eşyanın dokunulmazlığı

Bugün size yine müzelerden bahsetmek istiyorum çünkü bu ılık, sevecen madenlerde çoğunlukla donukkk…, kalpsizzzz…, acımasızzz… nesneler/animasyonlar (bir nevi nesnelerin gif versiyonları) ile insanlar birbirlerine bakarlar; bu bakışmadan nesneler muzaffer çıkarlar, insanlar da bazen bir ruh bulurlar, bazen de ruhlarını kaybediverirler. Aslında müzeler dostunuz değildir; kaybettikleriniz üzerine kuruludur pek çoğu; yavaş içiniz.

Geçen hafta uğradığım müze, kurnazın tekiydi; müze binasının dışına taşan sözcükleri vardı; bu sözcükleri duvarlarına yeniden not alan bir yazarı, o yazarın bir kitabı, kitabın takıntılı bir şekilde aşık olma fantazisine dolanan bir de kahramanı, o kahramanın yine müzenin katlarına ve duvarlarına sinen bir hikayesi, kahramana isim-cisim verirken yazma sürecini, nesneleriyle paylaşan, bize açan bir de yazar vardı. Otör diyebilirsiniz ona bu durumda. Kitabın müzesini gezdiğimi öğrenen bir arkadaşım, kendi de görmek istediği bu yere uğradığımı fark edince ah! dedi. Ben de kitabı okuyup okumadığını sordum. Kitabı okumak mı gerekir, emin değilmiş müzeyi gezerken. Şaşırdım, ama belki de o benim şaşkınlığım. Bir erkek bireyin kendi sınıfsal konumunda yeşeren ihtiyaçlarına ve zevklerine odaklandığı dünyayı anlamak için onun sürekli konuştuğu, başkalarının ise sürekli eylediği kitabı baştan sona okumak gerekmeyebilir (belki.) Fakat, müzenin kutucuklarını teker teker dolaşırken mesela vapurlardan bahsettiği kısımda kitabın kahramanının ne kadar büyük bir zihinsel girdap içinde olduğunu anlamak için kitabın suskunluğundan geçmem gerekti. Kitap susar. Kahraman vır vır konuşur. Yazar, birbirinin eşi kalem malzemeleriyle metni döker, kalemlerin sıradan olması metne akıcılık mı katmaktadır?

auralı taslak ve aurasız kalemler. Masumiyet Müzesi’nde. kaynak – durcek.tumblr.com

Sonra kitabın kahramanı yazarla bir olup bir yer hayal eder, önceden başka bir yer olan boşluğa üfler, boşlukta odalar açılır, kaybolmamak için nesnelerle (yani yerlerle) bunları birbirine bağlar ve bir bina oluşur. Yazarsız kahraman bu kadar uzun boylusunu hayal edemez. Müze, yazarın suçudur. Kahraman, nihayetinde çok güzel yaşadığını düşünecektir; yazar emellerini tamama ulaştıran maşa olacaktır. Hayal ettiği bir aktörün ivmesiyle mesafe kat eden kişiye ise yazar denir.

Kitabın kahramanı ortaya duygusal bir izlek çıkarmak için bol bol korkmuş, öfke, buhran, heyecan, kapris, güvensizlik, özgürlük, sıkışmışlık yaşamış ve kaybetmiştir; kaybettiklerinin yerine başkaları ve onların parçası olan nesneler arasında sadece kendi inisiyatifi ile bir bağ kurmuş, sonra hop, nesneleri hüpletmiştir. Bir yok, bir var, sonra yine yok ettiği bu anlara sıkışan nesneleri de hep saklamıştır. Başkasının halen kullandığı veya geride bıraktığı eşyalarını, onlarla açıkça iletişim kuramadığı derdinden yürütenlere emperyalist entel, sanat eseri kaçakçısı veya yerine göre arkeolog da denebilir. Halen kullandıkları eşyaları yürüten şımarıklara hele, ayıp ama eline koluna sahip ol denir, çünkü kendisini eksilterek hatırlatmak ister, çoğaltarak değil. Kitabın gidişatında ise bu karakter yapısı, aşkının, pardon arzusunun öznesi olan bir başka bireyi kullanarak dünyayı unutan bireye iyice yedirilir. Mesela söz konusu şehirli kahramanımız, şehirlere bombalar yağardı her gece /biz durmadan sevişirdik‘i tersten yaşayan bir kafayla dışarıda çalan davullara sağır bir ilişkiye gömülmüştür, aman da ne âlâ:

İstanbul’un sokaklarında komünistler ile milliyetçiler birbirlerini kurşunlar, bankalar soyulur, bombalanır, kahveler makineli tüfeklerle taranırken, bizim esrarengiz bir acı yüzünden bütün dünyayı unutuşumuz, Sibel’e bir derinlik duygusu verirdi. (s.184)

Sibel’in duygularından emin değilim. Diğer ana kadın kahraman gibi, o da maşaallah bir adamın fantastik dünyasında yaşamaktadır; bundan dolayı da varoluşçu olarak sahneden çıkmaya mecburdur. O sırada kitabın kahramanı, tuhaftır, Eski Yunan mitolojisinde ölülerin narin ruhlarını temsil eden, bu kitapta ise belki de zamanın efendisi olarak işlenen kelebekler görmektedir diğer kadına her bakışında. Sibel’e gelince kelebekler taze bitti! Kendine baktığında ise, sıkı sıkı kontrol edilmesi gereken bir hareket görür, sonra ıstırabının tehlike hiyerarşisini aktaran haritasını çizer:

şehrin sokaklarına duygusal yaklaşımlar, Masumiyet Müzesi’nde. kaynak -durcek.tumblr.com

Görünüşe göre, kişinin düzeltmeyeceği konularda eşyaya kaçarak avunmasından hareketle bir hayatın, ötekilerin hayatının üzerinden kendi nefesinin müzeleştirilmesi fikrinden çok etkilenmişim. Kendimi tebrik ediyorum, demek etkilenebiliyorum, demek ben de insanım. Masumiyet Müzesi’nde, geçen sefer başka bir müzede kafama takılan şu sorunun bir cevabını da azıcık duyuyorum, sesleri uyandıran bir müze. Zaten, bazı köşelerde bu zamanın sesleri ve beraber taşıdıklarını eklemeyi düşünmüşler. Orada durmamışlar, kahramanın sesinden bir de sesli tur rehberi katmışlar. Ben de herhalde hayatımda ilk defa bir müzede sesli tur rehberi edinip öyle dolaşayım dedim. Ama Orhan Pamuk kendisi hem seslendiriyor hem yönlendiriyormuş rehberde, bunu da bazılarımıza herhalde tuhaf ve yabancı gelecek bir vurguyla yapıyormuş, maalesef konuşur gibi değil, yazar gibi konuşarak yapıyormuş. Kelimeler formlarına çok sadık kalınarak telaffuz edilecek derken benim gibi bir ziyaretçiyi az daha müzenin hayatından fırlatıp uzağa atıyormuş… Birkaç dakika elimdeki rehberin dur/kalk düğmelerine dönüşümlü basarak girişteki enstalasyona bakakaldım böylece, dondum, tıpkı müzeler gibi dondum, hangi düğmeye basacağımı, nereye ilerleyeceğimi bilemedim. Bir an o ilk duvarın doğru düğmesine basarsam bir kapı açılacak ve başka bir ortama geçebileceğim sandım (başarılı bir piramit ziyareti efekti). Doğru noktayı aradım, bulamayınca orada bir parçası beliren kadının görüntüsüne takıldım, rehberi iki kere başa sararak kadının hayatının farklı evrelerinde neden hep aynı masada oturduğunu izledim, onun bir Ikea masası olup olmadığını sorguladım. Ikea’ya gerçekten gitmeli miyim bu şehirde geçirdiğim zaman içinde, onu düşündüm. Bir huzur ve güven ortamı olarak müzeye dalınca en çok ihtiyaç duyduklarımızdan biri, oryantasyon hali, az kalsın havaya uçuyordu bu yüzden. (Müzelere girerken diğer ihtiyaç duyduklarımız şöyle: zaman; para; hafif bir çanta; sağlam dizler; başka zamanları, yerleri ve hayatları merak edebilme kaygısı; yanımız sıra ilerleyen ve her nanenin çakır çukur fotoğrafını çeken en az bir ziyaretçi.) Sonra, zamanımın azaldığını düşünerek tavafa giriştim, kapının yolunu da buldum. Akşam 6’da kapanan ormanlarda kaybolup başa dönebilme becerisine oryantasyon da denir.

 

Reklamlar

tüyden hafif yoktan ağır

köpekler / birdenbire / gecenin en tuhaf yerinde / başıboş ve tekinsiz / birbirine sokulmuş uluyan / acı acı köpekler /

neyin yası / bu en kör saatinde günün / titrek ve çapaklı / köpeklerin okuduğu / kimin selası /

nedir içlerine dolan / en son nefesinde akşamın / hırıltılı ve ürkek / köpeklerle bir / kim bu boğulan

Şehrin seslerine karışan hayvan seslerinin sandığımdan daha önemli bir rabıta taşıdığını fark ettiğim günlerde okuduğum bir Serhat Uyurkulak şiirinin (bkz. s.42) bir kısmı bu.

Dahası da var.

Takip etmesi hep kolay olmayan bir başka uzun şiir veya curcunada, aynı kitapta, aynı şair, ölümün ağzından katille bir konuşmayı (bkz. s 49) ilerletiyor:

kaybedince yolunu bir yol bulacaksın / uçuruma uzanan kökleriyle dev ağaçların / ve kendi buğusuyla sarhoş / çıplak yamaçların arasından geçen / dilinden düşmeyen şarkıyı da unutacaksın / ama bir ses / tüyden hafif yoktan ağır bir nefes / yepyeni meseller okuyacak sana /

yuvarlanma arzusu / desire to fall

Anyone whose goal is ‘something higher’ must expect someday to suffer vertigo. What is vertigo? Fear of falling? No, Vertigo is something other than fear of falling. It is the voice of the emptiness below us which tempts and lures us, it is the desire to fall, against which, terrified, we defend ourselves.

Milan Kundera, The Unbearable Lightness of Being.

Gide’le akşam yemeği. Yazmayı sürdürmek gerekip gerekmediğini soran genç yazarların mektupları. Gide yanıtlıyor: “Nasıl? Kendinizi yazmaktan alıkoyabiliyor ve tereddüt mü ediyorsunuz?”

Defterler-2, Albert Camus, s.216

Halkın müziği?

Mevsimler romanından bir alıntı, derin bir kırılmanın sesini yansıtan bir konuşma, keskin bir ayrım.

Bir akşam koğuşta sazlı sözlü bir eğlence yapıldı. Gediz’le Suat bu eğlenceye katılamadılar; yataklarında uzanıp saz eşliğinde söylenen türküleri, devrimci marşları dinlediler. Bir ara Suat kulaklarını tıkadı elleriyle. Gediz ona hayretle baktı. (…) “Bu ilkel müziğe tahammül edemiyoğum. Beni buğjuvalıkla suçlayacaksın ama öyle değil. Biz ilkelliği sosyalizm sandık. Tek telli saz, oğkestğayla nasıl mücadele edemezse, böyle ilkel biğ sosyalizm de kapitalizmle baş edemez. Sosyalizmin sahip çıkması geğeken müzik batı müziğidiğ, klasik müziktiğ…”(…) “Batı müziği ne peki? Buğadaki buğjuvazi batı hayğanı olduğu için… sanıldı ki, onlağın benimsediği heğ şey buğjuvaziye ait. Halbuki o müziğin çoğu ezilenleğe aitti. House of the Rising Sun’ı hatığlasana. (…)

Mevsimler, Gün Zileli, s.313