderim hem yazarım¨usülünü sevdiğim için ayaklarım beni İstanbul Modern’e götürdü. Yoldayken arayan arkadaşım, rotamı İstanbul Modern’e çevirdiğimi duyunca kahkahayı bastı, ¨perşembe seyircisi olayım dedin demek!¨. Tabii ya, ben bunu unutmuştum. Geçen ilkbaharda sinema salonunda ManIslam diye erkeklik ve İslam coğrafyaları üstüne bir belgesel gösterimi ve kadın yönetmeniyle soru-cevap oturumu vardı; ben de merakla dinlemeye gitmiştim. Sanırım Film-mor düzenliyordu; yönetmen Nefise Özkal Lorentzen Türkiye de dahil birkaç ülke dolaşmış, kah feminist erkeklerin ifadelerini almıştı, kah kadın mı tövbe haşa yaklaşımına sahip uslu erkeklerle karşılaşmıştı. Aferin onlara, öyle uslu uslu otursunlar, hatta hiç kalkmasınlar; yeterince uzun oturursa yoklara bile karışabilir insan, işte öyle yoklara karışsınlar.

Mesela ilginç örneklerden biri, Endonezya’daki Laki Laki Baru oluşumuydu; eril bir şiddet ve höt demekten nasibini almış, eskiden şiddete yatkın bir genç adam feminist erkek olarak yeni bir benlik elde etmişti. Benlik olunca benlik-kontrolü de kendiliğinden gelişiyor. Bence bu manyifik-ötesi bir örnekti, çünkü Endonezya’dan bahsediyoruz. Derslerde ucuz yağlardan, aldırmadan orman katlinden, sivri binalarından, mütedeyyin toplumundan ve seks turizminden bahsettiğimiz, birkaç yüzyılı aynı zamanda yaşayan kafası karışık egzotik görünümlü tanıdık Endonezya’dan… O dönemde Özgecan Aslan cinayeti yeni olmuş sayılırdı; o yüzden filmin zamanlaması da konusu da gidişatı da ilginçti; erkekleri de ezen bozan sindiren bir kafa yapısına erkekler, kadınlarla beraber karşı çıkabilir miydi… filan.  (Ya da erkeklerin de başına gelince mi hiş huop bi dakka diyorduk… ama yok, film bu düzlükte değildi). Yönetmen de biraz kendi dünyasını çeviriye kurban vermeden filme katmak da istiyordu, o sebeple de ilginçti: örneğin kelebek-koza figürleri geçişlerde karşımıza çıkıyordu, ¨güçsüz olanın gücünü göstermek istiyorum¨diye açıklıyordu filmden sonra.

Buraya kadar her şey şahane. Tam film kafasındayız. Derken izleyiciler arasında orta yaşa yakın bir kadın izleyici söz alıp yönetmene, bence bu film iyi hoş ama belgesel olmamış, diyor. Konu ilginç gelmiş, ama bu ona göre bir sinema filmi değil, vidyo kliplerden ibaretmiş. Farklı ülkeler arasındaki geçişlerde kelebek figürü filan araya giriyordu. Bu geçiş belli ki izleyicide tutmamış, belgesel olması için bazılarımıza başka, düz göstergeler gerekiyormuş… Yönetmen sanki ‘tuzu uzatır mısın canım’ dercesine doğal karşılayıp, sevecen bir tavırla ama en önemlisi sakin bir sesle, bu eleştiriye katılmadığını söylüyor: ¨yaşamın anlardan ibaret¨olabileceğini düşünüyor. Ortamda bir de çevirmen var, aldığım notları şimdi karıştırınca anladığım kadarıyla, adaletsizlik, kırılganlık, şiddet…bunları yaşayanlara nasıl bakıyoruz filan, bunların önemine dair bir iki kelime edecek…Fakat organizatör olduğuna kanaat getirdiğimiz genç bir kadın adeta eleştiriye içerliyor ve bir dakka diyerek söz alıyor.

Perşembe izleyicisi herhalde bugünkü gösterime gelen, aslında daha bilgili yorumlar yapabiliriz…

gibi bir şeyler demiş, öyle not almışım şok ile keyif arasında. Çünkü birazdan tartışma çok başka yerlere sapacak, siz bana perşembe izleyicisi mi dediniz! nasıl! diyerek, film unutulacak. İşte eşsiz hizmet, benzersiz katkı, karanlık bir keyif.

Perşembe izleyicisi! Yani perşembeleri İstanbul Modern’e girişin ücretsiz olduğu gün gösterimlere de ücretsiz giren kişi! Ah benim kulaklarım!

Gidişat gerçekten de ManIslam’dan WomanScreened’e dönüyor! Tarifi zor duygular içindeyim o an, çünkü bunu bileceğime on numara’da çıkacak rakamları bilsem belki gelecek konferansın yol masrafı ve kira gibi giderleri çıkarabileceğim! Yani yeteneklerimi toplumsal mevzuulara harcamak yerine kumarbaz olsam, bu yoğurt tutacak!

Eleştiriyi yönelten kadın izleyici bu lafın üstüne tabii ki tekrar söz alıyor, bedavacı izleyici yorumunu kabul etmediğini söylüyor, ardından yönetmene dönüp ¨bu bir başlangıç galiba sizin için?¨ diye üsteliyor. Eyvah! Çünkü yönetmen, hemen ardından,

yoo, 20 yıldır bu işin içindeyim,

diyecek! Bittik. Bir de İngilizce ekleyecek: bu benim imzam, and I like it! (haydi bakalım.)

Aslında müthiş bir karşılaşma yaşıyoruz. Kadın meselelerine dair duyarlılığa sahip bir izleyici, film-mor etkinliği olan bir yere gelmiş, bir film izlemiş, alıştığı belgesellerde görmediği gibi bir aralardan derelerden görüntü yakalama tekniği görünce pek oturtamamış, vidyo klipleri bağlamamışsınız demiş, yönetmen de ezilip büzülmek yerine

yoo ben böyle gayet beğendim, ama çok teşekkür ederim iyi ki söylediniz,

diyivermiş. Ama tartışmalara ayrılan zamanın çoğu, ne dediniz ayol aaa’ya gidiyor. Çünkü ortada talihsiz bir açıklama var. İzlemeye gelenler de gayet bilerek isteyerek gelmiş, yoldan geçerken uğrayalım dememişler. Hatta bu tartışmanın bir noktasında eleştiren izleyici biraz bozuluyor, nihayet salonu terk ediyor… ve tartışmalar aynı minareye tırmanıyor:

lütfen özür dileyin, siz bize çerez diyorsunuz, hepimize bu sözünüz! Bizi sıfırladınız bunu diyerek, yok ettiniz! Kadıncağız kalktı, gitti. Hepimiz kadınız. Mesaj vermeye kalkarken bizi sıfırladınız… Erkek yönetmene filminizi beğenmedim, denmiyor ama, hiç duymuyoruz… bu kadar erkeğin içinde bizi yok ettiniz…

diye organizatörlerden olduğunu anladığımız genç kadına tepkili takılan izleyicilerin ardarda söz almasıyla başka soruları da harcıyoruz. Erkek yönetmene filmini tutmadım ahmet oğlum! dendiğini ben de pek duymadım galiba. Belki de çoğu onları eleştirme kafasitesine (evet bu kelimeyi hangi Facebook blogundan arakladığımı biliyorsunuz) sahip olmayan tiplere göre film çekiyorlardır, gözü açılmamış genç çocuklara ve hep çocuk kalanlara. Öte yandan kadın figürünün kamusal alanda nasıl olacağına dair özürleri (‘ama bardan dönmüyordu o saatte, okuldan dönen masum bir yavrucakıdı, ah ne bahtsız yavrucakıdı’) tartışan cinsiyetli (kadın veya erkek) keltoşların (saçlı veya saçsız) her yerden pıtırak gibi çıktığı ortamdayız o günlerde, ama ülkenin yüzölçümü mü büyüktür nedir, idrak edemiyoruz, uzak kalıyor demek. Ben o sırada kafama çekiliyorum, tartıyorum, ee Vice belgeselleri de bazen böyle klip gibi, zor ortamlarda başka nasıl bağlanır ki kurgu, bazen azıcık sallantılı ilerleyebilir işler… diye üç kuruşluk sinema bilgimle karşılaştırıyorum işleri (ama bu sorun olmamalı, çünkü üç kuruşluk bilginizle siz de birilerine nasıl yapacağını söylemiyor musunuz, özellikle hesap makinası kullanmadan karar vermek gereken konularda?)

Beni huzurlu, mutlu iç dünyamdan organizatörün sesi çekip alıyor. Tekrar söz almış, konuyu tekrar açıyor:

Yanlış anlaşıldım ama lütfen…Film eleştirmek başka bir şey…ama bu bir kadın filmleri festivali, buna farkındalık istedim, bilmeden gelenler olmuş olabilir, diye dedim…

diye az önceki sahneyi savunuyor. Bunu, o sırada önümde açık olan deftere yazmıştım, ve evet gayet hızlı yazdım çünkü ses kayıt cihazı olmadan mülakat veren görüşmeciye aşinayım. Sonra? Sonrası şöyle: Defterimdeki izlenime göre, ‘bu da pek tutmadı’. Hatta arada bir noktada erkek bir izleyici, buradaki bayanlar teker teker gidip bu hanfendinin [eleştiren izleyicinin] elini sıkın, sonra ben bişey diycem, gibi bir notaya bile bastı! Sebep?! Bayan?!

Müze keyfi (qeyfi)

Uzmanlar ve yoldan geçenler arasındaki sanal köprüde sallandığımız bu anının ardından duruma biraz içerlemiştim: Fakat bu nedir? diyerek tepkimi sağda solda arkadaşlarıma yansıtmıştım. Ama işten güçten zaman kalmamış, çok da üstelememişim, buraya yazmamışım. Arkadaşlarımdan birkaçına, yahu İstanbul Modern’e ne zaman uğrasam sinemada olay var! demekle yetinmişim (nedeni için bkz.  https://esikcarpar.wordpress.com/2015/01/22/yer-kavgasi/). Ben anlatıp unutmuşum, ama anlattığım bir arkadaşım hatırladı. Yine mi perşembe seyircisi olmaya gidiyorsun, dedi. Aklıma karpuz kabuğu düşürdü.

Müzeye varınca Biz de Varız! gösterimlerinde bir Türk filmi izleyeyim bari, iki lokma daha görgüm artsın dedim. En son uğradığımda yanda Galata Port inşaatı sebebiyle küçük işyerleri boşaltıyordu ve müzenin hemen dibindeki büfe son satışlarını yapıyordu. Cuma yerine pazartesi gitmiş olsaydık o büfe olmayacaktı, bir bira alıp denize neredeyse sıfır, gümrük girişi ve cruiser manzaralı bira keyfi yapamayacaktık. Ama yaptık. Neden? Çünkü denklemde ben (ve o gün bana eşlik eden arkadaşım G.) olunca işler değişiyor, yan yollar çoğalıyor, sizi temin ederim, denedik gördük. Neyse, biradan sonra Bienal kapsamında alt kattaki sergiyi gezmiştim o gün ve çubuklarla dünya ekonomisini anlatan orta podyuma çok yaklaşınca müze görevlisi genç bir kadın, muhtemelen öğrenci, telaşlanmıştı: lütfen değmeyelim! Ama ben sadece çubuklardaki göç istatistikleri gerçeği nasıl yansıtıyor diye bakıyordum, dokunmadan. Ucuz bir sanat yazısında da dedikleri gibi sergilenen şeylere dokunmamak müze gezmenin etiketinde varmış. Oysa dokunamadığım sanat, sanat mıdır, donmuş mal mıdır? Öhm. Evet.

Konuda bu kadar dallanıp budaklanıyor olmam beni kusursuz bir perşembe seyircisi yapıyor aslında. Evden kalktım nerelere vardım.

Kuyruk

Neyse, İstanbul Modern’in bilet gişesinde broşürden ‘dur bakiyim, izlemediğim bir film seçeyim’ diyerek ve biraz da gözüm Neden Tarkovski Olamıyorum?‘a takılarak (bir daha mı izleseydim, çok iyi film yahu, hm seansı kaçırmışım) saati uygun başka bir filme bilet aldım. Aşağıya indim. Sinema salonu önünde neyse ki uzun kuyruk yok… Fakat beş dakika geçmeden o kısa kuyruk Çin Seddi’ne kafa tuttu. Saat de 3:00 oldu. Ama kapılar açılmıyor. Bekleyenler artıyor. Birileri biletiniz var değil mi, bu seans için değil mi, diyip dolanıyor, o kadar. Kuyrukta bekleyen çiftler birbirlerinin çantasını taşıyor, arkadaşlarıyla muhabbet çeviriyor, ‘ağbi Moda’dan sonra Ortaköy pek bir şeye benzemiyor’ diyor, ‘evet ya Moda değişik, denize yakınsın ama görünürde deniz yok’ diyor, ‘sevgilim acaba beklemesek de …’ye mi gitsek’ diyor. Merdiven başındaki görevli ‘kusura bakmayın, yukarıdaki sergi ayrı sergi diyor, bu biletle yukarı çıkaramam sizi, lütfen asansörle çıkıp girişten biletinizi kontrol ettirin’ diyor, insanlar sinema girişindeki asansöre akın ediyor. Biz halen bekliyoruz. Yarım saat bekliyorum. Halen kapı açılmıyor. Görevli biri neden gösterimin başlamadığını açıklamıyor. Sıradaki bir çift, ‘aşkım farkında mısın, hiçbirimiz, biz de dahil, neden gecikti diye hesap sormuyor, ne kadar ilginç değil mi’ gibi bir şeyler diyor. Müzenin ruhunu sıra bekleyenlere sormak lazım… Peki, gerçekten de yarım saatte neler yapabilirdim? Spam mail temizleyebilirdim, keman yayı nasıl tutulur onu çalışabilirdim, yemek yapabilirdim, bir kahve içip 1 sayfa çeviri yapabilirdim, cv’mi bir yere daha gönderebilirdim.  Anladığım kadarıyla önceki gösterim -ki İdil Biret üstüne bir film- ardından soru-cevap uzamış, kimse de tamam artık dışarıda devam edin muhabbete dememiş. Bu açıklamasız geçen yarım saatin ardından aniden yapabileceklerim fikri ağır basıyor, yapamadığımı bırakıp çıkıyorum ve müzede çalışmanın hakkını veriyorum: bir kahve, bir makale, çalışan parmaklar. Ama kuyrukta yarım saat ayakta bekleyip filmi izleyememenin sıkıntısı yetmemiş olmalı ki, oradan Salt Beyoğlu’nda görmek istediğim başka bir filme geçiyorum. Bu kez de kent ve sinemayı aynı cümlede kullanarak gözümü boyadılar.

salt beyoglu sinematek 20151119.jpg

Burası, Salt yani, İstanbul’a taşınınca bulduğum bir vaha gibiydi: yarebbim, sinematek yapmışlar! Ama bu şahane ve bedava ortam 7’de başlayan filme 6.15’te gelip halen oturacak yer bulamamanız söz konusuysa arafa dönüşüyor… bir defasında ayakta film izlediğimi hatırlıyorum. Bulabildiğin yere çök mottosunun egemen olduğu bu ücretsiz ama şehirde zaman planlamasını katleden etkinlik de perşembe seyircisinin adını kötüye çıkarmaya bazen yetiyor. 15 dakika boyunca acaba tüneyerek filmi izlemek için yaşlı mıyım yoksa dayanır mıyım muhasebesi yapıp, binanın daha konforlu diğer alanlarına sıvışıyorum.  Aynı gün içinde iki farklı müze ortamında önce görsellik peşinde ısrarla koşarak, sonra kaderin cilvesi midir nedir, bir nevi reddedilerek, başka yerlere savruldum, tıkır tıkır çalışan parmaklarımın sesiyle başbaşa saatler geçirdim ve görselliğe ihanet eden bir yazıyı tamamladım. Bunda emeği geçen donuk müze ortamlarına ve kuyruklara teşekkürü borç bilirim.

Bedava perşembeler hiç bitmesin.

sokak evcimeni

Bugün sizlere evlerden bahsetmek istiyorum biraz daha. Biraz geç kalmış bir bahis aslında; bunu İstanbul’a alan araştırması için geldiğimde karşılaştığım ve içinden geçmek durumunda kaldığım emlak piyasasını taze taze tatmışken yazmalıydım. Olmadı, yine acele etmekle meşguldüm. Şimdilerde biraz daha yavaşladığıma göre bu notu şuracığa düşebilirim.

Ev nedir, niçindir? Kimi için yılın dokuz ayı kullanmadığı denize nazır bir konak, kimi için mülteci kampı barakası, kimi için hep bir lojman; çoğu zaman kapalı bir kutu, ara sıra açık yeşil havadar bir bahçe; bir canlı için barınma hakkı (fakat ne kadar da evrenselciyim şu an); üniversite kasabalarında öğrenciler üstünden para kazanmak için gereken kolay akar; İstanbul gibi bir şehirde rutubet, döküntü ve kaçış ortamı; çoğu zaman yıkıntı ve çöküntü ortamından rezidans hayatına geçiş yaparken kullanılacak malzeme; bazılarımızın sürekli bir şeyler biriktirdiği, sakladığı (bazen halının altına bazen kafasına bazen de en dipteki dolaba) ve aslında dinlendirdiği bir mahzen. Halen evde olmak için yeterince üretken bir sebep sayamadım. İş yeriniz evinizdeyse peki? Para kazanmaya yeten bir sebep, ama üretken olmaya yeter mi emin değilim.

Az önce yeniden saydım; şu kısacık ömrümde 23 tane ev değiştirmişim, 24.’ye doğru ilerliyorum. Bunlar misafir olarak takıldığım, gittiğim kaldığım evler değil. Gayet de yaşadığım odalar, düzen kuruyormuş gibi yaptığım yerler. Saymadan önce son yıllarda hayatımda barınma mevzuu çok düzensizleşti diye şikayet ediyordum; sayınca baktım ki bu dönemsel bir eğilim değil de hayatımın özeti. Her kurulan oda, nasılsa taşınırım güveni (ve güvensizliği) eşliğinde geçici bir oda, o yüzden yeterince benimsenmiyorlar tarafımdan.Ömrünün büyük kısmını aynı evde geçiren arkadaşlarımı gördükçe, kadere bak diyorum. Durumu doğum haritasına, ailevi konumlara, maddi yetersizliklere, mobil 21. yüzyıl yaşantılarına ve mesleğin fıtratına bağlayarak açıklama çabalarım da bir yere kadar eriyor. Ev ararken karşılaştığım şişme emlak piyasasını hissettikçe, biraz küfrediyorum.

Diyelim ki gençlerin bu şehrin ekonomisine nasıl dahil olduklarına kafa yoruyoruz. Şehrin genç ekonomisi avm’deki %25 indirimden yola çıkarak anlaşılan bir şey olmayabilir, özel ve ayrıcalıklı okul sisteminin reklamlarında güleç yüzleriyle memnuniyetlerini promosyon için harcayan imgeler de olmayabilir. Ama bu ekonomi, 4 metrekarelik yere açılan n sayıda espresso barı veya pıtır pıtır kapanan sinema salonu, kitapçı ile yerine açılan emlakçı, bisikletçi veya dürüm haus ile kendini anlatmaya başlayabilir. Örneğin, simide 1 lira verip 7 liraya yıldıztozundan bozma kahve içmek, su katılmış ama 5 ila 8 lira arasındaki bira nerede içiliyor, yanında da bedava mısır çerezi neresi veriyor diye bulmak, oyunun kirasını ucuza getirmek için sevilmeyen arkadaşı da davet edip paylaşımı artırmak, bir taksiye 7 kişi binmeye çalışmak, pahalı barlarda publarda takılmak yerine birayı evden getirip barın önünde ve sokak aralarında birikmek; içme suyundan ve orta sınıf hane tüketiminden tasarruf edip soğukta korunaklı ayakkabı, saç sakal (burası çok önemli) ile kişinin yeteneğine göre resim ve müzik malzemesine kaynak aktarmak; defter kapağı çizmek, tasarım çorap ve tütünlük üretiminde aşırıya gitmek; içki kullanmayanlara çay ve nargile ortamı yaratmak gibi küçük baloncuklar şehirde açılır; bu yeni cepler, merkezlerde meydanlarda yaşandığını sandığımız, methettiğimiz kamudan bir fırt alacak kadar kısa sürelerde kitleleri besler; o sırada üçlü beşli gruplar halinde genç taşeron emeğe akmaya hazır gördüğümüz adamlar, delikanlılar veya salınarak yürüyen Ortadoğulu turistler kamusal sandığımız ana caddede endam edebilirler. Cepler, köşeler ise bize beynimizin açılan yeni yolları, üretim ekonomisine dahil olan taze nöronlar gibi hayal etmemizi sağlayan bir popüler bilim söylemi gibi tatmin edici bir mekan algısı sunar: hayat devam ediyor.

Bir keresinde bir görüşmecim, Beşiktaş ve Kadıköy olmasa İstanbul’da yaşanacak yer yok, demişti. Bunu sosyal yaşamda muhafazakarlık ve serbesti ekseninde söylediğine eminim, ancak kendi deneyimimle bunun şehrin ulaşım sistemindeki bir yığılmayı da işaret ettiğini biliyorum. O halde belki bu iki hareket kolaylığı birbirinden o kadar da bağımsız değildir. Zavallı Kadıköy, envai çeşit ulaşım aracının buluştuğu bir nokta olmakla beraber, belki Taksim’den daha hızlı ve stressiz şekilde İstanbul’un uzak köşelerine uzanmak için bir ‘düğüm’ noktası. Ben bu düğüm noktasını Taksim sanıyordum önceden. Yazın turistik Galata-Karaköy sokaklarında dolanırken otel değilse elektrikçi, o da değilse uyducu, o da değilse çiğköfteci, o da değilse butik otelin kahvesi, o da değilse hediyelik eşya satışı köşesi olan, bazen İstanbul’un en merkezi, bütün kritik noktalara 5 dakika mesafedeki bu bölgede içimi sıkıntı kaplardı; neye hüzünleniyorum sorusunun cevabı zaten az önceki tanımda; buralar yüksek kiralara evet derken ana caddeye, ana hatta yerleşirken, bağımsız bir tiyatro, eski bir arka cadde hanında, gürültülü kusmuklu bir barın alt katında kendine yer buluyordu. Herhalde sıkıntı buydu. Yaz bitti ve kaç haftadır uğramadığım Galata Kulesi meydanına geçen haftasonu yolumu düşürdüm: Kuledibinin iskemleli tramvaylı çay ocağı olduğunu gördüm. Burası açılalı kaç ay oldu acaba, diye sorduğum çalışan abi, tramvay tipi işyerinde sıcak çay ve kahve servis eden soğuk bir nevale gibi cevapladı: 4 ay. Bana neden bu kadar kızgın ve ifrit olduğunu çözemedim. Bağırır gibi bir 4 ay. Derken kuledibinin küçük meydanının kenarında, bitişinde, müzik dükkanları ve yine elektronikçilere inen merdivenlerde toplanan bir meydan ahalisinin müzikli içkili neşesine tanık olduk; yanımdaki arkadaşım eskiden insanlar tramvay kafe ile iskemlelerin olduğu yere çökerdik, sohbet etmeye, içmeye, şarkı söylemeye gelirdik, dedi; kızlı erkekli, diye ekledi gülerek, sonra da ‘burayı kenara süpürmüşler’ diye baktı biraz. Hatta, merdivenlerde oturan tipler değildi buraya uğrayanlar dedi. İşte bu kısmını anlatmak kolay olmayacak, o yüzden gitar çalan değil, gitar çalmak isteyen bir çaba içindeki insanların uğradığını söylemekle yetineyim.

Sonbahar gelince dikkatim turistik Galata’dan sokak-evcimeni Kadıköy’e kaydı. Çünkü etrafta çok inşaat vardı. Apart-men’ler türemişler, Kadıköy’ün genç ekonomisinin ve düğüm noktası oluşunun farkına varmışlar elbette. Bu inşaatların önemli bir kısmı fahiş fiyat tamlamasının hakkını veren yeni ev fiyatlarına dönüşecekti; işçi abiler hep bunun için çalışırken (ne kadar dokunaklı), SUV’lara binip gelen patronişkoları o kocaman arabalarını Kadıköy’ün kıç kadar sokaklarında park edecek yer bulamıyorlardı. O yüzden sabah kapıdan çıkınca yolunuzun üstünde bir araba bulabilirdiniz. Arabanın üstüne çıkabilenler bir tek kedilerdi. Yıkım çok hızlı, inşaat da eh hiç fena olmayan bir hızda devam ederken fiyatlar kapıların önüne kondu. Müthiş! Sayılar kendileri yerine üssel fonksiyonlarla ifade edilseler daha az yüreğe inecek fiyatlar! O sırada kapının önünü boklamaya devam eden sokak hayvanları -çünkü üstünü kapatacak toprak alana yeterince hızlı ulaşamıyorlar-! Aynı sırada, yarebbim bir kornam oldu sonunda onu hunharca öttürmeliyim diye çırpınan taksicik, aynı kornacılık hareketinden mustarip küçük esnafın ve taşımacının mini kamyoneti, araya karışan büyük arabalar ve sonsuza dek bekleyen bir Moda tramvayı! Baştan sona kolektif tüketim krizi belki de… Fakat satın alacağınız evin mavi camları, asansörü, araba park yeri, beyaz duvarları var ve önünden tramvay geçiyor. Kaldırımları yok sokağında ama, sizin de zaten kaldırıma ihtiyacınız yok. Bir de halen arkasında evle camdan cama öpücük gönderebiliyorsunuz. Bu evin bulunduğu haritada, iç avlulu, asansörsüz, daracık Kadıköy evleri var ve bu evler oldukları haliyle yeterince büyütülecek güzellikte değiller. O yüzden ah vah etmeyeceğim. Sadece avluları düşününce hüzünleniyorum, tıpkı Galata’da kenara itilen ‘iş’leri görünce olana benzer bir sıkıntı. Böyle bir ağaçlı, meyvalı, yeşilli bir iç avluyu geçen gün ev bakarken buldum. Birkaç apartman binasının ortasında bir meyveli bahçe; iyi korunmuş. Görür görmez ‘keşke Kadıköy’ün sokakları da böyle dolu dolu yeşil olsa’ sözü ağzımdan çıkıverdi (Ama Kadıköy’ün sokakları dolu dolu motorlu). Sonra geçmişini düşündüm. Uyduruk 4-5 katlı binalar dikilmeden önce burada daha müstakil ev usulü yerlerin var olmuş olabileceği bir zamanı hayal ettim. Sonra ‘kızım, fazla Tanpınar okumuşsun galiba’ diye kendimle dalga geçtim ve o manzaradan uzaklaştım. Apartman boşluklu, avlulu, tek yüzlü mimariden sokağı yamuk, köpek boklu, gürültülü bir çevresi olan yeni konutların önünden yürümeye geri döndüm.  24. evimi düşünüyorum şimdi de.  Sokakta yaşayan bir semtteyim. O sırada Galata’da birileri fotoğraf çekiyor: ay ne güzel kuleee!

Mis

Geçen gün bir müzisyenle beraber bir grup insan Mis Sokak’ın bir köşesinde oturuyoruz, tanışalı çok olmadı; huylu bir adam, aynı zamanda da takır tukur bir içtenlikle, kalpten konuşuyor; biraz da akışına bırakarak konuşuyor. Herkesin, ona olmaz buna olmaz diye diye önyargılarından, kalıplarından, dar bakışından dolayı insanların öldüğünü söylüyor. Haksız mı? Şunu belirtmeden geçemem; giysileri durmuş, sanki o yürümeye devam etmiş; bence bu şekilde dünyada kapladığı yeri anlamak kolaylaşır. Bu sokak beni besliyor diyor, konsere başlamadan önce orada bir köşede azıcık ama yine de vakit geçiriyor. Konser mekanından değil, sokaktan besleniyor. Sadece orada durması yetermiş gibi geldi, konuşmasına gerek yok sanki. Ama yanılıyorum, hareket edince, insanlar onunla söze girince, kendi yuvalarından çıkınca sokağın yapısı değişmeye başladı. Peki nasıl besliyor olabilirmiş bu sokak onun zihnini, işini? Bu sokağın derdi ne, yüzü niye böyle sakin diye kendime soruyorum, bir süre daha sorarım ve muhtemelen bulamam, ama kenarlarında oturanlardaki farklılık, dengede olmama hali, aynı kavşaktaki insanların yamuk bakılmış hayatları filan derken bir yuva kavramı üstünde durmak lazım.

Sizin sokak yuva niteliği taşıyor mu? Orada barış isteyebiliyor musunuz?