yer yer kariyer

Kariyerimle ilgili en sevdiğim taraflardan biri, özgeçmişimi güncelleyip şöyle bir nasıl olduğuna bakıvereyim dediğimde, telgrafın tellerine konan kuşlar misali kalıba sığmadan, yere konmadan geçen vaktin özetini görmek. Aslında ayan beyan ilintili, benzer pozisyonlarda atlayan, devam eden insanlar var ya, neredeyse sıkıcı bir düzen ve istikrar, işte bazen onlara imreniyorum (ama neyse ki uzun sürmüyor, akabinde böyle biriyle karşılaşıyorum -ilahi bir hikmet- ve bana çilelerini anlatıyor, ben de meraktan ve kibarlıktan sebeple durup dinliyor, çökmüş ruhunu birkaç dakika izleyip ortamdan sıvışmanın yollarını arıyorum). Bir kağıt parçası olarak özgeçmişim üzerinde gördüğüm çeşitlilik ve yer yer yetersizlikler (sektöre yetmiyoruz kuzuciğim) de bana gelişim romanlarını andıran cinsten, o yüzden ha gayret bir umut devam edip başka türlü bir çileyle gidiyorum. Dışarıdan pek çile gibi görünmeyen bu durumu doktora mahkumlarına sorarsak, Hades’le kahvaltı tadı yakalamanın yollarını anlatıyorlar. En yeni örneği, şurada fizik doktorasına dair duygularını paylaşan birinin yazısı, ki Facebook’ta müzikoloji doktorasını bırakan ve sahalara atılan bir tanıdığım vasıtasıyla yazıdan haberim oldu; paylaşırken iyi ki de doktorayı bıraktım yahu demiş.

Aslında insan çocukken içine dert olan, takıntıya sebep, arzu ettiği ve bir anda elinden kaçan bir anıyla besleyebiliyor kariyerini. O zaman dünya biraz daha onurlu bir yer oluyor. Madem takıntılıyız, bari bir işe yarasın. Mesela küçükken paslı demirden oklar yapıp savaşçılık oynarken bulmuşsun kendini, büyüyünce Orta İskender oluveriyorsun (büyük ve küçük kapıldığı için kaderine sen de biraz razı geleceksin). Ya da küçükken evlenenlerin gösterişine takılmışsın, evlenmek istemişsin; büyüyünce boşanma avukatı oluyorsun, büyük güç… Veyahut da efendim (burada ağzımızı bir şapırdatarak), küçükken hakem olmak istemişsin, herkese eşit uzaklıkta takılan, sen de haksızsın sen de haksızsın, hepiniz haksınızsınız ben dahil diyen saçma bir figür; Türkiye gibi bir yerde büyürsen hayat-boyu depresyonuna eşlik edecek bir meslek ediniyorsun, mesela psikolog veya motorlu kurye ya da güvenlik görevlisi… İşte bu ıstırap seni kendine köle ediyor, çağırıyor; başka ortamlarda belki bir işe yararsın, bilemiyorum… Şaka bir yana,  uzun zaman aynı okulu okuyup/kurallı bir hırsın peşinden koşup ani bir kararla okulu bırakan, işi yakan, alıştığı ortamını terk edenlerde apaçık kendini gösteren bir mecburiyetten bahsediyorum: buna İngilizce’de my calling diyorlardı galiba. What is calling you?  veya Seni tutuşturan nedir? Belki insanlar ikiye bile ayrılıyordur: Tutuşanlar ve aile mesleğini devam ettirenler. Peki aile mesleğine tutuşanlar? Al işte, yine bir ters köşe.

Kendimi ters köşede görmek istediğimde bazen, geçen 10 yıl boyunca dolandığım yerleri olayları mevzuları kısa süreyle rafa kaldırıp, iş başvurusu yapıyorum. Birkaç gün önce yine böyle bir hataya düşüp satış elemanı arayan ilanlarla dolu bir haldeki kariyer sitelerine daldım. Öyle durumlarda insan kendini gerçekten değersiz ve yeteneksiz hissediyor; göreceli bir yoksunluğu mutlak bir yoksunluğa çeviren durumdur bu. Aradıkları deneyime ve özelliklere sahip değilsin, bu özelliğe sahip olan muhtemel tanıdıkların ama işten dolayı depresif depresif ortada geziniyorlar. Demek ki mevzu çökmekten geçiyor. Bu insanlar neden çöküyorlar? Dahası, neden bunlara başvurmakta inat ediyorsun? Sonra bir ilana rastlıyorsun, editör diyor, hmm… Ona buna akıl vereceğine biraz kendin editle bakalım. Neden olmasın. Bir kişilik testi yapmanı istiyor ama. Dandik kavır-letır’ı herkes yazar.

Kişilik testi şöyle: Huysuz musun, becerikli mi, kadirşinas mı yavaş mı? Bu dördünden, elma-armut-kiwi-baklava arasından sana en az uyan ve en çok uyanı seç. Çünkü hepsi midene iniyor nihayetinde. İtiraz ediyorum. Ben üzüm severim. Mideme indirmeden uzun uzun düşünürüm, hangi üzümü alsam diye; eve getirince de önce biraz seyrederim, karakalemini çalışırım… Neyse, bu kalıpla tekrar eden sorular var; incommensurable tabir ettiğimiz, birbiri cinsinden ölçülemeyecek nitelik ifadeleriyle dolu, ölçülürse kafanızın bir milyon olacağı bir tehlike arz ediyor testimiz.  İyimser miyim, yoksa inatçı mı; dikkatli miyim, yoksa konuşkan mı? Birbirine çevirmeye uğraşana dek bunların hepsi olabilirdim; enerjimi ona harcayabilirdim. Oysa şimdi neoliberal takılıyorum (enerjime hayıflandığım andan itibaren başlıyor bu takılma); ikisi de ayrı ayrı değerli olanlar arasından hangisi daha değerli, bankamatiklerimiz mi taş atan çocuklar mı ne diyon uleyn seyn‘cilik oynuyorum adeta. Sakin ve heyecanlıyım, mantıklı ve sezgiselim, kuralcı ve deneyselim, daha da kötüsü alter egomla da çok iyi anlaşıyoruz.

Bu testin özel bir adı var -özel bir geliştirme süreci olduğu ve iler tutar yanlarına dair işverenleri ikna ettiklerini de tahmin etmek zor değil. Belli nitelikleri çocukluğumuzdaki, çevremizdeki iyi ve kötü anılarla yerleştiriyoruz zihnimize; ama bu test, dikkatli’yi şey gibi düşünmemizi destekliyor belki de farkında olmadan. Dikkatli, bir sapık da olabilir. Kuralcı, bir anne de olabilir. Eğlenceli, çat diye terk eden bir kız arkadaş da olabilir. Sakin, okulda son gün son saate dersi konan, herkesin uyuduğu anda Spinoza’ya asırlar öncesinden yardım ve yataklık gönderecek birinden bahseden felsefe öğretmeni de olabilir. Sonra Spinoza ve bilgisayar, aman oooğluuum ne ilginç. Geçmiş olsun. Neyse, ne diyordum, bu testi sevmedim.

Bu test kırılsın istiyorum, çünkü soruları cevapladıkça kendimden şüphe ediyorum. Saçma bir eleme süreci bitiyor, sıkılıyorum artık veee sonuç. Neyi yönetiyormuşum haberim yok, ama direktör diyor. Direktör.

(Buraya masa altına saklanarak, tükürüklerini tutamadan gülme efekti gelecek.)

 

 

Reklamlar

Adeta Bulgaristan-Sultanahmet-Şincan Hassas Koşusu

İki yıl önce anlattığım ‘Avrupa’ temalı dersini alan Uzak Asyalı bir öğrencim vardı. O sınıfta talihim bu öğrencinin dersi ilgili dinleyenlerden (5/30) biri olması, talihsizliğim ise öğrencinin aksanını istediğim kadar iyi anlayamamamdı. Ya göçmen Türk işçiler ve ayrımcılık ya da Bulgaristan’daki azınlık Türkleri ve yerinden edilme bahsine geldiğimizde ders bitişinde yaklaşıp kendini tanıttı, dersi ilgi çekici bulduğunu filan söyledi; Türk olduğumu başta anlamamış – öğrenci ilk derse gelmeyince böyle boşluklar oluyor- o günkü notlar arasında bu ayrıntıyı da tekrar geçtim herhalde. Dersten sonra, ummadığım bir anda 10 dakika kadar hayatından özetler ve Amerika’ya geliş macerasını anlattı(rdım) çünkü, o güne dek Çinli sandığım öğrenci Türk çıktı; isminden hiçbir ipucu alamamıştım, aksanı çözemediğim için elbette anlattıklarının belli bir yüzdesinden öteye geçemedim, ama gelip kendini tanıtmasının sebebi okutmanın Türk olduğu şaşkınlığı ve heyecanıymış diyelim. Orada nahoş birkaç zamandan sonra sanırım “hadi git çocuğum da başka yerde kafan rahat oku, devletle kapışma” demişler  ebeveyn statüsündekiler. Zalimin zulmü kıssası geçmeyeceğim burada; zaten konuya hakim olmadığım için onun anlattıklarının yarısını anladığımı sanıyorum. Bu yarım anlayışa eşlik eden mutluluk hissi (ne güzel, bir kişi daha biraz da olsa sallıyormuş dersi) sayesinde her öğrenci ile mutlaka ortak en az bir payda olursa dersi dinleyen öğrenci oranını %18 değil belki %80 üstüne çıkarmak mümkün olur…diye kendime akıl vererek bir sonraki problemimle boğuşmak üzere ortamdan uzaklaşmıştım.

Temmuz başında İstanbul’da Çinlileri devletlerinden sorumlu tutma hevesi artışa geçince bu öğrencim aklıma geldi (hiç Doğu Devleti görmesek devletin vergi kaynağından bağımsız bir bütün olmadığına inanıcaz da sorumlu tutmanın tam yeridir diycez, hııı). Sakin bir şekilde, orada bir insan hakkı ihlali oluyor, diye 20 yaşlarında başından geçen sınırlı sayıda ihlali bile anlattığında, dinlerken içimden de sordum: ne kadarı öykü, ne kadarı belge? Ama aklımda kalan rasyonel kırgın tipi (yok öyle bir tip literatürde, içimden geldi) ve ciddi bir genç endişesi taşıdığı oldu; hayalgücüm uçuşa geçemedi; tanıdığım diğer Uzak Asyalılar ve hatta Güneydoğu Asyalılar’dan ayırt edebileceğim hiçbir giysi, stil, mimik, aşırı-hassasiyet, tavır, (devlet-halk meselesine bakış da dahil) izi süremedim; Filipinli muvazzaf kız öğrenci de değil örneğin; nereden çıkarayım hassasiyetinin kırılma, bükülme, şekillenme noktalarını? Çaylaklığıma veriyorum. Sanırım o da aşırı hassas olamayacak kadar meşguldü.

Ama İstanbul’a gelince işler farklı. Yeminle, kolektif hafıza sayesinde beynimin çeşitli yörelerinde olmadık ışıklar yanıyor örneğin bir toplumsal heyecan vidyosu izlerken. Tophane’de bir Çin lokantasının camlarını indiren hassas gençler haberinde, “sağlık olsun, buradan nasibim, ekmek yiyeceğim yokmuş” diyen ve “aa çok ayıp çocuklar esnaf amcanızın camını kırdınız, ne günahı var” diyen esnafların sitemi “nefret toplumu olduk” tezini resmen çürütüyor! Bunca barışçıllık, dayanışma hayret verici! Söz konusu suç bu haberdeki suç olunca, girişimci lokanta sahibi sokağa akan öfke’ye ironik bir “teşekkür”le yetiniyor, işlem yapılmıyor ve agresif hareket doğal karşılanıyor. Yine insan hakkı ihlalleri yapılan başka civarlarımızda uçan tekme sokağa akınca, ya da ne bileyim, nakit dağıtan bankanın makineleri yakılınca ise bu öfkeyi, öfkeli sesleri hiçbir koşulda tolere edemiyoruz. Ne olduğundan çok neremize dokunduğu önem kazanıyor. Ya: çok anlamlar yükleyerek az şeyler yaşıyoruz; ya da: hakkı yenenler daha önce hiç kimsenin dokunmadığı yerlerimize dokunuyor olabilir…

Neyse, Asyalı turist kafilesine doğru yüksek desibel koşarak sarılmaya kalkan bir genç erkekler topluluğunu izleyince öfkeli seslerin başka bir açıklaması daha olabileceği akla geliyor. Toplumsal öfke, ölçülebilecek bir şeyler yapma arzusundan ileri geliyor olabilir mi? Virilio gibi rüzgarlı kuramcılara bakarsan, kolektif duygularımız aslında duyumsamadığımız şeyler yüzünden böyle abuk subuk aşırı hallere bürünüyor dersin. Sakın duyumsama diye tembihlenmiş de olabiliriz, görüyor ve psikanalitik olarak artırıyorsan. Misal, her şeyi görsele indirgeyen bir pop-tekno kültür sayesinde gördüğümüz-göremediğimiz her şeyin ölçülmek istediğini, bir yörüngeye oturup ölçülebilecek bir yolda ilerlediğini sanıyoruz. Şeylerin ölçülmek istediğini sanmak! Duyumsasak, yavaşlayacağız; yörünge yerine karmaşık sarmallar, çeşitli tuhaf kliklerin ortasına düşeceğiz diyelim. Fena! Desibelli ülkücü gençleri koşarken ve Doğu Türkistan hassasiyetlerini seslendirirken görüntüleyen haber vidyosunda da gençler arkalarından Deli Dumrul kovalıyormuş gibi koşuyor; ama aslında birinden öteye mi koşuyor, birinin kollarına mı koşuyor? Sokağa akan öfke ne olursa olsun hızından soruluyor, görülüyor, anlaşılıyor. Deli Dumrul var mı, varsa akıllarında yaşayan biri mi, yaşıyorsa modernite ve uzağa duyulan sevgi, yakına duyulan öfke konusunda ne hissediyor, kahvesini şekerli mi şerbetli mi içiyor? O esnada da adeta bazı müdür muavinleri (kolektif hafıza burada devreye büyük giriyor) ellerinde sopalarla koşan ve aşka gelenleri zaptetmeye çalışıyor. Zaptetmek ve aşk! Ne müthiş çarpışan ikili! Adeta sınıfta geçici süreyle burada bulunan, turlayan ve tanımlanamayan nesne (aka.turist) adeta sınıfın gedikli öğrencilerinden dayak yemek üzereyken gülerek, ama ben aradığınız öğrenci değilim ki!, diyor… Peki, aslında kimi arıyorlar?

Yaşıyorsun, kimbilir kafandan neler geçiyor… kimbilir nasıl da umursamıyorsun… derinden akıp giden düşüncelerin doğal akışlarında buz kestikleri bir olayla karşılaşınca muhtemelen kafanın dış çeperine üşüşüyorlar… Şimdi bittin. Sallamadığın o düşünceler heyülaya dönüştüler ve sen bunları duygu sanıyorsun.

Yaşadığını yaşarken düşünen, iki tonu aynı anda çıkarabilen bir adamın sesini dinliyorum, dilini tam bilmiyorum, ama imgeleminden, iyi niyetinden şüphem yok. Peki, büyülenmiş gibi olabilirim, ama neyse ki ben de aynı anda iki tonda çalışabiliyorum. Onun da etkisiyle müziği yapanla müziği soran iki taraf arasındaki karşılaşma anlarını düşündüm; bir de geçen ilkbahardan kalan, benzer konularda çalışan bir başka araştırmacı arkadaşımla aramda geçen meraklı bir diyalogun notlarını buldum evde. İşbu yazdığım, o diyalogda bahsettiğimiz karşılaşmanın tipleri üstüne.

Sınırları önceden bilinmiş, bulunmuş, kurulmuş, anlaşılmış bir müzik etkinliğinde soru sormak hem çok kolay, hem de çok bunaltıcı oluyormuş. Sonuçta insanlar oraya müzik dinlemek için ve arkadaşlarının özel ve genel hayatlarını çekiştirmek, hayali ve uçucu şeylerden konuşmak gelmişler. Müzik yapan da konuyu zaten sahnede ifade ediyor; heykelinin yanında durup ben bu çalışmada şunu hedefledim diye kendi eserini anlatmasına bile gerek kalmayacak kadar zirvede müzisyen, göz önünde, toplu iğnenin top gibi olan eğik ucunda duruyor. Eğer ki müziği yaparken çıt derecesinde bile etki almayacak şekilde herkesi dışta bırakan bir müzisyen değilse de, iyi bir olasılıkla seninle sohbeti kısa kesmek isteyebilir, zaten yorgundur. Ya da cinsiyetinden, kabullerinden, telaşlarından veya tamamen keyfinden dolayı seni dışlayabilir de. Böyle konuşmuşuz. Cinsiyet kapıları demişim kağıt üstünde hatta. Ötesine nasıl geçmeli? (Muhtemelen kapının önünde bekleyip hiçbir yere ayrılmayarak. Ya da karşı cinsten bir elçi bularak.) Bunu aşıp müzik yapana tanıklık etmeye devam etmek için işe yarayan sorular olsun diye düşünmüşüz. Sanatçının egosu, aurası, gölgesi arasında dolanıp durmuşuz. İlki dinleyiciyi çok pis süzüyormuş, ikincisi araştırmacıyı da etkisi altına alıyormuş, üçüncüsü meseleyi menajerlere havale ediyormuş.

Ama sorular? Sorular için zamanlar? Konserde soru sormanın dayanılmaz ağırlığı. Hatta konseri verene sormanın insanda büyük endişe yaratması… Aslında soruların cevabını döndürüp kendi istediği yere getirme gücüne sahip birini araştırmamıza konu ediyormuşuz. O zaman bunu konser, festival gibi müzik etkinliklerine göre düşünüp, sokak müzisyenlerini hesaba katmamıştım. Geçen zamanda her (karşılaşma) seferinde aldığım sokak notları arasında: kendini değil, dinleyiciyi (meraklı, gaddar ve neşeli dinleyicilerini) anlatmaya koyulan bir müzisyen. Oysa aldığı sahnede hissettiği “güvenlik” ve “rezervasyon” bilinci mevcut ise, hayran ve mutlu veya keyifli dinleyicisini biraz silkeleyerek de anlatabilen, kendini işte bu arada ustaca resmeden müzisyen? Öyle miymiş? Tuhaf iş.

Dar alanda bedensel çarpışmalar diye bir not almışım. Dört duvar arasındaki ile sokağın inşaat halindeki köşesinde konaklayan müzik dinleme edimini ortak ele geçiren bedensel yakınlık. Bir yeri dinlemenin o yere “bakmak”la beraber gelmesi… Dinleyeni, dinlediğinden dolayı sevmek ve yakın bulmak… Bu diyalogu yaşarken veya not alırken sokak müziğine dair aklımdakiler kıt olduğundan, doğrü düzgün karşılaştırmalar yapamıyordum. Şimdi de kıt; ancak örneğin enstrümanın tonu ve varlığı sokakta farklı yükseliyor, egoymuş auraymış bilemem ama müziği yapanın kendi içinde kalma hali güçleniyor sanıyorum. Gürültü ve değişkenlik, çıkardığın sesler sayesinde sokakta bir avatar haline doğru şansını artırıyor mu, artırmıyor mu? Soru budur.

Sokakta dinlerken bedensel yakınlaşmalar, bir konser salonunda ayakta dikilenlerinkinden farklı oluyormuş. Bir kere yoldan başka geçenlerin de olması, içinden geçilen bir konser alancığı… ve o kameralar. ah o kameralar. Sahneye çıkıp sanatçısının yanında illa ki bir “I was here” pozu veremeyen arkadaşların sokaktayken, şarkı söyleyen bir heykelle yan yanayım sanıp bir selfie “çekinmeleri”! Harikaymış! Bunu müziği bırakıp selfie çekenlere bakarken insan başka türlü düşünüyor.

Müzik dinlemeye gelmiş, “esrik” bir beden-zihin var, sen ona ee anlat bakalım demek için sorular soruyorsun, o da sana bakıyor. Bu etik mi? Bu mümkün mü? Bu olur mu, onu tartışmışız. Bence en güzel onu tartışmışız. Eylemin içindeyken, o eylemi soruyorsun, hiç oluyor mu, sorusu ilk kazandığım para kadar çerçeveli bir sorudur. Hep hatırlanası. Adeta şiddete maruz kalan birine o anda şiddeti sormak gibi: anlat bakalım. Doğuran biriyle, -neden çocuk? diye söyleşi yapmak gibi. Bu, biraz kuramsal desteği güçlü bir tez. Gücünü kuramdan alıyor. Ama arkadaşım soruyor: sormamalı mı? Çünkü öyle böyle, cevap veriyorlar. O şeyin, eylemin, hissin her neyse, “ne olduğu”na dair bir bilgi alıyorsun. Sokakta dinlediğimiz bir sesin yanımda duran bir diğer dinleyicisine o sesi sordum mu diye düşünüyorum yakın zamanda. Güzel, ay ne hoş, pardon geçebilir miyim, ayağıma bastınız, pardon yol verir misiniz, bunları daha önce de görmüştüm yüzeyselliğinde olan bir deneyim mi oluyor bu? Geçen haftaya kadar böyle düşünmeye daha eğilimliydim; ama o müzikyapma edimini gösterme derdinde olanlar da birbirlerinin sorularını bittabi yanıtlıyorlar.

(yazıdan hiçbir şey anlaşılmıyor olabilir, bir daha göz attım da fark ettim. Ama buradan çok anlaşılabilir, enfes netlikte bir başka yazı çıkarsa, bazı gözleri kobay olarak kullanmış olacağım. heh heh he.)

Dalgaci bir yil

Aralik ayinda bir aksam, azicik gerilimli ve duygularin yogun olarak aktigi -o kadar ki, buram buram koktugu- bir masa basinda sunu tartiyorduk: yazmali mi, yazmamali mi, yoksa hiç konusmamali mi? Nihayetinde sarki soylemek, masadaki herkese bu üç seçenekten daha evla gorundu ki basladik çilginca detone olmaya. Ama o geceden aklimda kalan, inanmadigim halde yazmamayi savundugum, cunku karsimda birinin birinci saniyeden itibaren yazmayi savundugu, bu bunaltici tartismaya son veren seyin ise baska seylerden konusmak olduguydu. O aksam, yazmis oldugu her seyi çöpe atmis biri olarak artik çöpleri daha fazla doldurmak istemedigimi soyleyemedim, bir bakima utanç verici bir durum çünkü. Konusarak vakit çok tatli geçiyor, ama nedense dediklerinin tersi anlasilirsa o tatli cehennem tatlisina donusuyor. Cennette tatlilar kasikla, cehennemde çatalla yeniyor olabilir, sonra o çatal bata bata bitmiyor. Konusmamak da olmaz, insan sesini ozluyor, hele de baska sesleri ayri, kendi sesini ayri seviyorsan, onsuz yapamiyorsan. Ama: Bugun yeniyilin ilk avare yuruyusunu yaparken, aklima gelen 16 ayri ve kucuk parlak fikri mesela, yazmadigim için uçtu gitti, ve buna guvercinler bile sahit olmadi. Su birikintisinin içinden fosusurrrt-ıııı diyerek geçen hizli ve ofkeli bmw’nin de haberi olmadi tabii ki. Bu arada, Ankara yollarinda son üç gündür gordugum bmw arabalarin trafigi ihlal etmedeki basarisi ve uste cikmasi gozumden kacmadi, nedir bu isin asli? Kendilerine beemeedabilvee diyebilir miyim?

Neyse, aklimdan esip geçen fikirlerin izinin kalmamasina bu kez fazla içerledim ve bundan sonra daha dirayetli bir sekilde yazmaya, çizmeye karar verdim. Mesela son gunlerde arkasi yarin seklinde gordugum ev ruyalari… Insaatla tanimli gunduzlerimiz ve sehirlerimiz olabilir, ama bari gece uykuda huzur olsaydi diye dusunurken ruya tabirleri alaninda evin ifade edilmemis duygular ve dusuncelerle alakali olabilmesina aklim takildi. Tipki tarihi, ecis bucus gercekligini gosteren araziye beton atarak olayi kapatmak gibi, beton evlerde yasiyor olmamizin da bu ev ruyalarini daha belali kiliyor olmasina sasirmam, hiç! Mesela, ahsap evler? Tahtalarin arasindan hayaletlerin, oteki yerlerin (bkz.heterotopos ve bu kez dogru anlamda kullandim sanirim, dogru degil mi, dogru mu, içime dert oluyor da) kokularinin, seslerinin, acilarinin tatlilarinin sizmasina izin veren dokusu, sarsilinca yikilmasini da zorlastiriyor diye saygin bilim insanlari cikip savunsalar kalender ahsabi, ona da sasirmam. Beton evler ise çok acimasiz, kati, kibirli ve koseli akilli degil mi? Hani betonun akliyla kuyuya inilmez cinsinden… Her kati ayri firildak dusuncelerin ve bulanik duygularin bulundugu gecmisi olan bir yeri, beton atilmak suretiyle rasyonel ve kararli (!) hale getirmek soz konusuymus gibi.

Kemik, kemirmek içindir

Sonra arkasi yarinin her bolumunde farkli bir rolde karsimiza cikan is makinasi figuru… (Konudan halen kopmadinizsa helal olsun) Kâh köse basinda park halinde, kâh bir konagin suslu bahcesinde, kâh is basinda ustune agaclari gizleyip (komando ismakinasi) tebdil-i kiyafet kotuluk pesinde… Bunun da tabirlere gore anlami ve onemi farkliymis galiba, ama ben bunu da betonu çokerten, betonla adeta alay eden muzip bir figur olarak dusundum. Kirici bir mizah gucuyle iceriyi disari cikaran tehlikeli ve basit bir teknoloji dislisi, hiciv canavari. Uydu bence.

Derken beton yapinin katlarini ve zihnin duygusal katmanlarini hayal ediyordum ki, aklima dalga geçmekle bu katlar-merdivenler-tavanlar-duzlemler arasinda bir iliski oldugu geldi: Bundan yillar yillar once, ciddiyete onem veren bir arkadasim hicvin Turkiye toplumuna nüfuz etmek, elestiriler sunmak için dogru bir yol oldugundan supheliydi. Bu hiciv canavari adeta batili bir canavardi, modernitenin feleginden geçmis toplumlarin katlanabilecegi turdendi. Bize gelince, -biz bir bankin iki yaninda yesillikler içinde oturuyorduk galiba- bazi seyleri henuz ciddiye almayacak kadar seylerin disinda ustunde yaninda yoresinde takilan toplumlardan degildik. Buna tabii ki karsi cikacaktim, hiciv bence bir ozguven testiydi (bunda kendimi bilmeye yaklastigim donemde etkilendigim kitaplarin mizah dili ve çocukluk gunlerinin dozu yuksek, talihsiz olaylarla dugumlenen bir kara komedi olmasi etkili miydi, bilmem etkili miydi, acaba nasil etkilemezdi). Acaba yeterince karsi cikmis miydim…? O zaman bunlari yazmadigim için uçmus gitmis. Halbuki is makinasi figuru sagolsun, simdi su soruyu soruyorum: neyle dalga geçer, neyi tirtiklamak ister insan? Yeni yilin ilk avare yuruyusune ciktim ve bu konuyu enine boyuna dusundum. Raporum soyle: Kendime denk gordugumle dalga geçiyorum. Bazen, bunu sana (bana) yakistiramadim, demek için. Bazen, insani yok yere utandiran bir kucuk hata, komik surat, yersiz soz için, tepkisiz kalmadim, yadirgadim ama yine de sana karsi bir çember olusturmadim demek için. Bunlar muhalafete gayet açik akil yurutmeler tabii ki. Tuhaf buldugum ama dusmanlik duymadigim seyler icin kahkahayi koyveriyormusum, makara yapiyormusum demek ki. Acimasiz hiciv canavari is basinda. Kendimi ustun gordugum birinin yaninda kahkahalar degil, empati, hosgoru gibi yapay tatlandiricilar devreye giriyormus, ogretici ahlaki bir durusla virvirvir bos konusuyormusum. Kendimi asagi buldugum birinin yaninda ise taklide basliyormusum, o beni ne kadar güçsüzlestiriyorsa onun gücünü o kadar dusmanca taklit ediyormusum, trajedinin dugmesine basiyormusum. Taklit edebildigim seyi sevmiyormusum, haline halim gibi guldugum, cekistirdigim, tirtikladigim seyleri ozluyormusum. Yilin ilk misyonu: Kendime hemen bir is makinasi ediniyorum.

Bu hiciv konusuna kafa yoran muzip bir tarihçi vardi, dur bakim kimdi o ya…