mağara

Anabella, kimbilir ne zamandır bir çocuk istemektedir. Mağara gibi bir evde, topluma nazır fakat toplumdan kopuk, bütün kumandaların pilleri ve resim malzemeleri bedavaymış gibi kumandayla oynar, resim yapar, yaşar gider. Resim yapmakta, ama kendi boyadığı tablonun değerini kendisi koyamayacak kadar da çaresiz bir işçi kafasında günlerini geçirir. O tablolar kocası beğenmedi diye, tatlılık olsun, şirinlik olsun, uysallık olsun diye duvara asılmaz. Evet, koca.  Mağara kocasız olmaz. Kocayı otomatik olarak sever, çocuğu olursa çocuğunu da aynı otomatiklikte seveceğini adı gibi bilir; bunu bildiği için koskoca evin içinde deli danalar gibi dönmektedir. Fakat hormonları tavana vurunca danalar bile böyle delirmez. Sanıyorum ki, Anabella’nın derdi toplumdan kopuk olmasında yatmaktadır. Çocuğu bu yüzden mi ister, yoksa hormonları sazı eline aldığı için mi, orası belirsiz. Yani ben anlamadım. Sette böyle haşin haşin bak kızım, hırsını ve hormonlarını yansıt demişler herhalde, o da kızgın bir tavır takınmış. Halbuki o evden çıkıp parkta delirmiş vatandaşların naralarını dinlese, insanları izlese, nereden gelip nereye gittiklerini ah bir takip etse, sıkıntı esas nerede, yavaştan anlamaya başlayacak. Fakat derdi çocuk. Aferin Anabella. O kadar ekmek boşuna yendi. 

Kocası, bebek suratlı – bundan böyle bebeto diyeceğim – ve fakat hırslı kocası ofiste tırnaklarını törpülerken iş hayatının nereye kaydığını da düşünmektedir. Belki de olgun kadınlardan hoşlanmaktadır, belki de çocuk istemeyen kadınlardan hoşlanmaktadır. Hadi bakalım! Ofiste fazla iş olmayınca düşünülen konular bunlar. Bu sermayeci yiğidin gıcır gıcır gönlüne söz geçirebilir misiniz, hayır. Belki de bu rol için bebeto suratlı bir aktör olmazsa olmazdı! Ancak o da en az hanımı Anabella kadar sevimsiz ve köşeli bir karakter. Bir türlü yuvarlanamıyor filmin gidişatında. Hal böyleyken, evdeki hırçın hanım çocuk istedikçe, Bebeto, mağarada agresif hareketler içine girer, manik bazı davranışlar sergiler, ayy ne kadar da asi ruhlu bir sermayeci girişimci genç adam bu böyle dedirtecek suratlar takınır. Ama takım elbiseler halen 1980ler stili. Kurtarmıyor…

Bu filmi dünya sinemasından bir yönetmen beyaz-perdeleyecek olsa, tarihsel materyalizm olsun, sınıf çatışması olsun, devlet inşası ve küreselleşme olsun, çok kollu bir gösteriye dönüşürdü. Ama Amerikan sineması insanın elini kolunu bağlıyor belki de. Çıka çıka hatalı sollamaları zevke dönüştüren çiftlerin hayatı konulu, dokunaklı, nefsî, her 10 dakikada bir mağarayı dışarıdan çeken bir film çıkmış.

Ama yönetmen deneyimli. Bu sıkıcı çiftin hayatında fazla bir derinlik olmadığı için, mağara ortamının yüzeyselliğini biz de anladıktan sonra daha fazla oyalanmadan, hakiki katalizör çifti tanıtıyor. Bu çift sayesinde o çocuk doğacak, bir. Bu çiftin ta kendisi sayesinde aynı çiftin zaten mahvolmuş hayatı biraz daha mahvolacak, iki; Yeşilçam sineması izliyormuş gibi oturup Amerikan sineması izleyen bu gözlere de yazık olacak, üç. İzlerken, gerçekten sinema filmi mi yoksa yetişkin temalı fantastik deneme mi çekmişler, acaba bu neyin kafası, diye merak eden benim. Fakat bir yandan da, vardır bir bildiği yönetmenin diyorum, ki bu otoriter bir kültürde yetişmiş olmaktan ileri geliyor. Bazen yönetmen boşuna gezinir.

Geçmişte dingil bir baba olmuş Laymond, mağarada birtakım sanatsal dokunuşlar için Anabella tarafından kiralanıyor. Bebeto hırslı bir iş adamı, ama gerçekçi, sanatsal dokunuş ne demek biliyor. Anabella da az değil, ner’den biliyorsun bakalım, diye çıkışıyor. Madem biliyorsun, bildiğini ben niye bilmiyorum modunda saçma sapan bir çift muhabbeti geçiyor. Sevimsiz ve köşeliler, ama bu mağaralı çift dürüst; ne istediklerini biliyorlar. Anabella çocuğun peşinde, Bebeto iş gezisinde henüz şekillenmeden kırılan kalbinin onarımında. O esnada, Laymond, babalık vazifesi ile heriflik vazifesi arasındaki uçurumu daldan dala konarak ve bu konaklamaları kataloglayarak kapatıyor. Laymond’un en az onun kadar iç sıkıcı hanımı Filiz ise eski aktris, yeni depresif. Çocuklarını kendilerinden soğutacak kadar düz ebeveynlik etmişler, sonuçta çocuk kaçmış, onlar da birbirlerine yabancılaşmışlar. Ah nasıl da acılı bir hikaye! Filiz, ekrandaki günlerini yad ederek durumu kurtarmaya çalışırken Bebeto ile karşılaşıyorlar ve klişe ardına klişe sürrealizm ile buluşuyor. Yanlış yazmadım, evet, klişe ile sürrealizm buluştu. Bu acayip dörtlüde bir tek Filiz yapmacık olamamış, bir tek onun hareketleri arada bir, acaba filme yanlışlıkla mı kattılar, sorusuna sebep oluyor. Aslında… nedenini buldum. Bir tek Filiz gerçek bu filmde; çünkü Bebeto’nun sahiplenici küçük aklı tarafından ansızın reddedilince elindeki şampanyaya bakıyor, durum budur, Bebeto olmayabilir ama şampanya halen lezzetli diyor. Anabella filmin sonunda gerçekten çocuklanıyor, ama aklını kaçırmış vaziyette, taksilerin camından dışarı bakarak, havaya konuşarak, je t’aime, je t’aime diye sayıklıyor. Neden? Çünkü film Quebec’te çekilmiş. Laymond ile Bebeto tam bir Yeşilçam klişesi usulüyle, inanılmaz ama Yeşilçam!, bu aklını yitirmiş Anabella için kapışıyor. Yıl 1990lar. Fakat niyeyse ben 1980’lerdeymişiz gibi izliyorum olan biteni. Bütün bunlar olup biterken bir caz ezgisi ikide bir araya giriyor, mağara-ofis-otel-araç iç mekânı arasında geçip hikayede cazın etkisi de tam belli değil. Filmin adı ‘yorgun akşamlar’ da olabilirmiş.

Bu arada,  ortak bir krizi geçmişte bırakamayıp, geçmişe yapışan çiftlerin filmleri Amerikan sinemasında pek revaçta, aklınızda bulunsun. Konuşsalar, çözülecek halbuki.

‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

mavi çimen üzerinde

-1-
Geceleri bol sesli ve uykusuz, gündüzleri haber okumaktan yorgun bitap düşülen bir ayın ardından İstanbul’a bir süreliğine veda ediyorum. Travma içinde olmadığıma kendimi ve acı içindeki bileklerimi nafile ikna etmeye çalışa çalışa hazırladım bavulumu. Travma bize lüks çünkü. Yeşiller içinde sakin bir misafirhanede ilk kez deliksiz bir uyku çekiyorum, bileklerimin ağrısını duymadan. Maalesef 20 kiloyu aşmayacak şekilde ama ihtiyacım olan bir dolu şeyi yanıma almadan ama bunun ağrıyan bileklerime faydasını düşünerek -hep olumlu tarafından bakarak- valizimi dolduruyorum. Mavi çimleriyle övünen eyalete doğru dolunayda yola çıkıyorum. Daha yol görünmeden hasıl olan endişe sayesinde belki de yol sakin görünüyor. Aşırı sorumlu vatandaş olarak havaalanına 4 saat önce gidip kontuarın 2 saat öncesine dek açılmadığını ve yine aşırı sorumlu vatandaş olarak ekstradan oraya konulmuş pasaport memuruna ‘burdan yapılacak işlem var mı’ diye sorunca ‘gel de bi bakalım’ nidasıyla servis almak dışında ilginç bir şey yaşanmıyor. Bekleniyor. Iraklı bebeklerin anneleri ve babaları, Almancı ailelerin sayısız valizleri arasında gevşek gevşek bekleniyor. Bu kez beni karşılayacak tanıdık ve iyi bir yüzün varlığına seviniyor, sakin sakin bekliyorum.

Bu kez Lexington’a bir şaşkın gibi inmiyorum. Evimi, yönümü, masamı, bir çok şeyi koyduğum gibi bulacağım, belki koyduğumdan biraz farklı evet, ama bulacağım. Navigasyon bir problem bir deney değil, bir alıştırma bir spor olacak. Tahtakuruları tarafından belki yenmeyeceğim, tuhaf taksi şoförlerine bir servet ödemeyeceğim, sıcaktan kavurulurken koltuğumun altına halılar-kovalar sıkıştırmayacağım, ne idüğü belirsiz konut sahiplerine paracıklarımı kaptırmayacağım. Beni K. karşılıyor, akıllı, dikkatli ve sevecen bir kadının yardımseverliğiyle vardığım gece bana evini açıyor. Türkiye’den ve dinin/ideolojinin diplomasiye bulanıp ülkeleri ne hale getirebileceğinden bahsediyoruz arabada. O da İstanbul’u görmüştü ve sevmişti; turistçe adım attığın yerlerin kana ve korkuya bulandığını bilmek kadar insanı 21.yüzyıldan uzaklaştıran bir şey olamaz… Diplomasi hep var olacak, ama karşı ekibin mahremine girip bedenini yönlendirmesine izin vermemek senin kendi ekibinin elinde. (Ellerin varsa kullanırsın. Yoksa kullanamazsın diyerek iğrenç, pis, acımasız, gözyaşısız bir evrimci ayrımcılık notu da düştüğüme göre devam edebilirim.)

Kentteki ilk gün, ev anahtarımı almayı beklerken kütüphaneye sığınıyorum: müzik ve güzel sanatlar kütüphanesine. Tuhaftır, bu kez ilk hallettiğim kişisel iş kitap odası; bir dolap, bir anahtar, ilk kritik kitaplar, okunacakların bir planı; belki de buraya ilk gelişimde en başta yapmam gerekeni şimdi ilk günden hallediyorum. Geç de olsa güç de olsa olsun diye. Doğaçlama üstüne çiziktirmeleri okurken bir şeyler yazmak dikkatin sınırlı, odaklı, belirli ise ne kadar da kolay, onu fark ediyorum. Kocaman bir tarihsel sosyolojik kamburu taşımadan yazmak ne ferah bir hal. Nasıl imreniyorum!

 

Untitled

Mucizevi biçimde kentteki ilk 24 saatin içinde eve/odama yerleşmiş, elzem alışverişleri yapmış, eksikleri belirlemiş, kendi özel alanımın sınırlarını çiziktirmiş, akşam dokuz olmadan düşsüz bir uykuya düşmüşüm.

-2-
Hastayım. Oysa bu hafta sonu kasabanın sanat panayırı vardı; oyulmuş odunlara, el yapımı tüylü dikişli nakışlı değişik şeylere, yemeklere, takılara, süslere bakacaktım; insan içine karışacaktım. Yalan oldu panayır. Evde yediğim iki lokmanın burnumdan gelişini izliyorum, kendime dışarıdan bakıyorum, vay be amma da başlangıç ya diyorum, 1978’ten önce yapılmış binalardaki kurşun ve asbest olayını açıklayan broşür elimde, acaba bu mu midemi kaldıran diye kuruntulara kapılıyorum. Akşam olunca kapıdan dışarı adım atabiliyorum. Biraz temiz hava, biraz ot kokusu, biraz araba egzozu, biraz da yan tarafta ‘fraternity’ -veyahut da üniversiteye kapak atmış tenceresiz oğlanlar kulubü – evlerinden yükselen boing-boing-boing müziklerine (!) burun ve kulak kesiliyorum. Az sonra mahallemin muhtarıyla tanışacağım, bana bütün hayatını ve daha fazlasını anlatacak. Yemek olarak makarna yedim, ama dolabımda yunan yoğurdu /türk yoğurdu var, o halde kralıçayım ben!

Mahallemin muhtarı ile laflarken F. geliyor. Afrikalı bir veteriner olan F. ülkesinin hangi bölgesinden olduğunu sorunca afallıyor, ne yapıcam ben bu bilgiyi? Bil bakalım ne yapıcam? Yeri hep yarım olanlar için yön önemlidir şu hayatta. İngiliz aksanına sahip olduğumu, ama Fransıza benzediğimi söylüyor. Derken hava kararıyor. Bu sıkıcı kasaba-kenti çekiştiriyoruz. Homososyal ortamlarda laflamanın sıkıntılarından bahsediyoruz, F. sadece kızlardan oluşan bir ortamda ne kadar da çekingen suspus kaldığını anlatıyor, benim de böylece on erkekten mürekkep haneye neden çay içmeye gitmediğimi açıklarken içim rahat ediyor. Tek cinsten oluşan dünyaların yalanından birtakım şuursuz havaifişekçiler sayesinde kopuyoruz: mahallemin karşısındaki yapay gölden panik halinde kaz sürüsü kalkıyor, çünkü birileri müthiş bir temposuzluk içinde boyuna havaifişek patlatıyor, mahallemin muhtarı dönem başı maçına hazırlık ya da okul açılışı etkinliği için deney olduğunu söylüyor. Yukarıdaki karanlıkta kazlar bağırışıyor, ama havaifişeklerin ışığı bu korkuyu bile aydınlatamıyor… Kabuslu bir uykuya dalıyorum, kabusumda kitaplarımı nereye yerleştireceğim diye panikteymişim.

-3-
Sağalacak her şey. Demir hapı iyi edecek beni. Dedikleri gibi midemi de bulandırmadı. Eski ev arkadaşımın huyunu örnek alıp çamaşırları elde yıkama gibi bir etkinliğe törenle başladım ve bu alerjileri de önleyecek, abuk subuk deterjanları hayatımdan çıkarmamı sağlayacak, avokado yağı yanmayacak, spor salonu beni sakinleştirecek, geri kalanı nasıl düzelecek bilmiyorum, ellerimdeki takatsizliğin bilip de düzeltemediğimiz bir ortamda yaşamakla ne ilgisi var onu düşünüyorum, ama olacak herhalde. Bu kez kabusum yanlış uçak. Zehir gibi akıllı, ayna gibi acı bir kadın yazarın içeri tıkılmasına seyirci kalan ülkede bir tek işler yolunda gitmeyecek.

-4-

Sabah mahalleden çıkarken şu manzaraya rastlıyorum, hemen bir kehanet patlatıyorum. Aşağıdaki bulut oluşumundan anlaşılan o ki beş dakika sonra önümüzden beyaz kuyruklu kahverengi bir tavşan geçecek (ki geçti). O beyaz kuyruklu tavşanın peşinden koşup olmadık deliklere girmeyeceğiz, çünkü tavşan mahalleli, yine gelir. Yerimizden kıpırdamaya gerek olmayacak. Ben de o yüzden sakince ofise geçiyorum. (Bakıyorum da haftasonundaki havamdan eser yok.)

14063769_10154493778726757_6219144993719277573_n

Öğleden sonra uğradığım otantizm-kokan-dükkan ortamında Üç Hürel şarkısı duyuyorum ve kasadakilerden şarkının adını benim için yazmalarını rica ediyorum, şu pırıl pırıl dikteye bakar mısınız…, bu take-it-easy anlamındaki saykedelik parçadan çok çabuk feyz alıyorum. Dahası dükkandakiler, ‘ay aksanınız ne değişik, nerelisiniz’ gibi bir soru da sormuyor. Çünkü benim Türkiye’den olduğumu öğrenince başları göğe ermeyecek. Yani… Akşam olunca mahallemin muhtarı biraz kendi oryantasyonundan bahsediyor: nerelisin sorusuyla açılan ırkçı bahisten ve nee bir Türk mü benden hesap soracak tavrından bıkmış burada yaşadığı süre boyunca. Kısır bir döngüye takılmaktan şikayetçi. Pazar günü – önceki gün- tanıştığım İtalyan doktora öğrencisi C. de benzer bir kısırlık, yalnızlık ile karşılaşmış burada. İtalya’da yalnız yenmeyen öğle yemeklerinden sonra burada laboratuvarda bilgisayar başında tıkınılan yemekler bu birinci dünya (!) ülkesinin hafifletici medeniyet anlayışıyla çelişiyor. Oysa avokado tadında bir medeniyeti hepimiz hak ediyoruz.

Evernote Camera Roll 20160823 104257

 

  • 4,5-

4G var da 4,5G var da bu yazıda neden bir 4,5. bölüm olmasın? Bu bölümü geçmiş zamana açılan gizli bir kapı gibi düşündüm, sadece sabredenlerin geçebileceği bir alçak kapı. Kemiklerimdeki yükün resmen hafiflediği bu dört günün hikayesinde aşırı sessizlik de, aşırı serin iç mekanlar da, aşırı tatlı içecekler de, gevşek gevşek dolaşan kolejli Amerikan öğrencisi tipolojisi bile beni rahatsız edemedi. Kampüste attığım her on adımdan on ikisinde ‘ya ben burada amma da güvende hissediyorum’ diye diye başımın etini yedim. Oysa 5 sene önce öyle miydi? Şimdi ‘app’ ile kişiye özel taksi çağrılan günümüzden 5 yıl öncesinde işler çok başka ‘level’daydı. Hemen bakalım, şöyle bir geçmişe uzanalım:

Güney’de gününü görmek

pırpırdan hallice, tek sırada toplam üç koltuklu bir uçakla Lexington’ın çayırlarına iniş yapınca karşılama servisi sayesine hemen bir oda ve yatak bulup sızdım. Ertesi sabah, öğrenci merkezinden bir harita bulup, aceleyle şehirde ev aramaya çıktım. Saatimi Chicago’dan Kentucky’ye gelirken bir saat ileri almayı unuttuğum için daha önceden haberleştiğimiz ev sahibi 12.30’da evin önündeyim dedi ve ben onu 13.30’da görmeye gittim. Aferin bana. Kısacık mesafeler sıcak yüzünden çekilmez hale geldi, ben de taksi çağırdım, ama çağrılan taksiler gelmek bilmedi. Meğer sarı taksinin ünü almış yürümüş, bir ben bilmiyormuşum.  Meğer bu civarda taksiye binilmezmiş, ezikler otobüse, akıllılar bisiklete, geri kalanlar da otomobile binermiş.

1. gün
Bu arada madem taksi sarı, o halde sarı araba da taksidir diye akıl yürüttüm (başıma güneş geçmişti). O güneşin etkisiyle ilk gördüğüm duran sarı arabaya koşup,bu taksi boş mu dedim. Yalnız burada Toefl’dan +100 almakla ilgisi olmayan bir sorun vardı: 
 – Hi. Is this taxi free?
1. No. This is not a taxi (hep beraber gülelim ki utancımdan yerin dibine geçmeyeyim.)
2. What do you mean? This is the country of freedom. ya da başka bir sefer: “not free you know, but you can get in of course”
Neyse, bir şekilde ev sahibiyle buluşunca eve bakmaya gittik. Beğenmedim. Ben bir bakayım, dedim.  Baktım, yine beğenmedim. O sıcakta deliler gibi dolaşıp olmadık mesafeler kat ettikten sonra çok güzel, dayalı döşeli, temiz ve serin bir ev buldumsa da uzak buldum. Otobüs akşam 6’dan sonra yoktu ve her an yürümek de zordu, o yüzden oradan vazgeçtim. Bu arada tatilde edinmediğim bronz teni bir günde ediniyordum, haberim yoktu.

Kös kös gidip ilk eve tamam dedim. Ev sahibi “we are professionals. we own almost one building on every corner” dedi. Sonraki günlerde:

– My kitchen faucet is leaking. Can you take care of it before I move in?
– Slow down, slow down. I’m sorry, it has to wait. We are professionals, we can’t just run to help, this is not urgent.

– What is urgent, then?
– A wall breaking is urgent. A window broken is urgent.
– Ha yani o da olabiliyor!
– Excuse me?
– slowly slowly…

2. gün

Sonra başladık yatak aramaya… Ne de olsa Robinson Crusoe’dan farkımız yok: Yaya, yaya ve yine yaya… Daha sonra tanıştığım, burada 25 yıldan fazladır yaşamış bir Türk’le aramdaki diyalogun neşesi yanıma kâr kaldı:

– Yürümeyi çok severim ben.

– Ben de. çok güzel çok hoş çok şahane.

–  E, söyle bakalım, etrafı gezebildin mi? Nereleri gördün?

– Taksiyle Macy’s’e gittim, oradan da yürüyerek Lexington Green Mall’a geçtim, bir baktım.

– #ao.*21!!^+’+%^&/ ?

Gerçekten de yaptım bunu ama. Çünkü odalarda döşeksizim ve ışıksızım lan? noluyor?.. diyerek muhabbete giriştim: Teksas dolaylarından aramıza katılan satış görevlisi bir abla, ama bu çok pahalı diyince o zaman ucuzu var diyip beni 800 dolarlık yatak ve 800 dolarlık bazalardan alıp (tempurpedic isteyen oldu mu?) 500 dolarlık çocuk yataklarına götürdü. Derken bir anda kendimi Macy’s’de, emekliliği yaklaşmış bir amcaya ucuz yatak sorarken buldum. Tam da yeri. Başka bir mağazaya girip yatak sorunca bizde yok ama online sipariş verelim dediler (ki bu sorunumu okulun uluslararası ofisine gidene dek çözmedim, çözemedim). Yine de güney güneşinin altında redneck’lerle empati kurarken ben, mağazada çalışan ablalar ve abiler ve gençler ellerinden geleni yapıyorlardı:

– anlamıyorum, bu şehirde bir sürü uzun boylu insan gördüm, yataklar niye 2 metre bile değil? ısrarla minicik? niçin, niçin?

– yeah, i have the same problem. (diyor satış görevlisi sırık abi) (demiyor ki twin ama extra long/large alacaksın)

– whereas in Turkey, even when people are short, they buy big, long beds, you know. 

– yeah, a friend of mine is from Cyprus…

– and?

– and she is short, too.

– ?

 

3. gün

Bugün, bu eyalette taksiyle var olduğumu, yaşadığımı, aslan kral olduğumu anladığım gündür. Niye kimse demedi; yavrucum sen metropol insanısın, yürüyenlerin arasından çıkma diye? Şans eseri çağırınca gelen taksi buldum: Mr. Taxi. Her güne bir taksi düşecek şekilde yolculuk edince Amerika’da ilginç insanlar tanıyabilirmişim meğer. Arabam yok diye üzülmeye değmez. İlk gün doğma büyüme Lexingtonlı havalı bir abi, cep numaram bu, burdan çağırın diyip cepten çağırınca şu anda çalışmıyorum dedi. İkinci gün sıcakta bekledim diye kıkır kıkır gülen abi, bölümümü öğrenince mezun olunca ne iş yapıyorsunuz diye sordu. Lexington’ın şehir planlaması çok kötüymüş, elinde olsa beni işe alacak 🙂 Yolu bilmediği için yön anlattım kendisine, çoğu kadının aksine yön duygum çok gelişkinmiş, iltifatta bulundu (!).  Üçüncü gün Libyalı bir abi, Adogan’ı çok seviyoruz dedi. Meğer başbakandan bahsediyormuş. Benim sevip sevmediğimi sordu. Bilmiyorum diyince üsteledi; çok dindar, ama diktatör değil, biz ailecek çok beğeniyoruz diye de ekledi.  Türkiye son 20 yılda çok gelişmiş. Diğer Arap ülkeleri gibi değilmiş. Türkiye “değişerek gelişmeye” ondan çok önce başladı tabii diyerek söze girdim. Dünya-sistemleri teorisine gelmiştik ki, ineceğim yere vardık. Konuya tam giremedim. Gel gör ki, abi beni kardeş ülkeden gelen bacı bilip eşyalarımı taşımama yardım etti. Bunu da dünya sistem teorisinde bir yere koymak lazım. Sonraki gün, taksicim Faslı bir abiydi; doktor olmasını isteyen kasap babasına karşı çıkıp Fransa’da fizik okumuş, sismoloji derecesi almış. Tam İsveç’e gidecekken Amerika’daki akrabası gel bir tatil yap, beğenmezsen dönersin, demiş. Sonra olan olmuş, ama buradaki eğitim sistemine alışamamış, hem Fransızca değil, hem de çok havalı. Abinin sözleriyle: 

– All I can say is I lost control.

Gecelere mi aktık demek istiyor?.. 

Derken öğretmenlik, fizik-fransızca dersi… buralarda öğretmenlik mesleğine saygı (gel de bizde gör o saygıyı sen) göremeyince taksiciliğe geçmiş. İçkili gençler geceleri “go to your home, you terrorist” tarzı özgür-düşüncelerini belirttikçe gece çalışmaktan da soğumuş. İftara kadar boş duracağına benim çağrıma cevap vermiş, ne de iyi etmiş. Nice to meet you too. Sonuç nedir onun için: I’m doing OK. En nihayetinde, Hintli öğrencilerin dediği gibi, eve sebze olarak dönmemiş. 

4. gün

Ağacın arkasına saklanıp bizi gözetleyen sincapların, gece kanatlarını şaklatıp ışık saçan uçan yaratıkların, tahtakurularının, tanımlanamayan değişik böcüklerin (daha sonra anladığım üzere aslında arı gibi bişi), ağır iğdemsi bir ağaç kokusunun (off o ne koku öyle!),  yağmurdan kalkan ahşap dış yüzeyde açılan aralıktan eve sızan sincapların (bunu sanki daha önce dedim), ısrarla yayaya yol veren arabaların, pahalı çayların ve sağanak başlayınca sokaktakileri ıslatmak için yarışmayan otobüs ve araçların olduğu bir yerdeyim.

Ayrıca: Özellikle gerilim filmlerinde rastlanan pırpır florasanlar, bir gidip bir gelen ışıklar, köşeyi dönünce karşınıza çıkan ve durduğu yerde kollarını kavuşturup, siz selam verince yüzünde tek bir kas bile oynamadan size öylece donuk bakan insan figürleri filmlere özgü değil.

 

-epilog-

Gün oldu, devran döndü sanırım.

 

sokak evcimeni

Bugün sizlere evlerden bahsetmek istiyorum biraz daha. Biraz geç kalmış bir bahis aslında; bunu İstanbul’a alan araştırması için geldiğimde karşılaştığım ve içinden geçmek durumunda kaldığım emlak piyasasını taze taze tatmışken yazmalıydım. Olmadı, yine acele etmekle meşguldüm. Şimdilerde biraz daha yavaşladığıma göre bu notu şuracığa düşebilirim.

Ev nedir, niçindir? Kimi için yılın dokuz ayı kullanmadığı denize nazır bir konak, kimi için mülteci kampı barakası, kimi için hep bir lojman; çoğu zaman kapalı bir kutu, ara sıra açık yeşil havadar bir bahçe; bir canlı için barınma hakkı (fakat ne kadar da evrenselciyim şu an); üniversite kasabalarında öğrenciler üstünden para kazanmak için gereken kolay akar; İstanbul gibi bir şehirde rutubet, döküntü ve kaçış ortamı; çoğu zaman yıkıntı ve çöküntü ortamından rezidans hayatına geçiş yaparken kullanılacak malzeme; bazılarımızın sürekli bir şeyler biriktirdiği, sakladığı (bazen halının altına bazen kafasına bazen de en dipteki dolaba) ve aslında dinlendirdiği bir mahzen. Halen evde olmak için yeterince üretken bir sebep sayamadım. İş yeriniz evinizdeyse peki? Para kazanmaya yeten bir sebep, ama üretken olmaya yeter mi emin değilim.

Az önce yeniden saydım; şu kısacık ömrümde 23 tane ev değiştirmişim, 24.’ye doğru ilerliyorum. Bunlar misafir olarak takıldığım, gittiğim kaldığım evler değil. Gayet de yaşadığım odalar, düzen kuruyormuş gibi yaptığım yerler. Saymadan önce son yıllarda hayatımda barınma mevzuu çok düzensizleşti diye şikayet ediyordum; sayınca baktım ki bu dönemsel bir eğilim değil de hayatımın özeti. Her kurulan oda, nasılsa taşınırım güveni (ve güvensizliği) eşliğinde geçici bir oda, o yüzden yeterince benimsenmiyorlar tarafımdan.Ömrünün büyük kısmını aynı evde geçiren arkadaşlarımı gördükçe, kadere bak diyorum. Durumu doğum haritasına, ailevi konumlara, maddi yetersizliklere, mobil 21. yüzyıl yaşantılarına ve mesleğin fıtratına bağlayarak açıklama çabalarım da bir yere kadar eriyor. Ev ararken karşılaştığım şişme emlak piyasasını hissettikçe, biraz küfrediyorum.

Diyelim ki gençlerin bu şehrin ekonomisine nasıl dahil olduklarına kafa yoruyoruz. Şehrin genç ekonomisi avm’deki %25 indirimden yola çıkarak anlaşılan bir şey olmayabilir, özel ve ayrıcalıklı okul sisteminin reklamlarında güleç yüzleriyle memnuniyetlerini promosyon için harcayan imgeler de olmayabilir. Ama bu ekonomi, 4 metrekarelik yere açılan n sayıda espresso barı veya pıtır pıtır kapanan sinema salonu, kitapçı ile yerine açılan emlakçı, bisikletçi veya dürüm haus ile kendini anlatmaya başlayabilir. Örneğin, simide 1 lira verip 7 liraya yıldıztozundan bozma kahve içmek, su katılmış ama 5 ila 8 lira arasındaki bira nerede içiliyor, yanında da bedava mısır çerezi neresi veriyor diye bulmak, oyunun kirasını ucuza getirmek için sevilmeyen arkadaşı da davet edip paylaşımı artırmak, bir taksiye 7 kişi binmeye çalışmak, pahalı barlarda publarda takılmak yerine birayı evden getirip barın önünde ve sokak aralarında birikmek; içme suyundan ve orta sınıf hane tüketiminden tasarruf edip soğukta korunaklı ayakkabı, saç sakal (burası çok önemli) ile kişinin yeteneğine göre resim ve müzik malzemesine kaynak aktarmak; defter kapağı çizmek, tasarım çorap ve tütünlük üretiminde aşırıya gitmek; içki kullanmayanlara çay ve nargile ortamı yaratmak gibi küçük baloncuklar şehirde açılır; bu yeni cepler, merkezlerde meydanlarda yaşandığını sandığımız, methettiğimiz kamudan bir fırt alacak kadar kısa sürelerde kitleleri besler; o sırada üçlü beşli gruplar halinde genç taşeron emeğe akmaya hazır gördüğümüz adamlar, delikanlılar veya salınarak yürüyen Ortadoğulu turistler kamusal sandığımız ana caddede endam edebilirler. Cepler, köşeler ise bize beynimizin açılan yeni yolları, üretim ekonomisine dahil olan taze nöronlar gibi hayal etmemizi sağlayan bir popüler bilim söylemi gibi tatmin edici bir mekan algısı sunar: hayat devam ediyor.

Bir keresinde bir görüşmecim, Beşiktaş ve Kadıköy olmasa İstanbul’da yaşanacak yer yok, demişti. Bunu sosyal yaşamda muhafazakarlık ve serbesti ekseninde söylediğine eminim, ancak kendi deneyimimle bunun şehrin ulaşım sistemindeki bir yığılmayı da işaret ettiğini biliyorum. O halde belki bu iki hareket kolaylığı birbirinden o kadar da bağımsız değildir. Zavallı Kadıköy, envai çeşit ulaşım aracının buluştuğu bir nokta olmakla beraber, belki Taksim’den daha hızlı ve stressiz şekilde İstanbul’un uzak köşelerine uzanmak için bir ‘düğüm’ noktası. Ben bu düğüm noktasını Taksim sanıyordum önceden. Yazın turistik Galata-Karaköy sokaklarında dolanırken otel değilse elektrikçi, o da değilse uyducu, o da değilse çiğköfteci, o da değilse butik otelin kahvesi, o da değilse hediyelik eşya satışı köşesi olan, bazen İstanbul’un en merkezi, bütün kritik noktalara 5 dakika mesafedeki bu bölgede içimi sıkıntı kaplardı; neye hüzünleniyorum sorusunun cevabı zaten az önceki tanımda; buralar yüksek kiralara evet derken ana caddeye, ana hatta yerleşirken, bağımsız bir tiyatro, eski bir arka cadde hanında, gürültülü kusmuklu bir barın alt katında kendine yer buluyordu. Herhalde sıkıntı buydu. Yaz bitti ve kaç haftadır uğramadığım Galata Kulesi meydanına geçen haftasonu yolumu düşürdüm: Kuledibinin iskemleli tramvaylı çay ocağı olduğunu gördüm. Burası açılalı kaç ay oldu acaba, diye sorduğum çalışan abi, tramvay tipi işyerinde sıcak çay ve kahve servis eden soğuk bir nevale gibi cevapladı: 4 ay. Bana neden bu kadar kızgın ve ifrit olduğunu çözemedim. Bağırır gibi bir 4 ay. Derken kuledibinin küçük meydanının kenarında, bitişinde, müzik dükkanları ve yine elektronikçilere inen merdivenlerde toplanan bir meydan ahalisinin müzikli içkili neşesine tanık olduk; yanımdaki arkadaşım eskiden insanlar tramvay kafe ile iskemlelerin olduğu yere çökerdik, sohbet etmeye, içmeye, şarkı söylemeye gelirdik, dedi; kızlı erkekli, diye ekledi gülerek, sonra da ‘burayı kenara süpürmüşler’ diye baktı biraz. Hatta, merdivenlerde oturan tipler değildi buraya uğrayanlar dedi. İşte bu kısmını anlatmak kolay olmayacak, o yüzden gitar çalan değil, gitar çalmak isteyen bir çaba içindeki insanların uğradığını söylemekle yetineyim.

Sonbahar gelince dikkatim turistik Galata’dan sokak-evcimeni Kadıköy’e kaydı. Çünkü etrafta çok inşaat vardı. Apart-men’ler türemişler, Kadıköy’ün genç ekonomisinin ve düğüm noktası oluşunun farkına varmışlar elbette. Bu inşaatların önemli bir kısmı fahiş fiyat tamlamasının hakkını veren yeni ev fiyatlarına dönüşecekti; işçi abiler hep bunun için çalışırken (ne kadar dokunaklı), SUV’lara binip gelen patronişkoları o kocaman arabalarını Kadıköy’ün kıç kadar sokaklarında park edecek yer bulamıyorlardı. O yüzden sabah kapıdan çıkınca yolunuzun üstünde bir araba bulabilirdiniz. Arabanın üstüne çıkabilenler bir tek kedilerdi. Yıkım çok hızlı, inşaat da eh hiç fena olmayan bir hızda devam ederken fiyatlar kapıların önüne kondu. Müthiş! Sayılar kendileri yerine üssel fonksiyonlarla ifade edilseler daha az yüreğe inecek fiyatlar! O sırada kapının önünü boklamaya devam eden sokak hayvanları -çünkü üstünü kapatacak toprak alana yeterince hızlı ulaşamıyorlar-! Aynı sırada, yarebbim bir kornam oldu sonunda onu hunharca öttürmeliyim diye çırpınan taksicik, aynı kornacılık hareketinden mustarip küçük esnafın ve taşımacının mini kamyoneti, araya karışan büyük arabalar ve sonsuza dek bekleyen bir Moda tramvayı! Baştan sona kolektif tüketim krizi belki de… Fakat satın alacağınız evin mavi camları, asansörü, araba park yeri, beyaz duvarları var ve önünden tramvay geçiyor. Kaldırımları yok sokağında ama, sizin de zaten kaldırıma ihtiyacınız yok. Bir de halen arkasında evle camdan cama öpücük gönderebiliyorsunuz. Bu evin bulunduğu haritada, iç avlulu, asansörsüz, daracık Kadıköy evleri var ve bu evler oldukları haliyle yeterince büyütülecek güzellikte değiller. O yüzden ah vah etmeyeceğim. Sadece avluları düşününce hüzünleniyorum, tıpkı Galata’da kenara itilen ‘iş’leri görünce olana benzer bir sıkıntı. Böyle bir ağaçlı, meyvalı, yeşilli bir iç avluyu geçen gün ev bakarken buldum. Birkaç apartman binasının ortasında bir meyveli bahçe; iyi korunmuş. Görür görmez ‘keşke Kadıköy’ün sokakları da böyle dolu dolu yeşil olsa’ sözü ağzımdan çıkıverdi (Ama Kadıköy’ün sokakları dolu dolu motorlu). Sonra geçmişini düşündüm. Uyduruk 4-5 katlı binalar dikilmeden önce burada daha müstakil ev usulü yerlerin var olmuş olabileceği bir zamanı hayal ettim. Sonra ‘kızım, fazla Tanpınar okumuşsun galiba’ diye kendimle dalga geçtim ve o manzaradan uzaklaştım. Apartman boşluklu, avlulu, tek yüzlü mimariden sokağı yamuk, köpek boklu, gürültülü bir çevresi olan yeni konutların önünden yürümeye geri döndüm.  24. evimi düşünüyorum şimdi de.  Sokakta yaşayan bir semtteyim. O sırada Galata’da birileri fotoğraf çekiyor: ay ne güzel kuleee!