perşembe seyircisi

Perşembe seyircisi misiniz?

Geçen perşembe, müzede çalışmanın nasıl bir şey olacağını daha iyi tahayyül etmek için İstanbul Modern’e gittim -ayrıca şu makaleyi sadece denize bakarak ama kendimi MCA‘da hayal ederek yazabilecektim, yaa yaa işte…- . Küratörlüğü parayla değil kafamda serbest stil yaptığım ve dünya üstünde kimsenin bundan haberi olmadığı için biraz hüzünleniyorum. Hatta müzeleri ziyaret ettiğimde ¨müze dediğimiz yer görsellikle bu kadar yoğrulmuş olmasaydı acaba nasıl olurdu, başka bir dünya mümkün olur muydu?¨ diye içimden geçiyor, o zaman daha da hüzünleniyorum. O zamanlarda hep Diego Rivera’nın donmuş kaynakları katman katman işlediği duvar resmi aklıma geliyor, işte o zaman tam hüzünleniyorum:

kaynak – http://www.diegorivera.org/frozen-assets.jsp  

Şehrin geri kalanını köşeli-uçlu-sınırlı-sınıflı planlayınca bellek odalarını da ona benzetmek gerekiyor (kelebek vadileri filan yaparak mekanın süreğen olduğuna bizi ikna etmeye çalışan proceleri bu sıkıntıyı aşmak için kim sunduysa ona iki çift lafım olacak bir ara). Ama ben sesli müzeler hayal ediyorum, o zaman da hayalgücüm biraz aşırıya kaçıyor, aslında hayal ettiğimin korku tünellerine benzediğini, zaten bu formatın da tarihte, soykırımlarda, gerilim ve macera filmlerinde, masallarda içinden geçtiğimiz bir format olduğunu hatırlıyorum. Bir duvarı, düzlemi algılayamadan onun hatırlattıklarına daldığımız bir gezi! Yo dostum yo; insanlar düzlemleri, köşeleri, tutunmayı seviyor. Tutunan, bizdendir diyor.

Örnek veriyorum: sinema perdesi. Üç boyutlu sinemasever sazanlara bu sözüm, onun için niye iki boyutlu perdeye ihtiyaç var kuzuciğim?

İşte bu yüzden, hem sinemayı hem müzeyi hem de ¨hem giderim hem yazarım¨usülünü sevdiğim için ayaklarım beni İstanbul Modern’e götürdü. Yoldayken arayan arkadaşım, rotamı İstanbul Modern’e çevirdiğimi duyunca kahkahayı bastı, ¨perşembe seyircisi olayım dedin demek!¨. Tabii ya, ben bunu unutmuştum. Geçen ilkbaharda sinema salonunda ManIslam diye erkeklik ve İslam coğrafyaları üstüne bir belgesel gösterimi ve kadın yönetmeniyle soru-cevap oturumu vardı; ben de merakla dinlemeye gitmiştim. Sanırım Film-mor düzenliyordu; yönetmen Nefise Özkal Lorentzen Türkiye de dahil birkaç ülke dolaşmış, kah feminist erkeklerin ifadelerini almıştı, kah kadın mı tövbe haşa yaklaşımına sahip uslu erkeklerle karşılaşmıştı. Aferin onlara, öyle uslu uslu otursunlar, hatta hiç kalkmasınlar; yeterince uzun oturursa yoklara bile karışabilir insan, işte öyle yoklara karışsınlar.

Mesela ilginç örneklerden biri, Endonezya’daki Laki Laki Baru oluşumuydu; eril bir şiddet ve höt demekten nasibini almış, eskiden şiddete yatkın bir genç adam feminist erkek olarak yeni bir benlik elde etmişti. Benlik olunca benlik-kontrolü de kendiliğinden gelişiyor. Bence bu manyifik-ötesi bir örnekti, çünkü Endonezya’dan bahsediyoruz. Derslerde ucuz yağlardan, aldırmadan orman katlinden, sivri binalarından, mütedeyyin toplumundan ve seks turizminden bahsettiğimiz, birkaç yüzyılı aynı zamanda yaşayan kafası karışık egzotik görünümlü tanıdık Endonezya’dan… O dönemde Özgecan Aslan cinayeti yeni olmuş sayılırdı; o yüzden filmin zamanlaması da konusu da gidişatı da ilginçti; erkekleri de ezen bozan sindiren bir kafa yapısına erkekler, kadınlarla beraber karşı çıkabilir miydi… filan.  (Ya da erkeklerin de başına gelince mi hiş huop bi dakka diyorduk… ama yok, film bu düzlükte değildi). Yönetmen de biraz kendi dünyasını çeviriye kurban vermeden filme katmak da istiyordu, o sebeple de ilginçti: örneğin kelebek-koza figürleri geçişlerde karşımıza çıkıyordu, ¨güçsüz olanın gücünü göstermek istiyorum¨diye açıklıyordu filmden sonra.

Buraya kadar her şey şahane. Tam film kafasındayız. Derken izleyiciler arasında orta yaşa yakın bir kadın izleyici söz alıp yönetmene, bence bu film iyi hoş ama belgesel olmamış, diyor. Konu ilginç gelmiş, ama bu ona göre bir sinema filmi değil, vidyo kliplerden ibaretmiş. Farklı ülkeler arasındaki geçişlerde kelebek figürü filan araya giriyordu. Bu geçiş belli ki izleyicide tutmamış, belgesel olması için bazılarımıza başka, düz göstergeler gerekiyormuş… Yönetmen sanki ‘tuzu uzatır mısın canım’ dercesine doğal karşılayıp, sevecen bir tavırla ama en önemlisi sakin bir sesle, bu eleştiriye katılmadığını söylüyor: ¨yaşamın anlardan ibaret¨olabileceğini düşünüyor. Ortamda bir de çevirmen var, aldığım notları şimdi karıştırınca anladığım kadarıyla, adaletsizlik, kırılganlık, şiddet…bunları yaşayanlara nasıl bakıyoruz filan, bunların önemine dair bir iki kelime edecek…Fakat organizatör olduğuna kanaat getirdiğimiz genç bir kadın adeta eleştiriye içerliyor ve bir dakka diyerek söz alıyor.

Perşembe izleyicisi herhalde bugünkü gösterime gelen, aslında daha bilgili yorumlar yapabiliriz…

gibi bir şeyler demiş, öyle not almışım şok ile keyif arasında. Çünkü birazdan tartışma çok başka yerlere sapacak, siz bana perşembe izleyicisi mi dediniz! nasıl! diyerek, film unutulacak. İşte eşsiz hizmet, benzersiz katkı, karanlık bir keyif.

Perşembe izleyicisi! Yani perşembeleri İstanbul Modern’e girişin ücretsiz olduğu gün gösterimlere de ücretsiz giren kişi! Ah benim kulaklarım!

Gidişat gerçekten de ManIslam’dan WomanScreened’e dönüyor! Tarifi zor duygular içindeyim o an, çünkü bunu bileceğime on numara’da çıkacak rakamları bilsem belki gelecek konferansın yol masrafı ve kira gibi giderleri çıkarabileceğim! Yani yeteneklerimi toplumsal mevzuulara harcamak yerine kumarbaz olsam, bu yoğurt tutacak!

Eleştiriyi yönelten kadın izleyici bu lafın üstüne tabii ki tekrar söz alıyor, bedavacı izleyici yorumunu kabul etmediğini söylüyor, ardından yönetmene dönüp ¨bu bir başlangıç galiba sizin için?¨ diye üsteliyor. Eyvah! Çünkü yönetmen, hemen ardından,

yoo, 20 yıldır bu işin içindeyim,

diyecek! Bittik. Bir de İngilizce ekleyecek: bu benim imzam, and I like it! (haydi bakalım.)

Aslında müthiş bir karşılaşma yaşıyoruz. Kadın meselelerine dair duyarlılığa sahip bir izleyici, film-mor etkinliği olan bir yere gelmiş, bir film izlemiş, alıştığı belgesellerde görmediği gibi bir aralardan derelerden görüntü yakalama tekniği görünce pek oturtamamış, vidyo klipleri bağlamamışsınız demiş, yönetmen de ezilip büzülmek yerine

yoo ben böyle gayet beğendim, ama çok teşekkür ederim iyi ki söylediniz,

diyivermiş. Ama tartışmalara ayrılan zamanın çoğu, ne dediniz ayol aaa’ya gidiyor. Çünkü ortada talihsiz bir açıklama var. İzlemeye gelenler de gayet bilerek isteyerek gelmiş, yoldan geçerken uğrayalım dememişler. Hatta bu tartışmanın bir noktasında eleştiren izleyici biraz bozuluyor, nihayet salonu terk ediyor… ve tartışmalar aynı minareye tırmanıyor:

lütfen özür dileyin, siz bize çerez diyorsunuz, hepimize bu sözünüz! Bizi sıfırladınız bunu diyerek, yok ettiniz! Kadıncağız kalktı, gitti. Hepimiz kadınız. Mesaj vermeye kalkarken bizi sıfırladınız… Erkek yönetmene filminizi beğenmedim, denmiyor ama, hiç duymuyoruz… bu kadar erkeğin içinde bizi yok ettiniz…

diye organizatörlerden olduğunu anladığımız genç kadına tepkili takılan izleyicilerin ardarda söz almasıyla başka soruları da harcıyoruz. Erkek yönetmene filmini tutmadım ahmet oğlum! dendiğini ben de pek duymadım galiba. Belki de çoğu onları eleştirme kafasitesine (evet bu kelimeyi hangi Facebook blogundan arakladığımı biliyorsunuz) sahip olmayan tiplere göre film çekiyorlardır, gözü açılmamış genç çocuklara ve hep çocuk kalanlara. Öte yandan kadın figürünün kamusal alanda nasıl olacağına dair özürleri (‘ama bardan dönmüyordu o saatte, okuldan dönen masum bir yavrucakıdı, ah ne bahtsız yavrucakıdı’) tartışan cinsiyetli (kadın veya erkek) keltoşların (saçlı veya saçsız) her yerden pıtırak gibi çıktığı ortamdayız o günlerde, ama ülkenin yüzölçümü mü büyüktür nedir, idrak edemiyoruz, uzak kalıyor demek. Ben o sırada kafama çekiliyorum, tartıyorum, ee Vice belgeselleri de bazen böyle klip gibi, zor ortamlarda başka nasıl bağlanır ki kurgu, bazen azıcık sallantılı ilerleyebilir işler… diye üç kuruşluk sinema bilgimle karşılaştırıyorum işleri (ama bu sorun olmamalı, çünkü üç kuruşluk bilginizle siz de birilerine nasıl yapacağını söylemiyor musunuz, özellikle hesap makinası kullanmadan karar vermek gereken konularda?)

Beni huzurlu, mutlu iç dünyamdan organizatörün sesi çekip alıyor. Tekrar söz almış, konuyu tekrar açıyor:

Yanlış anlaşıldım ama lütfen…Film eleştirmek başka bir şey…ama bu bir kadın filmleri festivali, buna farkındalık istedim, bilmeden gelenler olmuş olabilir, diye dedim…

diye az önceki sahneyi savunuyor. Bunu, o sırada önümde açık olan deftere yazmıştım, ve evet gayet hızlı yazdım çünkü ses kayıt cihazı olmadan mülakat veren görüşmeciye aşinayım. Sonra? Sonrası şöyle: Defterimdeki izlenime göre, ‘bu da pek tutmadı’. Hatta arada bir noktada erkek bir izleyici, buradaki bayanlar teker teker gidip bu hanfendinin [eleştiren izleyicinin] elini sıkın, sonra ben bişey diycem, gibi bir notaya bile bastı! Sebep?! Bayan?!

Müze keyfi (qeyfi)

Uzmanlar ve yoldan geçenler arasındaki sanal köprüde sallandığımız bu anının ardından duruma biraz içerlemiştim: Fakat bu nedir? diyerek tepkimi sağda solda arkadaşlarıma yansıtmıştım. Ama işten güçten zaman kalmamış, çok da üstelememişim, buraya yazmamışım. Arkadaşlarımdan birkaçına, yahu İstanbul Modern’e ne zaman uğrasam sinemada olay var! demekle yetinmişim (nedeni için bkz.  https://esikcarpar.wordpress.com/2015/01/22/yer-kavgasi/). Ben anlatıp unutmuşum, ama anlattığım bir arkadaşım hatırladı. Yine mi perşembe seyircisi olmaya gidiyorsun, dedi. Aklıma karpuz kabuğu düşürdü.

Müzeye varınca Biz de Varız! gösterimlerinde bir Türk filmi izleyeyim bari, iki lokma daha görgüm artsın dedim. En son uğradığımda yanda Galata Port inşaatı sebebiyle küçük işyerleri boşaltıyordu ve müzenin hemen dibindeki büfe son satışlarını yapıyordu. Cuma yerine pazartesi gitmiş olsaydık o büfe olmayacaktı, bir bira alıp denize neredeyse sıfır, gümrük girişi ve cruiser manzaralı bira keyfi yapamayacaktık. Ama yaptık. Neden? Çünkü denklemde ben (ve o gün bana eşlik eden arkadaşım G.) olunca işler değişiyor, yan yollar çoğalıyor, sizi temin ederim, denedik gördük. Neyse, biradan sonra Bienal kapsamında alt kattaki sergiyi gezmiştim o gün ve çubuklarla dünya ekonomisini anlatan orta podyuma çok yaklaşınca müze görevlisi genç bir kadın, muhtemelen öğrenci, telaşlanmıştı: lütfen değmeyelim! Ama ben sadece çubuklardaki göç istatistikleri gerçeği nasıl yansıtıyor diye bakıyordum, dokunmadan. Ucuz bir sanat yazısında da dedikleri gibi sergilenen şeylere dokunmamak müze gezmenin etiketinde varmış. Oysa dokunamadığım sanat, sanat mıdır, donmuş mal mıdır? Öhm. Evet.

Konuda bu kadar dallanıp budaklanıyor olmam beni kusursuz bir perşembe seyircisi yapıyor aslında. Evden kalktım nerelere vardım.

Kuyruk

Neyse, İstanbul Modern’in bilet gişesinde broşürden ‘dur bakiyim, izlemediğim bir film seçeyim’ diyerek ve biraz da gözüm Neden Tarkovski Olamıyorum?‘a takılarak (bir daha mı izleseydim, çok iyi film yahu, hm seansı kaçırmışım) saati uygun başka bir filme bilet aldım. Aşağıya indim. Sinema salonu önünde neyse ki uzun kuyruk yok… Fakat beş dakika geçmeden o kısa kuyruk Çin Seddi’ne kafa tuttu. Saat de 3:00 oldu. Ama kapılar açılmıyor. Bekleyenler artıyor. Birileri biletiniz var değil mi, bu seans için değil mi, diyip dolanıyor, o kadar. Kuyrukta bekleyen çiftler birbirlerinin çantasını taşıyor, arkadaşlarıyla muhabbet çeviriyor, ‘ağbi Moda’dan sonra Ortaköy pek bir şeye benzemiyor’ diyor, ‘evet ya Moda değişik, denize yakınsın ama görünürde deniz yok’ diyor, ‘sevgilim acaba beklemesek de …’ye mi gitsek’ diyor. Merdiven başındaki görevli ‘kusura bakmayın, yukarıdaki sergi ayrı sergi diyor, bu biletle yukarı çıkaramam sizi, lütfen asansörle çıkıp girişten biletinizi kontrol ettirin’ diyor, insanlar sinema girişindeki asansöre akın ediyor. Biz halen bekliyoruz. Yarım saat bekliyorum. Halen kapı açılmıyor. Görevli biri neden gösterimin başlamadığını açıklamıyor. Sıradaki bir çift, ‘aşkım farkında mısın, hiçbirimiz, biz de dahil, neden gecikti diye hesap sormuyor, ne kadar ilginç değil mi’ gibi bir şeyler diyor. Müzenin ruhunu sıra bekleyenlere sormak lazım… Peki, gerçekten de yarım saatte neler yapabilirdim? Spam mail temizleyebilirdim, keman yayı nasıl tutulur onu çalışabilirdim, yemek yapabilirdim, bir kahve içip 1 sayfa çeviri yapabilirdim, cv’mi bir yere daha gönderebilirdim.  Anladığım kadarıyla önceki gösterim -ki İdil Biret üstüne bir film- ardından soru-cevap uzamış, kimse de tamam artık dışarıda devam edin muhabbete dememiş. Bu açıklamasız geçen yarım saatin ardından aniden yapabileceklerim fikri ağır basıyor, yapamadığımı bırakıp çıkıyorum ve müzede çalışmanın hakkını veriyorum: bir kahve, bir makale, çalışan parmaklar. Ama kuyrukta yarım saat ayakta bekleyip filmi izleyememenin sıkıntısı yetmemiş olmalı ki, oradan Salt Beyoğlu’nda görmek istediğim başka bir filme geçiyorum. Bu kez de kent ve sinemayı aynı cümlede kullanarak gözümü boyadılar.

salt beyoglu sinematek 20151119.jpg

Burası, Salt yani, İstanbul’a taşınınca bulduğum bir vaha gibiydi: yarebbim, sinematek yapmışlar! Ama bu şahane ve bedava ortam 7’de başlayan filme 6.15’te gelip halen oturacak yer bulamamanız söz konusuysa arafa dönüşüyor… bir defasında ayakta film izlediğimi hatırlıyorum. Bulabildiğin yere çök mottosunun egemen olduğu bu ücretsiz ama şehirde zaman planlamasını katleden etkinlik de perşembe seyircisinin adını kötüye çıkarmaya bazen yetiyor. 15 dakika boyunca acaba tüneyerek filmi izlemek için yaşlı mıyım yoksa dayanır mıyım muhasebesi yapıp, binanın daha konforlu diğer alanlarına sıvışıyorum.  Aynı gün içinde iki farklı müze ortamında önce görsellik peşinde ısrarla koşarak, sonra kaderin cilvesi midir nedir, bir nevi reddedilerek, başka yerlere savruldum, tıkır tıkır çalışan parmaklarımın sesiyle başbaşa saatler geçirdim ve görselliğe ihanet eden bir yazıyı tamamladım. Bunda emeği geçen donuk müze ortamlarına ve kuyruklara teşekkürü borç bilirim.

Bedava perşembeler hiç bitmesin.

Kaldı mı Galata…Pera… diye bir olay?

BBC’nin Arşiv Odası kayıtlarından İlhan Berk’li olanı lirik, maharetli (ama eve kedi sokmuyor) ve nerdeyse posthumanist sosyolog arkadaşım N. hatırlattı, sağolsun: çok hoş, bi dinlesene

İlhan Berk’in Galata ve Pera kitaplarını geçen kış, of ben bu alanla nasıl başa çıkıcam, diye sokaklarda derbeder dolanırken -sanırım Tünel’de, yoksa Robinson Crusoe’da mı? Hm… Kafa gitti yine.- bir kitabevinde bulmuştum. Bulunca bir tuhaf olmuştum. O sırada bir kağıda topoloji ve topografi diye iki hane koyup ortalarında bir boşluk bırakmıştım; zıpır hareketli ve ızdıraplı, o kadar feci değilse bile duygulu bir süreci haritaya nasıl raptiyeler insan diye düşünüyordum… bir şeyler okuyordum ve okuduklarım devletlerin, kurumların, efendilerin ve kölelerin mekânı düşünme biçimlerinin topografiye denk düşeceği, zanaatkârların ve sanatçı kafasını oradan oraya taşıyanlarınkinin ise topolojiye denk geleceğini ima ediyordu. Çünkü ilk kısımdakiler, örneğin görev bilinci yüksek ve egosu tavanda işgüzar plancılar, çizgileri proje olsun, cv’lerde şanlı dursun diye çekiyor, nasıl olması gerektiği gerçeğini önemsiyor, bu türden bir yayılmacı gerçek ve ikiz kardeşi fantazmalarla yaşıyorlardı. İkinci kısımdakilerse, içe odaklanan, mekânda ne iz kaldığına, kimin ne etki bıraktığına yoğunlaşan saftaydı; onların gerçekleri ve fantazmaları başkaydı; çizgileri de ona göre yamuktu; mecburen öyleydi, çünkü çizgilerin yaşayarak çizildiğini fark ediyorlardı; algıları bir başka türlüydü. (Sorun da türlerin birbirinin cinsinden yazılamıyor oluşuydu. Bu minik kadercilik & özcülük beni üzüyordu.) Öte yandan aradaki fark, güneşe bağrını açan küçücük turşucuk balkona açılan karanlık ve tren tipi mutfak inşa etmek ile güneşe omzunu dönen balkonu kendine katan geniş ve havadar, meydan tipi mutfak inşa etmek arasındaki fark kadar netti. Yaşayana tabi!  

Tuhaf şey, çünkü okuduğum makale bunlarla doğrudan alakalı değildi; ama topolojinin sağlığa uzun vadede faydalı olduğunu ifade ediyordu bana. Şu işe bak ki İlhan Berk Pera’yı ve Galata’yı anlatırken topolojik bi anlatımda inat ediyordu. Şöyle ki: bir sokakta ikamet eden dükkanları sahipleri ve işin türüyle yanyana alt alta sıralıyordu; nesir yazarak harita çiziyordu. O kadar ki o terzinin, şu şapkacının karşısına kaç numaralı dükkan ve hangi işyeri düşüyor, şimdi o işyerinin yerinde kimin yelleri esiyor…diye düşünüyordu insan okurken. Sokaklar hikayeleriyle vardı, ama hikayeleri istanbul işte, gezin bakın, çok güzel şehir, yemeği insanı tepeleri bir harika, çeşit dolu temalı turistik mal gibi yazılarda olmayan bir şeyle, bir ruhla, bir dükkan sahibinin ruhunu tırmalayan meseleyi her sabah o sokaktan tırmanırken kafasına takan şair-yazarın eliyle yazıyordu. Sait Faik’i o yüzden andırıyordu. Kafaya takmak yetmiyordu, kafadan da kağıda üslubuyla atmak gerekiyordu. O zaman bir yer biraz bir şeye benziyordu.

Ruhunu tırmalayan mesele kağıda yansıyordu, o harita bir başka oluyordu.
Arşiv Odası’nın bu bölümünde de soruyorlar radyoda Berk’e: O yerlere özlem değilse nedir size bunları yazdıran? Tarih yükü, demiş Berk. Yaşamanın sorumluluğu ile yakından alakalı olduğunu seziyorum bu sözün. Bir yer kısmen kalıyor olsa da, ama eski insanların mumyasını aynen oturtmanın gerçekçi olmadığını da telaffuz edebilmiş.  Tutarlılık seziyorum.

köprünün üstü

Cuma.

Galata Köprüsü’nde balık tutan bir adamla oradan geçen iki ergen arasındaki kavga bana doğru “yürüdü”. Adam, boğazına sarıldığı ergenler ve araya girenler hep beraber coştu. Onlar kendilerinden geçmiş halde tepişirken bir an beni de kavgaya katabileceklerini çaktım. Yani öyle olmaması için hiçbir sebep göremedim. Hızlı bir tekme-tokat sırasında beni ya yola itmeleri ya oyuna katmaları ya da yol kenarında park etmiş otobüse yapıştırmaları gibi fantastik olasılıklar vardı. Bu olasılıklar ışığında köprü üstünde açık açık koşmaya başladım. Koşarken de bir yandan, bu öfkeyi, insanların ne biçim öfkeli olduğunu yazmazsam ne olayım, diye sayıkladım.

Şehir insanı sağlıklı kılıyor kuzum.

Çıldırma eşiği: abla, n’aber?

Gün gibi aşikar ışıkta yazılan, ortodoks bir zaman dilimine ve mekân düzenine tâbi yazılardan herhangi bir üstün çıldırtma potansiyeli beklememek lazım.

Şurada uykuyla uyanıklık arasına sıkışmış, yastığın hangi kenarına sığınırsam uykuya dalabilirim ve artık karga ve martı seslerini (gecenin üçü olmuş, halen aa! yoo! aa! yoo! aa! hıı! aaa, üstüme iyilik sağlık! ahahaha! diye uzun soluklu şaşırıyor terbiyesiz…) duymaz olurum diye düşünürken, kafamda yaklaşık yedi ayrı deftere not aldığım sokaktan sesler korosu üşüşmüş durumda. Çözümsüz bir şeyi hayal ederken bulmuşken hazır, vurun abalıya. Madem uyuyamıyorum, rüyamda gezinmek yerine gündüzleri ayak bastığım yerlerden size bazı notlar sunuyorum, çünkü sihirli halıda yolculuk edenlerin duyamadığı bazı sesleri sosyal bilimcinin yürüyeni duyar. Bu sebepten yürümek çıldırmayı geciktirir:

Kadıköy… Bir kitapçının hemen girişinde, etraftaki kartonlara, şunlara bunlara tekmeler atan bembeyaz dişli, kocaman gülüşlü, kavruk yüzlü, karmaşık saçlı bir sokak çocuğu ortada sadece ona görünen bir hayalete ana avrat küfrediyor: seni var ya, a… Bakışıyoruz, cık ama şimdi oldu mu bu yakıştı mı sana, ağzı ve gülümsemesi yüzüme takılıyor. Akıllı bıdık, bunu gördü ya, benim varlığımı çaktı ya, hiçbir şey dememiş de o an konuşmaya başlamış gibi fırt diye ekranını değiştiriyor: –abla n’aber? Kocaman, joker gibi, sırıtırsa işler yumuşayacak ya, ondan emin. Kendimden hiç haber vermeden ve sorusunu es geçerek kitapçı dükkanına giriyorum, ama şimdi bu çocuk..! Kadıköy çarşıda değilim artık, ya 1800’ler İngilteresi’nden bir sokak çocuğu az önce hatrımı sordu, ya da nerdeyse yeni okuduğum Yaşar Kemal’in sokak çocukları röportajları kitaptan çıktı, tepeme kondu. Zaten yazarın, tepenize çullananı makbuldür. Abla, n’aber, öyle mi?

Beyoğlu… Bazen İstiklal Caddesi’nin tıkanık, upuzun bir tuvalet kuyruğu ve gider borusu olduğunu düşünüyorum. Yürürken, önümde ilerisi boş, ama dibimde kümelenmiş insanlardan geçip o boş ferahlığa varamıyorum. Dolayısıyla bekliyorum. Bazen omuz atıyorlar bana. Ben omuz atarsam ama?, herhalde minik cüsseme şaşırıp oha çüş! diyenler oluyor. Kalabalık, gitar-saz sesi, çınçınçın tramvay ve diğer türlü araç sesleri, sürekli insandan kaynaklı bir hışırtıyı geçtim. Bir grup müzisyen: -neyse ya ben bişey demiyorum, usulünde gülerek ve -ya öyle mi… diyerek adamın biriyle kabalaşmadan konuşarak yer değiştirdi; adam ciuv-ciuv-cuvcuvcuvcuv-ciyuuuuu sesleri çıkararak neşeli neşeli onların yerine kuruldu, İstiklal Caddesi’ndeki yerini aldı; aslında adamın yerine mi gelmişti müzisyenler? Kimsenin yerini almadan devam ettim. Gittiğim yöne göre ya sağda ya solda, ama hep yanda yer alan nargile kafeler var. Aynen Karaköy’deki kafeler gibi dipdibeler, adeta bunlar da bak biz biraradayız demişler, korunmak, sürüden kazanmak istemişler. Yine yönüme göre sağda veya solda ama yine hep yanda kalan turistik lokantalar ve mağazalar var. Yıllar öncesinden hatırladığım bir mantı evini aradım geçen ama bulamadım mesela. Bozuldum kendime, belleğime; yanıldım. Tıpkı sırf yalnız yemek yememek için bir daveti kabul edip sonra da kaçar gibi ayrılan, ya da görüşmeye aşırı hevesli ama nitelikli bir şey konuşamayacak kadar meşgul, dağınık dostlar (!), zoraki gülümseyen tanışlar gibisin dedim, kızdım caddeye (yaşlılık demek böyle bir şey). Böyle kafam yerinde değilken, sokak ortasında aniden: fıalda-daalıyıağz! diye burundan konuşan bir çığırtkan uyandırdı beni. Falda iddialıyız, demek istiyor. Fal kafeye reklam yapıyor. Her yandan insan geçiyor, bazen taksiler ve kamyonetler yolu tıkıyor, bazen yolda tıkanıyor. O da küçük bir çember çiziyor, sokağının girişinden ayrılmıyor, hatta örneğin simitçinin yanında kısa volta atıyor, o sırada da pat diye fal! Ödüm kalmadı ki, falda bu da çıkacak mı?

Sirkeci… Torbacı abinin yürüyüşünü arkadaşım, Eminönü’ne inerken görmüş; ben yanımızdan geçip Marmaray istasyonu yönüne giderken torbaya üflerken sesini hayal ettim: huuuupf, huuupf. Bence siz de hayal edin, bakalım aynı mı?

Aksaray… Arapça şaşırma efektinin, Türkçe şaşırma efektinden hiç farkı yokmuş, ikisi de kulağıma hıııaaa hımmaaaa! izi bırakabiliyor. Rica ederim, ben hep böyle ifade yeteneği zayıf biri oldum.

Vatan Caddesi….Öğlen 2’ye doğru Eminönü’ne dönmeye çalışıyorum. Ham tepkim, tramvay durağında beklerken, – ne çok erkek var ortada, oldu. Volta atanlar, tramvayda metroda iş kovalamak amacıyla poşetler, paketler taşıyanlar, telefon konuşmaları yapanlar, ya da caddelerde bir yere yetişmesi gerekmeyen bir hızla yürüyenler, aheste ama aç erkekler. Ham tepkim kabaca olabilir, ama aşikar bir durumu yansıtıyor. Mini minnacık bir parka doğru yürürken cadde üstündeki yolda çimene serilmiş, bağdaş kurmuş bir adam, -açım, açım, abla açım, diyerek bu gözlemin üstüne tüy dikiyor. Başka sorum yok hakim bey.

Tramvay… İstanbul yabancı akınına uğradı diyerek konuya girenlerin unuttuğu bir minik ayrıntı: Tramvay durağında bir genç kadın, ellerinde ağır işporta poşetleriyle işinde gücünde olan iki abiye soruyor: – Bu, bu yöne mi gidiyor? (Eliyle yönü gösteriyor). Maşaallah, gayet güzel anlaşıyorlar. Evet, bu yöne gidiyor (bu’nun yönünü orada olmayanlar asla bilemeyecek, öyle de aramızda gizli bir söz, öyle de korumaya alıyoruz koca şehirde yabancılığımızı). İşportacı abi, yanındaki arkadaşına dönüyor, Arapça konuşmaya devam ediyor. Gol! Kadın, tramvayda yanıma oturuyor ve Rus insanının kırık Türkçesiyle telefonu açıyor: -ben … çalışıyor, …kanunda …diyor, şu kadar saat…Bu da mı gol değil?!

Eminönü… Geçen mart ayından bu yana bu civardayken deniz kenarında değişmeyen ne var derseniz, camiler, güvercinler ve boğaz turu köşesi derim. Geçen ilkbaharda 10 lira idi, galiba şimdi 12 lira oldu kısa boğaz turu. Dalga geçiyordum yanından yürürken girişlerinin, robotik kadın sesi şort-bos-forustur derken. Bu kez, vapur iskelesinin hemen dibinde hareketli kalabalığa sesleniyor bir abi: – boğaazz turu aaabisiiii, boaaz turu abisiii. (!)

Vapur… Uykum var, çok uykum var. Dünyanın adil ticaretle dağıtılmış tüm kahvesi gelse yine uykum açılmayacak (çünkü hatırlarsanız dün gece uykumu alamadım). Vapurda bir amca dolanıyor, elinde tesbihleriyle. Vapurun güzelim seyyar satıcıları ayrı bir yazının konusu ama bu amcanın tesbihlerini görünce anneme, yaşını almış ve fakat inadını hiç bırakmamış anneannemle telefon konuşması yaparken sabretsin, sinirlenmesin diye tesbih çekmesini önerdiğim aklıma geliyor, hem kendi önerime gülüyorum, hem annemi tesbihli hayal ediyorum, üzerinde ne amblemi olsa daha çok hoşuna gider acaba diye düşünürken…işte uyandım. Kahvenin yapamadığını gülmek yapıyor. Beyinde bir kahkaha. Amca bir tur daha atıyor aramızda, her oturana teker teker soruyor, alır mısın, al, al bir tane; bana gelince: – al çok güzel, takarsın. Neredeyse her defasında reddediliyor, adamlar şöyle bir bakınıyor, moda yarışması jurisi bütün suratlar, ilgi göstermiyorlar. Etkileyemedin beni! Nasıl bir histir her defasında sorup hemen hemen her defasında reddedilmek acaba, diye düşünüyorum. 4 saniyelik soru turları büyük bir duygusal yatırım olmayabilir; ama düzenli bir yerde durmadan veya çalışmadan geçen tüm zamanını bu şekilde satışa vakfeden seyyar satıcılar yoluyla “mobilities” çalışan arkadaşlar var mıdır acaba? Tesbihler albenisiz, tesbihler özelliksiz, ama satıcı dirayetli. Yoksa dolanmaya devam etmezse düşecek mi?

Galata… Onca müzik dükkanının olduğu, güzel ötesi bir yer. Ama müzik aletleri satan bir pasajın içinden aniden çıkan motorsikletin vorunturunn! sesi, müzisyen olsaydım listeleri sallamadan önce duyduğum son ses olurdu. Bir de belki ezilmeden önceki. Demek acaba evdeyse müzisyenler, duymadılarsa…

Mecidiyeköy… Azizler gibi ışıl ışıl fotoğraf çektirip siyasete atılanların pozlarını hakikaten severim. O amaçla bir köşede fotoğrafın fotoğrafını çekmek üzere çantama davrandığım bir an, kerli ferli, elinde eczane poşetli, uzun mantolu bir abi durdu önümde. Elimde çantamın fermuarı, bakıştık. Başladı anlatmaya: galiba eltisi hastaymış, onu hastanede ziyaret etmek için uzak bir semte gitmek zorunda kalmış, ama araba burada kalmış, ve şimdi de arabayı çekmişler, cüzdan da arabada kalmış, avucundaki 50 kuruşa ekleyecek para çıkar mıymış benden? N.Ş.A. inek içti dağa kaçtı yandı bitti hadi bana eyvallah şeklinde cereyan edecek bu hikaye muhtemelen yine yumuşak yüzümü üzerimde unuttuğum için geldi beni buldu. Neyse ki param yoktu: Azıcık şaşkın daha bakıp –abi valla bende de yok ki, dememle hikaye son buldu. İnsanların aradıklarını bulamaması beni hep üzer ve dudaklarını büzüp hmpf dedikleri an büyük umutlar çöpe gitti diye hayıflanırım, ama Mecidiyeköy bu umutların illa ki çöpe gideceği bir semt. O yüzden küçük ummak lazım. Kaldı ki, ben de aradığımı bulamıyorum, çünkü koyduğum yeri unutuyorum.  Eğer bu da yetmediyse, geçen Mart ayında bir meczupun Mecidiyeköy otobüs duraklarından birinde kadınlara ana avrat düz gittiği anda ortamdaki erkeklerin karikatür gibi tepkisiz durduğunu, bön bön baktığını ekleyeyim. Yani bu ortamda umutların boşa gitmese n’olur, güzel bir ses duysan n’olur…

Kadıköy çarşıya geri dönerken, ayak mantarına çare olsun diye şifalı ot satan, bunu yaparken de malına bir kedi yavrusuna sarılır gibi sarılan abiyi de unutmuyorum. Üstelik, instagram fotoğrafları olsa bu seslerin verdiği hissi bırakabilir miydi okurken? Cık.

banka

Karaköy şaşırtıcı bir “çevre”. Karaköy’de yaşayan bir martıya da sormak lazım elbette bu “milieu“de takılmak nasıl bir duygu. Şimdilik elimde martı kayıtları olmadan söyleyebileceğim şu ki her tarafı ayrı oynayan bir semt-imsi burası. Arşatırmamın selameti içün burayı bir aks gibi düşünmekle hata etmiş olabilirim: Cihangir’i ayrı, yokuşu ayrı, Tophane’ye yürüyüşü ayrı, cami çıkmazı ayrı, tramvay tüneli ayrı, balıkçı köşesi ayrı, Bankalar caddesi ayrı duyguları besliyor. Burası aksların ortaya çıkardığı hayali bir orta adeta.

Aşağıdaki vidyo bu orta-alanın sanat-sepet işlerine gönül verenlerin en çok hoşuna giden noktalarından birine dair. Bugün Salt Galata’ya uğrayıp da ziyaretçi sayısıyla ilgili ibareyi görünce aklıma ilk gelen, sayaç acaba interneti kullananlardan mı sosyal medya sayfasını sevenlerden mi kitapçıya uğrayanlardan mı yoksa ana kapıdan adımını atanların sayısını kameradan toplama usulüyle mi çalıştı, sorusu oldu. Sonra, bir milyonuncu ziyaretçin ben olayım esprisini acaba ilk kim düşündü, nasıl bir tipti, en sevdiği şarkıcı kim, İstanbul’un hangi tepesinde (veya çukurunda) oturur, diye düşündüm. Eve gelip bir de vidyoyu izleyince eğlencem katlandı: Ahahaha, nasıl ya, alışveriş merkezi insanların beynine bu kadar mı kodlanır!? Ama dur bakalım (dedi hınzır içses), mall veya kültür alanı olmasına şaşırmıyoruz madem her buldum! usulü restore edilen tarihi binanın (bkz. yarın yokmuş gibi devrik cümle kurmak), bir zamanlar banka olmasına ne diyeceksin…

Şehrin vitamini banka… Şehrin vitamini alışveriş merkezi… Şehrin vitamini kültür enstitüsü

Ayrıca, bu mekanın çağdaş kullanım amacına uygun olarak: yüksek oranda hipster sakalı, yaratıcı fikir değiştokuşu, özenli mama, afili tuvalet dizaynı gibi ayrıntıları da es geçemeyeceğim (şüphesiz, bunlar bir bankada veya alışveriş merkezinde yaygınlık göstermeyen cinsten işaretler). Bu hipster sakalı, Türkiye’ye döneli beri özel olarak ilgimi cezbeden de bir konu (aslında şimdi Karaköy’ün kahvelerinden bahsetmek vardı ya, neyse o konu biraz daha demlensin). Amerikan diyarında hipsterlık müessesesinin koyu kemik çerçeveli gözlük, komik paçalar, striped giyim tarzı ve daha birkaç ufak ayrıntı ile kendini anca ele verebildiği güneyli bir noktada konumlandığım için konuyu yakından takip edememiştim, bu açıdan fakir kalmıştım. New York gibi bir diyarda olsaydım olaylar başka türlü gelişecekti; olmadı. O yüzden sakal mevzuu ilginç geliyor herhalde, yaratıcı azim ve para ile doğru orantılı bir yanı var zannediyorum. Belki benim yaratıcılık noksanlığı yaşamamın, ızdırabımın sebebi bu tarz sakalımın olmayışı… bundan dolayı hipsterlığın hipindeki o anları kaçırıyorum. Neyse ki Kadıköy var, açığı kapatmaya yarıyor.

Karaköy’le ilgili bu notu kaparken, Bank-ı Osmanî Şahane’nin mimarı ve diğer eserleri üstüne bir makaleden (s.58) alıntı gelsin:

el-Kâsibu habîbullah.