evcikler, odacıklar, baloncuklar

Bu sabah karmaşık duygular içindeyim. Rüyamda bir Fellini filminin setinden geçtim: birileri bana beyaz paravanlar ardına gizlenen ve istemediğim ürünlerle dolu bir hayatı en itici satış görevlisi aracılığıyla pazarlamaya kalktı, yakama yapışan bu pazarlamacının bir özelliği üç hafta önce bir dans partisinin ‘aa ama kırmızı giydiğine göre dans etmen lazım’ diyen tuhaf figürlerinden birine benzeterek zihnimin odacıklarından çıkarmış olmamdı ve tabii ki dikkat çekmek için değil de zamanın içinden sadece biraz daha hızlı geçebilmek için kırmızı giymiştim her zaman işe yarar; bir başka esas özelliği ise o ürünleri almayacağımı bilmesiydi, çünkü ürünleri o almıştı ve bu sevimsiz hale gelmişti, yani esas müşteri oydu ve tüketmeye devam etmek için bana da bir şeyler pazarlamaya devam etmek zorundaydı; bunu ikimiz de biliyorduk ama ben biliyorum diye o bildiğini saklamayı tercih etti; rolünün hakkını vermek için elinden gelen iticiliği ardına koymadı, ben de mührüm niteliğindeki sıvışma becerimi kullanarak setten fıydım, tam izimi kaybettirdim derken bir aksiyon filminin ortasına daldm, odalar odalar üstüne derken ben odalardan da fıydım, uyandığımda ise bir noir suç filminin senaryosunu attığı anlık iradi adımları sayesinde ele geçiren şehir dedektifine her zamankinden çok benziyordum; ‘dedektiflik yapabilir’ kimlik kartımı elime tutuşturan rüya memuru tıpkı benimki kadar becerikli bir çabuklukla sıvıştı. Uyandığımda sabah 9’daki görüşmeye geç kalmıştım, bakalım keyfime göre bir saatte kapıda bitiverince ne diyeceklerdi? Ne mi diyeceklerdi, elbette kabul edeceklerdi, çünkü her şeyin (adaletin de, kavganın da, çiçeğin de, otobüsün de, hakkımız olan paranın da, güzelliklerin de, yeni evli çiftin mobilyasının da, çocuğun mutluluğunun da) geç kaldığı bir ülkede yaşıyorduk, eminim alışkınlardı (ve gecikmeler artık kimseyi kudurtmayacaktı)! Bu konudaki hem suçlu hem güçlü atarımdan bağımsız olarak, etrafım kuralına göre yaşamaya ısrarlı Dr. Watson’larla doluydu: başvurduğu işlerden ya sistemin hantallığı ya da başvuran bireyin aşırı nitelikli olduğu sebebiyle reddedilen bir arkadaşım akademide ısrar ediyordu, bir başkası 7 yıldır tezini bitiriyordu; bir başkası sürekli proje yazıyordu; bir başkası beni İkizler burcu sanıyordu; bir başkası asla gerçekten yakınlaşamayacağı erkeklere yaklaşıyordu, vesaire vesaire. Bense sheer luck‘a inanıyordum ve bir his dedektifine dönüştüğüm fikrini giderek sindiriyordum. Onun ne demek olduğunu bana şimdi sormayın, istesem de açıklamayı beceremem; yaptığımız bir hinliği o an açıklayamayız; tıpkı bitmeyen şiddeti, tamamlanmayan hırsızlığı konuşamayacağımız gibi. Anın kurallarını yıkıp hem yaparken hem açıklayan atipik kahramanları ise yemek programlarında bulabiliriz. Ama ben yemek yapmak konusunda da başarılı değilim.

Bu sabahki karmaşayı fitilleyen ev aramaya başlamam oldu. Yenilenmiş ve ana cadde üstünde bir odaya 1200 lira kira istediler, ya da küflü banyo ile yandaki inşaatın eşlik ettiği, binanın iç aydınlığına bakan bir oda için 950 lira. Ben de bunu üç aydan uzun süre ‘sürdürülebilir’ kılmak için kazanmam gereken parayı ve akıl sağlığımı hesapladım, sonra kimsenin kimseye pek para vermeye niyetli olmadığı, ticaretle uğraşmıyorsan varlık sebebinin sallantıda olduğu, üstüne üstlük kazandığım para kadar insanca yaşamaya hakkım olan bir şehirde bulunduğum aklıma geldi. Yani insancanın dereceleri var, çok merdivenleri var, ama her yere asansörle inip çıkınca insan mesafeleri kafasında biraz yamultuyor, sanıyor ki iki kapı açılma sesi, iki çın sesi arasındaki yoldur tek gidilen yol. Böyle zamanlarda güzel şeyler gözüme pek görünmüyor, barınma hakkının dört duvara indirgenmesine gördüğünüz gibi biraz içerliyorum (ve bu konuda inşaatizme dayalı olmayan planlarım, nüvelerim var, bazılarınızdan farklı olarak). Bu atar burada bitmez, dahası da var: Bir şehir düşünün, içindekiler çoğunlukla hayatın pahalılığından filan şikayetçi. Ama küflü evleri boklu ve kokulu bir derenin ve sivrisinekli ama manzaralı bir koyun kenarında olduğu için 2000-2500-3000 simit parasına kiralayabiliyorlar, çünkü ‘dolar da arttı’. Simitlerin çeşidinden çok varyasyon var burada, o küçük dikkatinizi çekerim. Sen de 2 saati ulaşıma vermemek için bu pazarlığa oturuyorsun, çünkü zamanın az, işin çok, enerjin kısıtlı ve pratik olsun’a düşkün bir sensin sanıyorsun. Çünkü Tuzla’da 500 liraya oturmanın işine ve araştırmana bir getirisi yok. Hayatı pahalandıran sensin ama neyse ki bunu tek başına yapmıyorsun. Herkesin birbiriyle doğrudan konuşmaya bile gerek kalmadan aynı anda ‘ama ederi bu’ diye aklından geçirip bir malı şişirip şiş-değer yapmasına ideolojik açmaz denebilir, bilemiyorum ama denebilir.

Şiş demişken, aklıma topolojik bir mevzu geldi yine. Haftasonu buluştuğum bir arkadaşımla Karaköy’de önce Namlı’da sucuklu kahvaltı işine girecektik. Sonra çok ışıklı, fazla masalı ve sirkülasyonlu bu mekana fazla samimi olmadığımız, arada bir susup sadece yemek yiyeceğimiz insanları şöyle bir 30 sene sonra mükellef kahvaltı yapmaya getiririz diyerek daha birebir masaların bulunacağı o meşhur Karaköy ka(h)veleri sokağına daldık. Efendime söyliyeyim, grafiti desen var, gratifi sanatçısından yola çıkarak sokak ismi var, çöp toplayıcısı arkadaş ve türküsü var; inşaat, yıkık, dökük ortamlar ve açılan kapıların ardında katma değeri yüksek hip dekoratif malzeme dükkanları desen o da var; böyle yok yok. Arkadaşım bir sokaktan diğerine geçerken adeta bir New York hissiyatı yakaladı. Derken o meşhur sokak. İstanbul Modern sanat hastanesine oldukça yakın bir şekilde konumlanmış stratejik ecza depolarına (kafe dö kremlerin, pankeyklerin ve feyk böreklerin ortamına) hoş geldik. Yönümüzü ararken ve nereye oturacağımızı tartışırken bize o sokakta her zaman karşılaştığım bir tamirat, tadilat sesi eşlik etti. Tar tar tar, tor tor tor! Bunu özellikle cumartesi sabah 10-11 gibi yapmalarına gerçekten hayranım; sokakta masalar açılmış, insanlar geliyor ve seçe seçe cumartesi sabah 11 seçiliyor. Demek ki burası haftaiçi ve akşamüstleri esas varlığını yaşayan, iklimini bulan bir ortam! İçimden misafirimi ve beni karşılayan bu saçma ortama küfrederken, beni nereye götürüyorsun, yıllardır buraya gelmedim, ne kadar değişmiş, sokak içinden sokak açılıyor adeta, sanki bir daha gelsem bulamam burayı, belki bu sokak da yok, di mi laçin, bir düşteyiz herhalde diyince arkadaşım, benim kafamda bir şimşek çaktı. Tarihlerden Kasım 7. Evet, burada durursam çok iyi olacak, zaten derli toplu bir şey yazmayı şu an şurası için planlamamıştım. Bazıları öfkeden yazar, bazıları dertten, bazıları heyecandan.

Şimşeğim ve ben şimdi ortamdan sıvışırken, zihninizin odalarının tembelliğiniz, bencilliğiniz ve aynı yollardan gitmekte ısrarınız oranında size işkence ettiği, özgürlüğe ve yeni yollara düşkünlüğünüz oranında size yeni balonlar açtığı günler dileğiyle, sizi esen bırakıyoruz.

Reklamlar

ses çıkarmak

Düşümde keman çalmayı öğreniyormuşum veya yeni öğrenmişim. Göstermeye çalışırken martı seslerini andıran çığlıklar yayınlıyorum (neden acaba!). Birkaç defa çıkan tiz seslerin ardından kemanın yayı aşınıyor, kayboluyor. Elimdeki kürdan kadar yaya bakıp bakıp duruyorum. Kabus mu değil mi?

Dalgaci bir yil

Aralik ayinda bir aksam, azicik gerilimli ve duygularin yogun olarak aktigi -o kadar ki, buram buram koktugu- bir masa basinda sunu tartiyorduk: yazmali mi, yazmamali mi, yoksa hiç konusmamali mi? Nihayetinde sarki soylemek, masadaki herkese bu üç seçenekten daha evla gorundu ki basladik çilginca detone olmaya. Ama o geceden aklimda kalan, inanmadigim halde yazmamayi savundugum, cunku karsimda birinin birinci saniyeden itibaren yazmayi savundugu, bu bunaltici tartismaya son veren seyin ise baska seylerden konusmak olduguydu. O aksam, yazmis oldugu her seyi çöpe atmis biri olarak artik çöpleri daha fazla doldurmak istemedigimi soyleyemedim, bir bakima utanç verici bir durum çünkü. Konusarak vakit çok tatli geçiyor, ama nedense dediklerinin tersi anlasilirsa o tatli cehennem tatlisina donusuyor. Cennette tatlilar kasikla, cehennemde çatalla yeniyor olabilir, sonra o çatal bata bata bitmiyor. Konusmamak da olmaz, insan sesini ozluyor, hele de baska sesleri ayri, kendi sesini ayri seviyorsan, onsuz yapamiyorsan. Ama: Bugun yeniyilin ilk avare yuruyusunu yaparken, aklima gelen 16 ayri ve kucuk parlak fikri mesela, yazmadigim için uçtu gitti, ve buna guvercinler bile sahit olmadi. Su birikintisinin içinden fosusurrrt-ıııı diyerek geçen hizli ve ofkeli bmw’nin de haberi olmadi tabii ki. Bu arada, Ankara yollarinda son üç gündür gordugum bmw arabalarin trafigi ihlal etmedeki basarisi ve uste cikmasi gozumden kacmadi, nedir bu isin asli? Kendilerine beemeedabilvee diyebilir miyim?

Neyse, aklimdan esip geçen fikirlerin izinin kalmamasina bu kez fazla içerledim ve bundan sonra daha dirayetli bir sekilde yazmaya, çizmeye karar verdim. Mesela son gunlerde arkasi yarin seklinde gordugum ev ruyalari… Insaatla tanimli gunduzlerimiz ve sehirlerimiz olabilir, ama bari gece uykuda huzur olsaydi diye dusunurken ruya tabirleri alaninda evin ifade edilmemis duygular ve dusuncelerle alakali olabilmesina aklim takildi. Tipki tarihi, ecis bucus gercekligini gosteren araziye beton atarak olayi kapatmak gibi, beton evlerde yasiyor olmamizin da bu ev ruyalarini daha belali kiliyor olmasina sasirmam, hiç! Mesela, ahsap evler? Tahtalarin arasindan hayaletlerin, oteki yerlerin (bkz.heterotopos ve bu kez dogru anlamda kullandim sanirim, dogru degil mi, dogru mu, içime dert oluyor da) kokularinin, seslerinin, acilarinin tatlilarinin sizmasina izin veren dokusu, sarsilinca yikilmasini da zorlastiriyor diye saygin bilim insanlari cikip savunsalar kalender ahsabi, ona da sasirmam. Beton evler ise çok acimasiz, kati, kibirli ve koseli akilli degil mi? Hani betonun akliyla kuyuya inilmez cinsinden… Her kati ayri firildak dusuncelerin ve bulanik duygularin bulundugu gecmisi olan bir yeri, beton atilmak suretiyle rasyonel ve kararli (!) hale getirmek soz konusuymus gibi.

Kemik, kemirmek içindir

Sonra arkasi yarinin her bolumunde farkli bir rolde karsimiza cikan is makinasi figuru… (Konudan halen kopmadinizsa helal olsun) Kâh köse basinda park halinde, kâh bir konagin suslu bahcesinde, kâh is basinda ustune agaclari gizleyip (komando ismakinasi) tebdil-i kiyafet kotuluk pesinde… Bunun da tabirlere gore anlami ve onemi farkliymis galiba, ama ben bunu da betonu çokerten, betonla adeta alay eden muzip bir figur olarak dusundum. Kirici bir mizah gucuyle iceriyi disari cikaran tehlikeli ve basit bir teknoloji dislisi, hiciv canavari. Uydu bence.

Derken beton yapinin katlarini ve zihnin duygusal katmanlarini hayal ediyordum ki, aklima dalga geçmekle bu katlar-merdivenler-tavanlar-duzlemler arasinda bir iliski oldugu geldi: Bundan yillar yillar once, ciddiyete onem veren bir arkadasim hicvin Turkiye toplumuna nüfuz etmek, elestiriler sunmak için dogru bir yol oldugundan supheliydi. Bu hiciv canavari adeta batili bir canavardi, modernitenin feleginden geçmis toplumlarin katlanabilecegi turdendi. Bize gelince, -biz bir bankin iki yaninda yesillikler içinde oturuyorduk galiba- bazi seyleri henuz ciddiye almayacak kadar seylerin disinda ustunde yaninda yoresinde takilan toplumlardan degildik. Buna tabii ki karsi cikacaktim, hiciv bence bir ozguven testiydi (bunda kendimi bilmeye yaklastigim donemde etkilendigim kitaplarin mizah dili ve çocukluk gunlerinin dozu yuksek, talihsiz olaylarla dugumlenen bir kara komedi olmasi etkili miydi, bilmem etkili miydi, acaba nasil etkilemezdi). Acaba yeterince karsi cikmis miydim…? O zaman bunlari yazmadigim için uçmus gitmis. Halbuki is makinasi figuru sagolsun, simdi su soruyu soruyorum: neyle dalga geçer, neyi tirtiklamak ister insan? Yeni yilin ilk avare yuruyusune ciktim ve bu konuyu enine boyuna dusundum. Raporum soyle: Kendime denk gordugumle dalga geçiyorum. Bazen, bunu sana (bana) yakistiramadim, demek için. Bazen, insani yok yere utandiran bir kucuk hata, komik surat, yersiz soz için, tepkisiz kalmadim, yadirgadim ama yine de sana karsi bir çember olusturmadim demek için. Bunlar muhalafete gayet açik akil yurutmeler tabii ki. Tuhaf buldugum ama dusmanlik duymadigim seyler icin kahkahayi koyveriyormusum, makara yapiyormusum demek ki. Acimasiz hiciv canavari is basinda. Kendimi ustun gordugum birinin yaninda kahkahalar degil, empati, hosgoru gibi yapay tatlandiricilar devreye giriyormus, ogretici ahlaki bir durusla virvirvir bos konusuyormusum. Kendimi asagi buldugum birinin yaninda ise taklide basliyormusum, o beni ne kadar güçsüzlestiriyorsa onun gücünü o kadar dusmanca taklit ediyormusum, trajedinin dugmesine basiyormusum. Taklit edebildigim seyi sevmiyormusum, haline halim gibi guldugum, cekistirdigim, tirtikladigim seyleri ozluyormusum. Yilin ilk misyonu: Kendime hemen bir is makinasi ediniyorum.

Bu hiciv konusuna kafa yoran muzip bir tarihçi vardi, dur bakim kimdi o ya…

a researcher needs her nightmares

After two months full of nightmares -sometimes multiple per night-, here is a quite bitter one because of the feeling it left me with, because I feared this has a greater possibility of becoming real:

At a conference with four or five other fellows. Gloomy room, everyone is so dispirited. I will go last, and have a big file under my arm, more than ready. I sense noone in the room cares about what is being told, though, so I haven’t prepared extras for the audience. Everyone sits and seems pleased to fulfill a formality, a duty. We could not care less about the spirit of why we do this. Never took my coat off in the room, constantly changed seats during presentations, did not feel I belong or am welcomed. Audience sits away and higher above the level of presenters and there are several benches placed in grids in the room that make movement a big struggle. I study the pages of notes, have the outline, know what to tell, yet still feel out of synch. Everyone in my session presents, when it’s my turn, I decide to hush and give up, because I’m convinced they don’t want this, need this, my words are alienating them and me as well.

So, is this the Turkey effect? or is it the lazy me?

bir ağustos boyu yol almak

Ankara adeta bir burger gibi beni kendine çağırıyordu; ama her ısırıkta acaba bu burger sağlıklı mı diye endişeleniyordum, çünkü bu burger sağlıklı değildi. Sonra daha doğmadan endişeli bir birey olmanın potansiyelini bana yüklediklerini hatırladım, derin nefes aldım, endişe yok, olumlu düşün, olacak olacak olacak diye telkine giriştim, çünkü olmuyordu. [bang bang, I hit the ground… gibi şarkılar çalıyordu fonda.] Otobüsten indim, eve girdim, evin mağrur toraman abi kedisinin tüylerini taradım, dişi bir saruman olan kedininse genç ama küçük aklını aldım ve odama girdim: yol boyunca şu burs metnini nasıl düzelteceğimi düşünüyordum, bayram tatilinde ev halkını eylerken de bunu düşünüyordum; Ankara’nın aylak ruhlu gençlerinin ilham gelince açtığı alanlardan birine doğru arkadaşım P. ile yürürken de hala aynı şeyi düşünüyordum; yapmayı isterken yazmayı düşünüyordum. Bu mesele geçen 2 yılıma damgasını vurmuştu ve artık bu burs konusunda duygusal olmayı kaldıramıyordum; iş beni dönüştürmüş, bir Susam Sokağı canavarına çevirmişti ve gurur meselesi olmuştu [bkz. çalışmak yorar, ayrıca çalışmak bazen Türk kahvesinden de vazgeçmek demektir.] 5 gün boyunca kaynaklarım bana baktı, ben kaynaklarıma baktım, bir şeyler karaladım, derken cumhurbaşkanlığı seçimleri sonlandı -bu işi neden bu kadar duygusal bir boyutta yaşadığımıza şaşarak kısa bir mola verdim-, o sırada Kadıköy’ün sokaklarında tekbiiiir diye bağırarak araba turu atan gençler gördüm, kornalar duydum. Bu korna meselesi kritik. Oturdum tekrar ekran başına, yazdım yazdım alttan girdim üstten çıktım. Rüyamda relocate’in etimolojik kökünü aradım, aman da ne eğlendim. Fakat yine son dakikaya kaldı işler. Zaten ben beklenenden 1 hafta-10 gün geç doğmuşum, her yere her şeye geç kalmak, son dakika golleri huyum diye soytarılığa vuracaktım, ama kendime küfrettim. Yettim artık. Danışmanım da kendi programını sıkıştırdı, bir şekilde yetişti, ama kendime iyice küfrettim. Son gün, projeyi yalnış bütçelendirdiğimi farkettim, her şeyi edit-büdütlerken onu unuttum çünkü. O sırada Cevahir Alışveriş Merkezi’nde çarşaflı müşteri seli akıyordu, hayretle buraya niye daha önce hiç girmediğimi düşündüm. [çok da bir şey kaybetmemişim, hayal dünyamı besleyen pek bir olay yok.] Yeniden bütçe yaptım, kahkahalarla güldüm yeni haline. Artık tamam derken, son saatlerde, benim yeterliğimi kanıtlayan bir mektup eksikmiş, onu öğrendim.  Bu mektubu kurum yeni icat çıkarmış da istiyor, benim haberim bile yok böyle bir mektup gerektiğinden. Hadi onsuz olsun derken, okulun burs ofisinden görevliler “ama bak emin misin bu son şansın” filan falan dediler, dedim gönder [nasıl soğukkanlıyım öyle.] Saat olmuş 23.00, hava 45 derece belki odada, açım, evde su bitmiş, Kadıköy’ün musluk suyu da koleralıdır belki diye içmem, şu an bilgisayar başından kalkıp da gidemem, boynumda bir şey tık tık tık atıyor, odada volta atan ben miyim…derken o mektup son saatte geldi, fakat danışmanım yükleyemiyor. Bana ilettiği mektubu ben burs ofisine yolluyorum, onlar da bana geri yolluyor, bunu yüklemen lazım diyerek. Nereye yüklenir ondan bile emin değilim. 4 kadın, 4 bilgisayar başında çakır çakır mail trafiğiyle gönderdi mi oldu mu tamam mı yükledi mi bitti mi’nin derdinde. Ertesi sabah yine by-pass ameliyatı geçirenlerin ruh haliyle uyandım, dünya güzel bir yer, ben daha da güzelim, ama beynim resetlenmiş gibi… ve bu -2 yıl öncesine göre- heyecanımı yenmiş halim.

Resetlenmiş beynimle yola çıktım, konferans var dediler, konferanslara geldim. Bilgi aşkına! Benim çalıştığım konuya [diyelim ki tramvay düdüğünün diyalektiği olsun] dair sunuşunu yapan bir araştırmacı, tramvay düdüğünün etkisini insanlarla (animate beings) sınırladı adeta, diğer kentsel öğeleri (inanimate beings) hesaba katmadan bir sunuş yaptı; düdüğün kavramsallaşmasından bahis bile etmedi, gerçi sanmam ki Orta Doğu diyince ontolojik meseleler hafife alınsın. İki dinleyici soru sordu, “aslında düdüğün tüm çevrede ifade ettiği nedir onu kağıda döksek, belki iktidara dair bir şeyler öğreniriz…filan. Göz göze geldik, aferin çok güzel sordunuz, doğru yoldasınız imasında göz süzdüm. Nihai bir hüsranla çıktım oradan. Başka bir odada gayet derli toplu bir duygu, din ve toplum tartışması vardı; bütün sunuşlar İslamcı-sonrası-dönemde toplumsal-bireysel dayanışma (!) örnekleriyle sorumluluk-haz ekseninde bir şeyler anlatıyordu, ama kimse sorumluluk-haz ekseninde kavramsal bir tartışma yürütmüyordu, moderatör de böyle bir toparlama derdine düşmedi; devleti ele geçirmek gibi şeylerden bahseden sorular geldi, vay arkadaş ne devletmiş herkes benim olsun diyor, diye iç geçirdim. Belki hayatımda bir daha karşılaşmayacağım birkaç yeni insanla muhabbetin ardından, bir de korsan bildiri dinledikten sonra çöplüğüme geri döndüm.

Aslında bu yaz akademik sularda sörf yaptığımı söyleyemem, ama genel gidişat kış aylarının hırgüründen azadeydi. Meğer beni post-hırgür dönemi sürprizi bekliyormuş: evde huzur, tezde huzur mottosuyla yol almaya çabalarken ev arkadaşım evleneceğini duyurdu; oldu mu sana ev püf! Ev arkadaşımız evlenince biz de evlenmiş sayılmıyoruz; çünkü yeni bir eve yelken açmamız gerekiyor, paralar akmıyorsa hele daha fena durumumuz. Sevinsem mi, öfkelensem mi, sinirden kıkırdasam mı bilemedim. Bir ikizim olsa, böyle anlarda “çok kasıyorsun, akışına bırak ki şansın olsun” veya “ararsan bulamazsın çekirge!” gibisinden teskin etsin beni, ama yok. İstanbul’un her yeri inşaat, her yerde yeni ev yapılıyor, her yerde öğrenciler kaynıyor, ev ne çok kesin bulursun sözleri havada uçuyor. Sonra bir oda görüyorum, havalandırma boşluğuna bakıyor. Heyhat!

Bu buzdağının görünen yüzü. Kalanına eylülde çarpacağım ya, şimdilik o kısmını yazmasam da olur. Bana artık şöyle geliyor, tezini sinir harbine girmeden, huzurla yazabilen insan evladının tezi sayılmaz (bkz. yerel etki. Yerel etki şöyle bir şeydir: örneğin yüksek lisans-friendly değildir, banane banane bana mı sordun başlarken iş başka bilgi başka, 1000 tl cep harçlığı veririm, karşılığında günde 2 mülakat randevusu + onların deşifresini yapma şansı+ rapor yazma bonusu + ordan oraya koştura koştura gitmenin dayanılmaz hafifliği + yemek vb veririm bir de, türünden işlerle yüz yüze olduğunuz yer bizim yerelimizdir. Part-time kahve çekeyim ben burada derseniz, yalnız biz öğrenci istemiyoruz, onlar biraz kalıp okula dönüyorlar, denilen yer bizim iş dünyamızdır. Bunu bedava yapsana, sen çok güzel bedava iş yapıyorsun, diyen yöneticilerin olduğu ofis sizin ofisiniz -o kadar da lades demem, kusura bakmayın.- İnanın böyle olmayan, empatinin varolduğu başka yereller de var). Neyse, ağustos’un son haftasına girerken bir elimde okunması gerekli 42 makale, bir elimde çeviri, bir elimde ev ilanı, bir elimde kedi tüyü, öteki elimde de yetmeyen bütçe yola devam ediyorum. Rüyamda da sürekli o kocaman dişleri görüp duruyorum, sezgilerim ve ben beraber soruyoruz: kim lan o dişlek?!

Strateji değiştirmenin vakti geldi sanıyorum. Bir sonraki tez-magazin tadındaki raporumda bu strateji konusuna eğileceğim.

12964061
“Her şeyin ipleri ellerimde gibi fakat hiçbir şeyi değiştiremiyorum.” s.144.

Birkaç sayfa Alper Canıgüz mü okuyorum diye sorarak geçti, biraz da romanın baş kahramanının erkeksel mevzularının mı derdini okuyorum diye sorarak kafam karıştı. İlla benzeterek okumak zorunda değiliz tabii. Zaten vapurlarla dolmuşların karşılaştırmalı analizi başladığı yerden/andan itibaren başkasının romanı olmaktan çıktı, Hakan Bıçakcı’nın oldu bence (naçizane fikrim). Keşke rüya görenlerin bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı, ama iplerin bir tanesi de rüya sahibinin elinde. Esra da kim? sorusunu mesela tam zamanında cevaplayabilseydi keşke rüya gören kahramanımız. Ama okur da güçsüz, o da Esra’yı hatırlamıyor, ancak kitap iyice açıldıktan, bittikten sonra bir şeyler çaktım kendi adıma. O da bence spekülasyondan öteye gitmez, mevz-u bahis rüyalar olunca.

Oda arkadaşım -bakiim ne okuyorsun diye elimdeki kitapla şöyle bir ilgilendi. -rüyalarla ilgili her şeyi okumayı seviyorum. bunu da tesadüfen buldum, yoksa yeni bir kitap değil… gibi bir şeyler geveledim kulağına. Çok uykusu vardı, pek ilgilenmedi. -bu arada uykunda konuşuyorsun rüya görürken sen galiba diye şakalı komikli bir şey diyecektim, vazgeçtim, belki uyurken aklına takılır.

Neden erkeksel mevzulara takmışım kitabın tam orta yerinde? Sadece kadınların, sadece erkeklerin, sadece bir grubun, sadece bir grup içindekilerin iletişmesinin, dayanışmasının, çatışmasının romanını okumak istemediğimden olabilir. Ötekiyle iletişimin “tuhaf” aşamasından öteye gitmediği hayat zaten gerçek hayat, bir de üstüne başkasının gerçek hayatı olan başka rüyalarda birileri tek bildiği dil kendi türününkiymiş gibi konuşup durdu. Neyse ki diğer türler yerini bildi de birkaç sahnede görünüp kayboldular, bir eve götürsün diye yemek verdiler, bir yazın bodrum katının zorluklarından bahsettiler, bir n’oluyor ya dediler, kayboldular. ne hoş. Çık kendi içinden Haluk, çık!

Ama yine de iyi ki okumuşum bu kitabı. Yolculuk nereye diye bir kere bile sormuyor Haluk karakteri. Bu stres, caymışlık ondan mı acaba? Ona bir adet doğrusal hayat çizmiş olanların stratejisini işgal etmekle etmemek arasında karar vereyim derken, pek öyle adım filan atmıyor, tek tük taktik yapıyor. O yüzden modern eril figürlerin hikayesiyle çok uyuştu bütün gidişat.

Bitince kendime de pay çıkardım (hep eril figürlere mi laf edicem, biraz da başkalarına), bütün iplerin elinde olduğunu bilirsen hiçbir şey değiştiremezsin ki..

daha fazlası: https://www.goodreads.com/book/show/12964061-r-ya-g-nl