empati / eşduyum


Bu günlerde bir süredir alanda aradığım, sorduğum soruşturduğum seslerden başka türlü sesler duyuyorum. Anketli fanilerin dünyasında yaşamadığım için kesin bilgi diyebilirim: Nitel araştırmalar saymaya, odalara tıkmaya hevesli değil de yeni ortamlar, yollar üretmeye takıntılıdır. O yüzden tekrarlayan örüntüler görünce alandan çık, kenara geç, dur bir bak denir. O tekrarı gördüm, biraz durdum ama bir tınının eksikliğini elimdeki seslerin kapladığı yere, fazlalığına bakınca duydum. O yüzden görüyor ve artırıyorum dedim (bkz. danışmanın tamam demesi, öğrencinin devam demesi; bkz. risk). Haklıymışım; başka sesler çıkıyor. Örneğin, bugün keman dersine başlamadan önce odada diğer kediye uzun-ayar çeken kedinin sesi gibi bir ses çıkıyor: aynı cinsten değil diye ölçülebilemez etiketi taşıyan bir sesin senin bildiğin formu alması, sana doğru gelmesi gibi. Yani ürkütücü. Yani ölümcül. Yani yaşamsal. Çocuğunu kaybeden bir müzisyenin cinayet albümü şarkılarını ürkerek dinleyip yenileri, gelecekleri, henüz bizimle olmayanları duymak gibi. Hayır, gaipten seslerle kafayı yiyen kimse yok, bazıları aşırı derecede mevcut seslere odaklı olunca gerisi ga(r)ip geliyor. Kaldı ki bana sorsalar, bu sesi duymasam kafayı yerdim. Neden? Çünkü hâlâ öfkeliyim. Keman öğretmenimle ders öncesi laflarken bir öfke kendini hissettirdi, kamusal bir öfke zamanının içinde beni kişisel bir öfkeye kıstıran bir dönemin anısı. Ama o an onu hatırladığım için, keman öğretmenime kulağıma çalınan bu yeni sesleri anlatayım derken çat diye araya giren eski seslerin kapladığı yere öfkeliyim, fazla fazla, geniş geniş yayılmış olmalarına, gücümü güvenimi sömürmüş olmalarına kızgınım; yaklaşık beş yıldır uğraştığım, sevdiğim bu işe, bu alan araştırmasına harcadığım emeği, vakti hiçe saymasına, beni haris bir bencile, ne istediğini bilmez görünümlü bir kararsıza indirgemesine öfkeliyim, güveni güvensizlik diye yormasına halen şaşkınlıkla tanığım. Olumlu bir telaşı ve heyecanı duyup kavga, korku, öfke ve yanlışlıkların gülünçlüğünü avcuma bırakmasına, başkaları emeklerinin sonuçlarını almaya başlarken beni dağınıklık, bezginlik, yorgunluk, suçluluk, bencillik içinde kendime bakmaya zorladığı için öfkeliyim. Tarifi zor. Bazen de elimizdeki işlerin derinliğine, aklımızın dağınıklığına katlanmak yüzeydeyken zor.

Dersin ardından mola verdiğim çay bahçesinde, bu öfkeyi düşünerek cebimdeki deftere notlar düşüyorum: bunu unutma, bunu unutma, kaybettiğini unutma, aklının avcuna dağıldığını unutma… O sırada ’empatinin iyisi kötüsü olur’ hususunda mini bir seminer dinliyorum: arkadaşım, bu yazıdaki ana karakter, kelimenin etimolojik aurasına dair saçma reklamımı neyse ki fazla kaale almadan empatisizliğime ayar çekiyor, duyarsızlık konusunda beni uyarıyor: bunun olumlusu var, olumsuzu var, dikkat et, patinin kökeni ne işime yarayacak şimdi boşver diyor. Herhalde ben empatiyi bol keseden kullanıp bir süre önce kenara bıraktım, diye alaya vuruyorum başta. Aşırıya kaçmak da mümkün, doğru, diyor, kahramanımız bana birazcık olsun hak veriyor. Başkasının duygudurumunu anlayıp bunu manipüle eden, kendi yararına çekiştiren, eğip bükmek isteyen bir empati yetisi ile başkasının duygusunu ve durumunu anlayıp kabullenmeye istekli empati yeteneği arasındaki dağlar kadar farkı ölçüyorum sonra sayesinde. Sonra bininci kez acaba başkasının duygusunu, durumunu hafife aldım mı diye düşünüyorum. Düşünüyorum ha düşünüyorum. Öff. Sonra diğerinin duygudurumunu düşünürken tuzla buz olan duygudurumumu hatırlıyorum. Alanda da tuzla buz olanlar var, tuz buz olmamak için sesini kısık tutanlar var, onlara bir bakayım diyorum. Öfkelenince acaba daha mı iyi duyuyorum? İyi de yetti bu öfkemin nesnesi, geçmiş günün ilgiye aç biilaç erkil vokali. Yetti, biliyorum.

When the researcher looks at her disarray and looks back into the mirror for verification, organization, and closets she stuffed her real good arguments in:

 
I went out(side) to get some strong data with the objective to learn what emotions sound like in public space and what they do to it, to us when they sound. I prepared for it in a quite turbulent time in my life; a lot of bad luck, and a lot of sheer luck happened – I went to the movies to get over it; what I had blindly trusted pulled me down, wasted my time, and blamed me for the wreck, leaving me with loose leaves, and a lot to analyse; what/who pulled me down turned out to be a total joke; and, every weekend since then I’ve been turning to the mirror and searching myself, searching for temperance: are you a joke as well? Is this a wreck? Is this a waste of her time, their time, your time? I actually wasted my own time trying to bear the blame, not working on myself, but working on a fake, bad copy. I trusted I usually lacked 1/5 of the entire focus I was endowed with. I could do it, but I overworked and lost the temper. The argument hides in temperance. Some weekends, I searched my memory but could not remember the last time I did put in all the effort and it worked magic. Wasted my trust on what is hostile to magic – hostile, not critical. I thought I could replace it with data. But the site has been a nervous, weak and fearful place in the background, with a lot of nonsense, people’s negative moods, pride and pretense sucking good vibes and confusing me more. I could not afford wasting time, but I wasted. I have been ranting this whole time; ranting here, ranting when out with friends, ranting with my academic shoes on; ranting with my academic shoes off; I am ranting, I have been holding the good stuff back, the 1/5. Can’t do this to the project and parties involved in it anymore. Can’t hold back. This is a structural moment that calls for tempering and intervention to make sense of a very post-structural site. Rich data shines when tempered.
 
So I go in(side) to get my arguments back in order to do justice to 4/5 too. I’ve got data, I’ve got method and the bow, I’ve got time and arrows, and having a good advisor rocks. Really does connect.

Yaşıyorsun, kimbilir kafandan neler geçiyor… kimbilir nasıl da umursamıyorsun… derinden akıp giden düşüncelerin doğal akışlarında buz kestikleri bir olayla karşılaşınca muhtemelen kafanın dış çeperine üşüşüyorlar… Şimdi bittin. Sallamadığın o düşünceler heyülaya dönüştüler ve sen bunları duygu sanıyorsun.

Yaşadığını yaşarken düşünen, iki tonu aynı anda çıkarabilen bir adamın sesini dinliyorum, dilini tam bilmiyorum, ama imgeleminden, iyi niyetinden şüphem yok. Peki, büyülenmiş gibi olabilirim, ama neyse ki ben de aynı anda iki tonda çalışabiliyorum. Onun da etkisiyle müziği yapanla müziği soran iki taraf arasındaki karşılaşma anlarını düşündüm; bir de geçen ilkbahardan kalan, benzer konularda çalışan bir başka araştırmacı arkadaşımla aramda geçen meraklı bir diyalogun notlarını buldum evde. İşbu yazdığım, o diyalogda bahsettiğimiz karşılaşmanın tipleri üstüne.

Sınırları önceden bilinmiş, bulunmuş, kurulmuş, anlaşılmış bir müzik etkinliğinde soru sormak hem çok kolay, hem de çok bunaltıcı oluyormuş. Sonuçta insanlar oraya müzik dinlemek için ve arkadaşlarının özel ve genel hayatlarını çekiştirmek, hayali ve uçucu şeylerden konuşmak gelmişler. Müzik yapan da konuyu zaten sahnede ifade ediyor; heykelinin yanında durup ben bu çalışmada şunu hedefledim diye kendi eserini anlatmasına bile gerek kalmayacak kadar zirvede müzisyen, göz önünde, toplu iğnenin top gibi olan eğik ucunda duruyor. Eğer ki müziği yaparken çıt derecesinde bile etki almayacak şekilde herkesi dışta bırakan bir müzisyen değilse de, iyi bir olasılıkla seninle sohbeti kısa kesmek isteyebilir, zaten yorgundur. Ya da cinsiyetinden, kabullerinden, telaşlarından veya tamamen keyfinden dolayı seni dışlayabilir de. Böyle konuşmuşuz. Cinsiyet kapıları demişim kağıt üstünde hatta. Ötesine nasıl geçmeli? (Muhtemelen kapının önünde bekleyip hiçbir yere ayrılmayarak. Ya da karşı cinsten bir elçi bularak.) Bunu aşıp müzik yapana tanıklık etmeye devam etmek için işe yarayan sorular olsun diye düşünmüşüz. Sanatçının egosu, aurası, gölgesi arasında dolanıp durmuşuz. İlki dinleyiciyi çok pis süzüyormuş, ikincisi araştırmacıyı da etkisi altına alıyormuş, üçüncüsü meseleyi menajerlere havale ediyormuş.

Ama sorular? Sorular için zamanlar? Konserde soru sormanın dayanılmaz ağırlığı. Hatta konseri verene sormanın insanda büyük endişe yaratması… Aslında soruların cevabını döndürüp kendi istediği yere getirme gücüne sahip birini araştırmamıza konu ediyormuşuz. O zaman bunu konser, festival gibi müzik etkinliklerine göre düşünüp, sokak müzisyenlerini hesaba katmamıştım. Geçen zamanda her (karşılaşma) seferinde aldığım sokak notları arasında: kendini değil, dinleyiciyi (meraklı, gaddar ve neşeli dinleyicilerini) anlatmaya koyulan bir müzisyen. Oysa aldığı sahnede hissettiği “güvenlik” ve “rezervasyon” bilinci mevcut ise, hayran ve mutlu veya keyifli dinleyicisini biraz silkeleyerek de anlatabilen, kendini işte bu arada ustaca resmeden müzisyen? Öyle miymiş? Tuhaf iş.

Dar alanda bedensel çarpışmalar diye bir not almışım. Dört duvar arasındaki ile sokağın inşaat halindeki köşesinde konaklayan müzik dinleme edimini ortak ele geçiren bedensel yakınlık. Bir yeri dinlemenin o yere “bakmak”la beraber gelmesi… Dinleyeni, dinlediğinden dolayı sevmek ve yakın bulmak… Bu diyalogu yaşarken veya not alırken sokak müziğine dair aklımdakiler kıt olduğundan, doğrü düzgün karşılaştırmalar yapamıyordum. Şimdi de kıt; ancak örneğin enstrümanın tonu ve varlığı sokakta farklı yükseliyor, egoymuş auraymış bilemem ama müziği yapanın kendi içinde kalma hali güçleniyor sanıyorum. Gürültü ve değişkenlik, çıkardığın sesler sayesinde sokakta bir avatar haline doğru şansını artırıyor mu, artırmıyor mu? Soru budur.

Sokakta dinlerken bedensel yakınlaşmalar, bir konser salonunda ayakta dikilenlerinkinden farklı oluyormuş. Bir kere yoldan başka geçenlerin de olması, içinden geçilen bir konser alancığı… ve o kameralar. ah o kameralar. Sahneye çıkıp sanatçısının yanında illa ki bir “I was here” pozu veremeyen arkadaşların sokaktayken, şarkı söyleyen bir heykelle yan yanayım sanıp bir selfie “çekinmeleri”! Harikaymış! Bunu müziği bırakıp selfie çekenlere bakarken insan başka türlü düşünüyor.

Müzik dinlemeye gelmiş, “esrik” bir beden-zihin var, sen ona ee anlat bakalım demek için sorular soruyorsun, o da sana bakıyor. Bu etik mi? Bu mümkün mü? Bu olur mu, onu tartışmışız. Bence en güzel onu tartışmışız. Eylemin içindeyken, o eylemi soruyorsun, hiç oluyor mu, sorusu ilk kazandığım para kadar çerçeveli bir sorudur. Hep hatırlanası. Adeta şiddete maruz kalan birine o anda şiddeti sormak gibi: anlat bakalım. Doğuran biriyle, -neden çocuk? diye söyleşi yapmak gibi. Bu, biraz kuramsal desteği güçlü bir tez. Gücünü kuramdan alıyor. Ama arkadaşım soruyor: sormamalı mı? Çünkü öyle böyle, cevap veriyorlar. O şeyin, eylemin, hissin her neyse, “ne olduğu”na dair bir bilgi alıyorsun. Sokakta dinlediğimiz bir sesin yanımda duran bir diğer dinleyicisine o sesi sordum mu diye düşünüyorum yakın zamanda. Güzel, ay ne hoş, pardon geçebilir miyim, ayağıma bastınız, pardon yol verir misiniz, bunları daha önce de görmüştüm yüzeyselliğinde olan bir deneyim mi oluyor bu? Geçen haftaya kadar böyle düşünmeye daha eğilimliydim; ama o müzikyapma edimini gösterme derdinde olanlar da birbirlerinin sorularını bittabi yanıtlıyorlar.

(yazıdan hiçbir şey anlaşılmıyor olabilir, bir daha göz attım da fark ettim. Ama buradan çok anlaşılabilir, enfes netlikte bir başka yazı çıkarsa, bazı gözleri kobay olarak kullanmış olacağım. heh heh he.)

twisted fieldwork…

…is the plan that is in full force when most bodies (inc. your sweetest or coolest or grumpy friends, and sometimes those closest to your heart) around you think you don’t have a plan and you confuse them. They’re puzzled at best, worried occasionally, show disapproval and anger at worst. A few will listen and care for your moves. A few will care to be affected by your process and inspire/affect you in return. Some will mislead, some will try to lead, but only a few will actually listen to what you are saying. Those are the ones who has a sense of what you do and can lend you a working compass if you get lost somewhere. They most probably know fieldwork is never complete without twists and turns and ups and downs.

Hint: stop and learn to love the twists. Take friends to movies and theatre and dinners and ignore puzzled looks.  Talk to the coolest minds, they have a compass and know how to use it…and if necessary, let go of the heart. The closest to your heart, yet failing to sing at your beat, can make you suffer from arrhythmia. Fieldwork is a time when you need a spotless, exquisite heart that is moving with the world you study. Once you let go of the heart, the closest to your heart will leave. The grumpy will go next. The confused will stare. The angry will become inaudible -no such frequency of disapproval is fine. I mean, disapproval is fine but conditional approval is full of shame and anger and thus malevolent; it says: see me, see what I am denied of. No, you are on a quest to sense a shifting maze, a twisting and turning stage, and you have to take good notes.  

Written at the end of another field-day full of twists, feels like I’m in a time-warp. And I am content. Not happy, not traumatized, not complaining. Once at a much-anticipated and desired core, you do not complain, rather you take notes.

Laçin T. / Istanbul

notlar da hazır mı?

karla buzla kartopuyla geçen acayip bir hafta, bol tesadüflü ve olaylı. acı ve tatlı haberler ardarda geldi, geçen bir-iki haftada alanda harcadığım dakikalar, cebime attığım tesadüfler sayesinde aynı anda alan ve kuram iliklerime işlemeye başladı. aylarca alan çalışması adı altında eteğime yapışan terslikler/eziyetler sayesinde ciyak! diye bağırasım gelirdi, şimdi hiç duymadığım yeni bir şarkı çıkacakmış gibi geliyor ağzımdan. sanki notlarımı bu hafta ben tutmadım, bir başkası yazdı, şimdi de adeta beni bir eşikten atlatıyor. hep o atlayış, sarsıntı biterse esas derdimi yazıya dökebilirim gibi geliyordu, ama acele de etmem hemen bir şey söylemem gerekiyor gibi de geliyordu ve fakat ne gördüğümü anlamıyordum. halen de tam anlamıyorum ama bir ipucu var. bu gördüğüm, not aldığım gerçekten bir başkasının “duyarlı olduğu şeylerin onayı mı”, benden “duymak” istediği mi, doğru yere mi bakıyorum, gözümde büyütüyor muyum yoksa çok mu uzaktan bakıyorum diye sorgulamaktan fenalık gelmişti; e ama ta tezin belkemiğini oluştururken siyasal alan öyle kulağa hoş gelenle ilgilenmiyor diye alıntılara sarılan bendim! hop geri sar. bir daha oku. üstelik yazmak da öyle bir şey değilmiş, birisi duysun, geçer not versin, sıradan bulmadı diye önem verip evindeki büyük davete çağırsın diye yazılmıyor, yaşamanın zehrini atmak, adaletli olmaya uğraşmak, ihtişamlı bir dünyaya yaraşır nefes almak için, keçi gibi inatla yürür gibi yazılıyormuş hakikaten… yeni bir şeyle karşılaşmanın şerefine yazılıyormuş. tuhaf şey.