kolaycı

Bireyin
devletle, devletliyle, devletin kollarıyla
– ayaklarıyla – göbeğiyle – şurasıyla burasıyla-
arasına mesafe koymasının,
n’apıyosun şekerim sen bana
diye bi sormasının
(soru sormak bazen mesafe koymaktır),
demetin parçası olarak kaybolmaya atlamadan önce
bi’ birey olarak çiçekleri koklamasının
faydaları üzerine bir film.
Kolaycı tetikçi kendine öfkesini erteleyecek tabii ki,
başkasını korkutacak,
aynasına sarılacak,
sonra zamansız itiraf ederek çıldıracak.

the conformist - devlet birey.png

The Conformist (1970) filminden bir kare

Reklamlar

Adeta Bulgaristan-Sultanahmet-Şincan Hassas Koşusu

İki yıl önce anlattığım ‘Avrupa’ temalı dersini alan Uzak Asyalı bir öğrencim vardı. O sınıfta talihim bu öğrencinin dersi ilgili dinleyenlerden (5/30) biri olması, talihsizliğim ise öğrencinin aksanını istediğim kadar iyi anlayamamamdı. Ya göçmen Türk işçiler ve ayrımcılık ya da Bulgaristan’daki azınlık Türkleri ve yerinden edilme bahsine geldiğimizde ders bitişinde yaklaşıp kendini tanıttı, dersi ilgi çekici bulduğunu filan söyledi; Türk olduğumu başta anlamamış – öğrenci ilk derse gelmeyince böyle boşluklar oluyor- o günkü notlar arasında bu ayrıntıyı da tekrar geçtim herhalde. Dersten sonra, ummadığım bir anda 10 dakika kadar hayatından özetler ve Amerika’ya geliş macerasını anlattı(rdım) çünkü, o güne dek Çinli sandığım öğrenci Türk çıktı; isminden hiçbir ipucu alamamıştım, aksanı çözemediğim için elbette anlattıklarının belli bir yüzdesinden öteye geçemedim, ama gelip kendini tanıtmasının sebebi okutmanın Türk olduğu şaşkınlığı ve heyecanıymış diyelim. Orada nahoş birkaç zamandan sonra sanırım “hadi git çocuğum da başka yerde kafan rahat oku, devletle kapışma” demişler  ebeveyn statüsündekiler. Zalimin zulmü kıssası geçmeyeceğim burada; zaten konuya hakim olmadığım için onun anlattıklarının yarısını anladığımı sanıyorum. Bu yarım anlayışa eşlik eden mutluluk hissi (ne güzel, bir kişi daha biraz da olsa sallıyormuş dersi) sayesinde her öğrenci ile mutlaka ortak en az bir payda olursa dersi dinleyen öğrenci oranını %18 değil belki %80 üstüne çıkarmak mümkün olur…diye kendime akıl vererek bir sonraki problemimle boğuşmak üzere ortamdan uzaklaşmıştım.

Temmuz başında İstanbul’da Çinlileri devletlerinden sorumlu tutma hevesi artışa geçince bu öğrencim aklıma geldi (hiç Doğu Devleti görmesek devletin vergi kaynağından bağımsız bir bütün olmadığına inanıcaz da sorumlu tutmanın tam yeridir diycez, hııı). Sakin bir şekilde, orada bir insan hakkı ihlali oluyor, diye 20 yaşlarında başından geçen sınırlı sayıda ihlali bile anlattığında, dinlerken içimden de sordum: ne kadarı öykü, ne kadarı belge? Ama aklımda kalan rasyonel kırgın tipi (yok öyle bir tip literatürde, içimden geldi) ve ciddi bir genç endişesi taşıdığı oldu; hayalgücüm uçuşa geçemedi; tanıdığım diğer Uzak Asyalılar ve hatta Güneydoğu Asyalılar’dan ayırt edebileceğim hiçbir giysi, stil, mimik, aşırı-hassasiyet, tavır, (devlet-halk meselesine bakış da dahil) izi süremedim; Filipinli muvazzaf kız öğrenci de değil örneğin; nereden çıkarayım hassasiyetinin kırılma, bükülme, şekillenme noktalarını? Çaylaklığıma veriyorum. Sanırım o da aşırı hassas olamayacak kadar meşguldü.

Ama İstanbul’a gelince işler farklı. Yeminle, kolektif hafıza sayesinde beynimin çeşitli yörelerinde olmadık ışıklar yanıyor örneğin bir toplumsal heyecan vidyosu izlerken. Tophane’de bir Çin lokantasının camlarını indiren hassas gençler haberinde, “sağlık olsun, buradan nasibim, ekmek yiyeceğim yokmuş” diyen ve “aa çok ayıp çocuklar esnaf amcanızın camını kırdınız, ne günahı var” diyen esnafların sitemi “nefret toplumu olduk” tezini resmen çürütüyor! Bunca barışçıllık, dayanışma hayret verici! Söz konusu suç bu haberdeki suç olunca, girişimci lokanta sahibi sokağa akan öfke’ye ironik bir “teşekkür”le yetiniyor, işlem yapılmıyor ve agresif hareket doğal karşılanıyor. Yine insan hakkı ihlalleri yapılan başka civarlarımızda uçan tekme sokağa akınca, ya da ne bileyim, nakit dağıtan bankanın makineleri yakılınca ise bu öfkeyi, öfkeli sesleri hiçbir koşulda tolere edemiyoruz. Ne olduğundan çok neremize dokunduğu önem kazanıyor. Ya: çok anlamlar yükleyerek az şeyler yaşıyoruz; ya da: hakkı yenenler daha önce hiç kimsenin dokunmadığı yerlerimize dokunuyor olabilir…

Neyse, Asyalı turist kafilesine doğru yüksek desibel koşarak sarılmaya kalkan bir genç erkekler topluluğunu izleyince öfkeli seslerin başka bir açıklaması daha olabileceği akla geliyor. Toplumsal öfke, ölçülebilecek bir şeyler yapma arzusundan ileri geliyor olabilir mi? Virilio gibi rüzgarlı kuramcılara bakarsan, kolektif duygularımız aslında duyumsamadığımız şeyler yüzünden böyle abuk subuk aşırı hallere bürünüyor dersin. Sakın duyumsama diye tembihlenmiş de olabiliriz, görüyor ve psikanalitik olarak artırıyorsan. Misal, her şeyi görsele indirgeyen bir pop-tekno kültür sayesinde gördüğümüz-göremediğimiz her şeyin ölçülmek istediğini, bir yörüngeye oturup ölçülebilecek bir yolda ilerlediğini sanıyoruz. Şeylerin ölçülmek istediğini sanmak! Duyumsasak, yavaşlayacağız; yörünge yerine karmaşık sarmallar, çeşitli tuhaf kliklerin ortasına düşeceğiz diyelim. Fena! Desibelli ülkücü gençleri koşarken ve Doğu Türkistan hassasiyetlerini seslendirirken görüntüleyen haber vidyosunda da gençler arkalarından Deli Dumrul kovalıyormuş gibi koşuyor; ama aslında birinden öteye mi koşuyor, birinin kollarına mı koşuyor? Sokağa akan öfke ne olursa olsun hızından soruluyor, görülüyor, anlaşılıyor. Deli Dumrul var mı, varsa akıllarında yaşayan biri mi, yaşıyorsa modernite ve uzağa duyulan sevgi, yakına duyulan öfke konusunda ne hissediyor, kahvesini şekerli mi şerbetli mi içiyor? O esnada da adeta bazı müdür muavinleri (kolektif hafıza burada devreye büyük giriyor) ellerinde sopalarla koşan ve aşka gelenleri zaptetmeye çalışıyor. Zaptetmek ve aşk! Ne müthiş çarpışan ikili! Adeta sınıfta geçici süreyle burada bulunan, turlayan ve tanımlanamayan nesne (aka.turist) adeta sınıfın gedikli öğrencilerinden dayak yemek üzereyken gülerek, ama ben aradığınız öğrenci değilim ki!, diyor… Peki, aslında kimi arıyorlar?

korku ve tepki

Soğuk bir ülkenin meydanında karamsar, kara, kapkara (çünkü meydanda durmaktan insanın içi kararıyor) bir adam en nazik yerlerini bir meydana yapıştırır. Bir piyanist, gürültülü, çekişmeli ve bol düşmanlıklı bir ülkenin eski ve tarihi ve işte bu yüzden çekişmeli bir meydanında piyano çalar, barışa çağrı mıdır, bir çabadır en azından, bir sakin ve umutlu sestir. Avrupa’nın en batı kıyılarında bir yerde bir adam biriktirdiği halıları sergiler. Japonya’da bir yayıncı patron topladığı sanat eserlerini bir adaya koyar, hiç yapılmamış bir sergiyi açar, adayı gösterir. Bir Kuzey Afrika ülkesinde kadının biri bir platformun üstünden yürekten bir şarkı çığırır. Bir Orta Doğu ülkesinde bir mülteci kampında seyyar bir araç, bir el arabası içinde piyano durur, çalacak olan içine girer, oturur. Bir Güney Afrika ülkesinde ırkçılık sonrası ortamında bir rapçi yüzünü değiştirerek devletlülerin yüzüne saldırmasını engelleyebilir de öyle konuşur.

Bu filmi bulur da izlersem bir devam notu yazacağım.

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.

kalmayan çare

Ortaokulda beni sözlüye kaldırıp Abbasiler’in İslam mimarisine katkısını anlattıran asık yüzlü bir tarih hocam vardı, bana ecel terleri döktürdüğü için kendisini hiç unutmam, bir de asık yüzünü; aslında iyi bir kadındı, çok da bilgiliydi. Hey gidi 90ların başı. İkide bir tekrarladığı bir şey de vardı: Türkler, devlet olayını sürekli bir yıkıp bir kurmuşlar, öyle var olmuşlardır çocuklar, bunu unutmayın derdi. Güneş batmayan imparatorluk mantığına farklı bir bakış yani. Türkiye’nin rakı, zurna ve göbek atmaca milliyetçiliği güneş, gök ve börü miliyetçiliğinden daha ağır basan bir yöresinde ortaokula başladığım için sınıftan oley! heberoy! vay be ecdada bak! diye coşkulu tepkiler yağmadı (henüz vakti değildi herhalde) tabi. O yıkıp yeniden yapma eğilimi, sürekli baştan alıp satranç tahtasında dans etme takıntısı kafamın tepesinde bir yerde hep asılı kalmıştır: niye yıkarsın kardeşim, eldekini değerlendirsene, biraz tutumlu ol, adamın vaktin enerjin o kadar mı bol, o kadar mı değersiz… çocukluk işte. Neyse, en son Interstellar’da benzer bir eğilimle Teksas’ı kurtarmak için Satürn’de taze bir başlangıç yaptıklarını izledikten sonra dedim ki evrende yalnız değiliz. Twitter’da güncel fikir oluşumlarını takip ederken “başka çare kalmadı” diye bir ibare görünce yine tarih öğretmenimin yüzü belirdi gözümde, dedim ki hayırlısı.

via twitter.com

via twitter.com

kendini topraksız-evsiz-devletsiz bulanlar?

“(…) Şehrin, acımasız canavarın dişlileri arasında tutunamadığın zaman köyüne sığınırdın. Hiç mülkün olmasa da o köy seni barındırırdı. Bir göz küçük bir evde yaşar giderdin. Kent orta sınıfından birinin sığınacak mülkiyeti vardır. Sınıfsal ilişkileri onu korur. Köylünün de küçük mülkiyeti. Bu bir küçük ev bile olabilir. Ayakların toprağa basar. Yok olup gitmezsin hiç değilse. Şehirde yaşamak zorunda olan bir memur çocuğuysan seni koruyan hiçbir şey yoktur, hiçbir şey. Ne sınıfsal ilişkiler, ne akrabalık ilişkileri, ne mülkiyet, ne bir göz ev. Ayağın kaydığı an acımasız bir hiçlikte düşüp paramparça olursun. Memurun tek sığınağı devletidir. Memur çocuğunun devleti de yoktur. Devlet o soğuk umursamazlığı ile dönüp bakmaz bile sana. Hiçbir yere gidemezsin, hiçbir yardım alamazsın. (…)”

(Gün Zileli, Mevsimler, 2014, s.170.)

…vay be. bu hiçliğin böyle tarifi de mümkünmüş.