refüj * kısa bir aranın muhasebesi

Bazen oturduğum yerden dünya ne kadar da gürültülü görünüyor! İşte o zaman, o soğukkanlı benlik gidiyor, hop yerine paniklemiş ve kelimelerinin yerini karıştıran bir şaşkın, yol bilmez iz bulamaz biri geliyor. İki versiyon arasındaki zaman ve mekan mesafesi o kadar fazla ki, iki benliği de hayata geçirenin aynı beden olduğuna inanmak zor.

Epeydir bunun nedenleri üstüne düşünüyorum; üniversite yurt yıllarından kalma bir alışkanlıkla teneke kutuda yenen patlıcan kızartması konserveleri mi, uykusuz geçen gençlik yıllarının ardından duygusal sebeplerle endişeli geceler ve uykusuzluğun ‘insomnia’ halini aldığı o tatlı mı tatlı dönem mi, aynı anda birden fazla tiple iletişimi kusursuz ve dikişsiz bir şekilde devam ettirmeye kasmak mı, para kazanmak ve dünya üzerinde bir yer kaplamak gibi liberal ekonomik endişelerin basması mı, basit bir can sıkıntısı mı, yoksa fizyolojik bir problem mi? Neydi sebep? Nedir sebep? Belki de sadece toplumsallaşmaktır suçlu. Sandığımız kadar da toplumsal yaratıklar değilizdir belki.

En son Amerikalı bir arkadaşım bana dönüp ‘seni anlamadığım zaman bunun sebebi İngilizcen değil, aklından geçenler’ diyince bir şimşek çaktı kafamda; neyse ki bu epileptik bir şimşek değildi. Bundan birkaç hafta önce İstanbul’a ziyarete gelen bir yabancı arkadaşıma neden İstanbul’daki kuşçuların hep erkek olduğunu açıklamaya çalışıyordum; o sırada çay siparişi vermek, bakkalla konuşmak gibi yan hedeflerim de oluyordu. Daha da kötüsü -bekle şimdi geliyor işte kötüsü- bakkalın dilini bakkal gibi, Amerikalı’nın dilini Amerikalı gibi konuşmaya kasmak beni bitiriyordu ve daha da fazla dayanamadım, devreler yandı, kelimeleri unutmaya başladım ve bunu epeydir belli dil kalıplarını kullanmamama verdik.

Ama gerçekler öyle değildi. Çok iyi bildiğim kelimeleri unutuyor(d)um, telaffuzları kasten yanlış söylüyor(d)um ve kendime engel olamıyor(d)um. Hadi bakalım! Zihnim, hesap kitap yapmaya, kelimeleri seçmeye, belli bir hızın ve yoğunluğun üstünde konuşmaya direniyor, beni yavaşlatıyordu. Dedim ki herhalde sürmenaj! Ama arkadaşımın yukarıdaki yorumunda doğruluk payı olmalıydı; aklımdan aynı anda birkaç modda düşünmeye çalışmak, birkaç plan yapmak, hem bir sunumu planlayıp hem o sıradaki sohbete uyum sağlamak, o sırada henüz konuşmadığım birine yanaşıp konu açmak gibi, insanların aslında her zamana ince ince planlamaya kalkmadıkları şeyler geçiyordu. Beynime çift çekirdek lazım şakası çabuk tükendi, sakinleşip durduğum yerin farkına vardım: mecazi bir ortakaldırım ve ben her yönden geçen giden trafiği kontrol etmeye çalışıyorum (yaa bırak!). Üstelik bunu birkaç gündür değil, birkaç haftadır, belki aylardır yapmaya kasıyorum. Kasıyormuşum. Bu günlük hayat taktiği yazma stiline de, daha geniş ölçekteki stratejilere de yansımış tabii. Kötü dil/biçim yoktur, karışık kafa ve gereğinden fazla içerik vardır desem yeridir şimdi. İki yönden gelen trafiği aynı cümleye/yöne sığdırmaya çalışmak zekice görünüyor, ama kurnazca değil. Çünkü o zaman tek cümlede kocaman bir lokmayı yutmaya çalışmak ve başkalarını da buna zorlamak gerekiyor, adeta beceriksiz çevirmenler gibi. Ekim ayını refüjde bitirirken artık bu kötü çevirmen ayaklarına bir son vermeye ve tane tane kelimelere karar kıldım. Ortakaldırımda sıkışanların mecburen acele ve kötü çevirdikleri karşılaşmaları izleyip izleyip zevk alanların yarattığı bir trafiğin ortasında insan kendini değil iki yönden akan trafiğin gürültüsünü duyuyor. Bir de üstüne ortadaki durumu çevirmeye çalışanın gürültüsünü duyuyorum, sonra da cümleler yapılarından kopuyorlar. Sığınmacılar gibi.

Semte inen maç

Pazar gecesi Şükrü Saraçoğlu’nda bir maç daha vardı: Fenerbahçe-Antalyaspor. İlki ikinciyi 2-1 yendi. Yorgunluktan bu kez stada gitmek yerine oturduğum yerden dinleyeyim dedim, zaten bu kez heyecan daha fazlaydı. Alkış kıyamet, dalga dalga gelen taraftar sesleri pazar gecesi sessizliğiyle birleşti, böyle kocaman bir top oldu, balkonda karşıma oturdu. En kilit anları kayda alamadım, ancak yine bir vasat kaydı dinlerken yeni bir durum fark ettim.

  
Yukarıdaki izler kaydı tuttuğum ve kesip biçmek için kullandığım programda açılan edit ekranında sesin yükselip alçaldığı aşamaları gösteriyor. Ani çıkışlar yakın sesleri (bkz. atarlı sesler) ve kayıt cihazını çarptığım anları (ne titiz çalışmışım ama), diğer aşamalar uzaktan gelen ve ortamın düzenli sesleri (bkz.düzenin sesleri) haline gelen arkadaki ses aralıklarını işaretliyor. Kayıtta sırayla şunlar var: geçen bir arabadan yayılan şarkı sesi bangır bangır sürerken uzaktan, staddan tezahürat sesleri buna karışıyor. Kedilerin konuşmaları araya giriyor, uzun süre kamyon (?), yaklaşan ani motor ve çeşitli araç sesleri (ani olunca gürültü mü olmuş oluyor?), arkada bir uğultu halinde tezahürat, derken bir kısa ara veriyorum, tekrar kayda geçerken kendi sesim, motor ve daha düzenli, nerdeyse olağan bir tezahürat uğultusu. Muhtemelen maçın sonları. Ne motor sesi, ne tezahürat sesi kesiliyor. Çizgilerin stabil devam ettiği, abartılı inip çıkmadığı aralık, maçın uğultusunun net devam ettiği aralık yani. Araya giren her ses -benim sesim de dahil- atarlı bir ses ve bittabi münasebetsizlik olabilir.

Normalde müzik dinlediğimiz yerlerde, eğer konser alanı dışarıdan tamamen izole vb. değilse elbette, örneğin ezan okunduğunda müzik susuyor. Maçı uzaktan (gözlerim açık) dinlediğim sırada semtte ezan da okundu ama kaydedemedim. Staddakiler elbette duymadı, ama duysalar da maç durmazdı. Duramazdı. Aura diye buna diyoruz. Oysa düğünler, hoplamalar zıplamalar, musiki, restoranın müzikli yayını, eğlence vesaire böyle anlarda duruyor. Belki bir gün görkemli devlet adamları ve kadınları kendilerinden de görkemli ve sert ahlaklarını buraya da uzatmak ve bunu da kontrol altına almak isteyebilirler, onu şimdi bilemiycem. Ama şimdilik maç tezahüratı çelişkili anidenliği ve süreğenliğiyle, doğallığını ya da belki aurasını koruyor (yürü be ya!).

Yeni fark ettiğim bir durum mevzuu da buna ilişkin: Tekrar dinleyince şu kayıt, seslerin ardardalığını değil içiçeliğini dayatıyor. Şarkı sesi-motor sesi-maçta coşan adam sesi-kedi sesi sırayla belirginleşiyormuş gibi gelse de aslında kulağıma öyle çarpıyorlar diye onları ayırt edebildiğim bölmeler var; yoksa bunların hiç kendilerine ayrılmış cepleri, bölmeleri yok, birbirini beklemiyor, sıralarını beklemiyor bu sesler, hiç burjuva demokrasisi ülkülerine ve kodlarına uygun değiller. Sadece birbirlerine göre ve kaydı tutan bana yakınlık-uzaklıkları sayesinde işaretleyebiliyorum onları. Maç ise stabil, nerdeyse durağan, devamlı bir ses haline geliyor, öyle başlamadığı halde. Adeta semte iniyor ama semtten çıkmıyor; yani semte sızıyor. Etkinlik birkaç saate yayılıyor, başladığı noktadaki anidenliği değil aşamalı yükselişi -ve sosyal aktivite oluşu- verdiği hazzı yayıyor, bir ses bütünlüğü kazanıyor; örneğin eskicinin sesi, simitçinin sesi, kuru temizleme ve halı yıkamacı arabalı reklamı sesi, akordeon çalan Balkan göçmeni baba-oğulun sesi, ambülans sesi, inşaat kamyonu sesi, ezan sesi, oy isteyen seçim arabası sesi, kavga sesi, öfkeli protesto sesi gibi semte girip çıkmıyor (evet canım maalesef; yerleşik mimari-dini-idari-canlı veya cansız kalıplar ne kadar yerleşik ve sevilesi ve buralı olsalar da ortamı aniden yarıp giren sesleri sayesinde aslında hep birer intervention oluyorlar. Yani araya giriyorlar. ). 

Maç tezahüratları, kavgaları vb.seslerin de aslında şehrin düzenine girdiğini, o yüzden onların da doğallık taşımadığını düşünmeye zorlayabiliriz kendimizi. Zamanlanmış, kurala bağlanmış, belli bir iz ve yön takip etmeye zorlanmış oldukları için bunlar da disipline edilmiş coşkulu sesler nihayetinde. Stadın dibindeki anidenlik, bizim balkona gelene dek ortamın yerlisi, düşük-şiddetli ve yayılmış bir sese çevriliyor olabilir (ki öyle). Bir başlangıcı var, yani anidenlik taşıyor. Ancak, süreğenlik de taşıyor, çünkü sessizliği yırtarcasına, pat diye değil, uğuldaya uğuldaya yanaşırcasına, rüzgar gibi devam ediyor, dalgalanıyor (bkz. huzur). Yani stada zorla götürülmüş biri bahsettiğim huzuru teyit edemez tabii ki, belki de maçın sesi uzaktan hoş geliyor. Anne fısıltısı gibi geliyor, ninni gibi dalgalanıyordu valla kayda bakarsan (dikkatli dinle, kayıt kötü diye bahane bulma.)

Bunun lo-fi, hi-fi kavramlarıyla cebelleşirken bir anlamı var; epeydir kafa yorduğum ses ve karşılaşma/encounter meselesine de ekledikleri var. İş, buralı olup olmamak değil, ciyaklayıp ciyaklamamaktır demeye geliyor. Birbirinin ardına eklenen değil içine geçen sesler bize hoş mu geliyor?

İşte bu noktada yukarıda sıraladığım diğer örneklerin uykuda/latent bir özelliği de olabileceği aklıma geliyor: 

İnşaat kamyonu tam bir barbar; kaldırımları yol olarak kullanıyor, gece 10’da da aramıza katılabiliyor, çok büyük çaplı bir gürültü yaratıyor, o konuşurken evde insan kendi sesini duyamıyor, üstelik barbar kamyoncuk bizi dönüştüreceğini, deprem ve kum-çakıl-deniz tozu ile yapılmış binalardan kurtaracağını söylüyor ama kendisi taşeron, yersiz yurtsuz ve güvencesiz (böyle yazınca katalizör ruhlu avangard gibi durdu sanki ama yanılmayın, o iş kolay değil). Ama gürültüsünü duydukça, o bağırtı bütün güne yayıldıkça ona alışıyoruz. Onu kullanan adam bile kamyona alışıyor. Araya giriyor dediğim şey içimizden biri, düzenimizin parçası oluyor. Aşama aşama bizi sarıyor, açıkçası kimimiz onsuz bir hayat düşünemiyor. Atarlı kamyon oluyor sana düzenli kamyon. 

Ani başlayan seslerden biri olarak kayda yansıyan ama bir yandan da düzenin sesi olarak görev yapan ezan sesi misal. Mahalleye vaaz yayını yapan, sadece Müslüman ahali değil, gayrımüslim komşular da dinlesin diye cuma hutbesini veya Kadir Gecesi duasını hoparlör yayınıyla geniş çaplı ve yüksek volümden yayan cami ortamı, mahallemizde sessizliği yarıyor, araya giriyor, ama yarım saat ve yukarısı yayında kalarak bütünlük kazanıyor. Tıpkı maç örneğinde geçen haz gibi onun da haz verdiği kimseler bulunuyor. Huzur, haz ve süreğenlik. Durağanlık.  Suyun içinde yüzer gibi. Bitmeyen bir uğultu. Anakucağı gibi. (Bilemiyorum, belki bu noktada Žižek notlarini yardıma çağırmam gerek.)

Kayıtta kayıt cihazına yaklaştığı için aniden yüksek ses getiren motorlu araçlar da diğer örnek. Bangır bangır müzik yayını, taşkın teker sesleri gibi asi gençlik öğelerini barındıran bu arkadaşların direksiyonunda kocamış veya genç emekçiler veyahut da bıkkın, yorgun adamlar, yanlarında da sessiz veya gürültücü arkadaşları olabilir. Ben onları bir kalıba tıkmıyorum ancak bu inatçı gürültücü tavırlarıyla onlar kalıba dünden girmiş olabilirler. Belki bir yere yetişmek mecburiyetinde olabilirler. Yükleri ağır, zamanları dar olabilir. Rahat batmış, evde uslu durmak yerine haytalık yaparak kişisel gelişimlerini tamamlıyor da olabilirler. Bütün yayalar neden bana yol vermiyor, neden bütün yollar bana açılmıyor diye sabırsız bir öfke ve kibir içine de girmiş olabilirler. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeleri geceyi yarıp hızlıca geçmek olabilir (dünyada onca yüce amaç ve sükunet bulabilecekken tutup hız ve gürültü ülküsüne takılmak… Ne diyorsun bu işe Virilio?). Ancak tıpkı maç gibi bu da durmuyor, başka sesleri beklemiyor, tezahürat için düşündüklerim sözde araya giren sonra da içimizden biri olan motor sesi için de geçeli olmuyor mu? Kabul ettiğimiz, rıza gösterdiğimiz, onay verdiğimiz, hayatımızı devam ettirmek için mecbur olduğuna inandığımız gürültü, artık gürültü sayılır mı?

Bazen bir uğultu yalnızca bir uğultudur, bazen bir uğultu yoldan geliyordur.

 …farkındaysanız araya giren kendi sesime hiç bulaşmıyorum. Bir bulaşsam, yandım.

gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.

When somebody asks about silence…

Entering a balcony…

I have long been a nocturnal being; my mind connects better to the work I have before me. And the reason is simple: less distraction (except that I would be taking revenge on six-in-the-morning-get-up-and-prepare-for-school-because-parents-need-to-be-at-work sort of childhood years of schooling when the school is at least an hour away from home). Thanks to early-morning teaching, critical meetings and stressful insomniac periods, I have become more accustomed to early morning air, though, which I am not complaining. There is something exquisitely hopeful about early morning light and rhythms. Early on, if you can’t get enough sleep, don’t get it at all, has been one key tactic to fight bad dreams, avoid low quality sleep and manage time (see: bad management).

Dreams about waking life...

About ten years ago, I would have much stricter criteria about silence in the room when resting; now; you can have a small battle over a contested throne: I will get my sleep without you interrupting me. I can dream about your noise, though, and when I wake up, I tell you who will seize the throne. I’ve got my silence, and I’ve got my voice, all sorted out.

Pockets of a jacket…

So, when a friend asked me about silence (for her class paper) after discussions of what sort of silences can be there, I thought of a silent place as a big, warm jacket where every pocket has enough room to hold stuff such as keys, candies, coffee press and beans, and paper tissues (I don’t know what is wrong with my examples). None gets in the way of any other. It is a generous jacket: has enough room. Only it does not have coins clashing anxiously because of being of the same material and making an ugly sound of nervous encounter. You can wear it without fearing that the neighbors will wake up. Still, every sound can be heard in its own right, and non-aggressively.

I wrote the following response to her, getting out into the fresh air in the balcony one morning (I had woken up suddenly with a feeling that someone else is recording something similar to what I am trying to!) and trying this brief, scruffy record above of my morning, somewhere in central-seaside Kadıköy:

This morning I woke up earlier and found where I live quite silent, normally it’s full of everything, cars, construction, crazy cat woman calling her cat, barks, tram, but literally too many sounds at once. (..) Yep, I do think there is something called silence. It is literally impossible; however, when a sound has enough room to be clearly heard, or let’s say, when a bird song has enough space to be listened to without extra effort, yes, the place is silent. I am looking for such silence in the morning, when I just wake up and when I come home after talking to 20 people and my mind is full of them. I just want to follow one thing, uninterrupted, clear, non domineering, just itself. It could be sound of a motor too, if I am close enough to [focus] on it seamlessly. So am not favoring the so-called natural sounds over manmade ones. It is part of the soundscape once it is figured, made and contributed to the world. (…) Silence and other senses…This is a hard one. You are simply asking a synesthetic question. Other senses some people definitely recognize and put into words when it is already there for you. Others will try to fabricate some answers… So, silence does not smell like anything to me, but it tastes like a meal with full aroma. Few ingredients, each has superb aroma… It feels like I am free, unrestrained, and perhaps unlike on a bus squeezed in the crowd of people, where too many things mix and feel like garbage. Garbage smells always bad. Disgust is the feeling here, so perhaps that is why people love silence so much, it is just the opposite of something disgusting.(…)

So, I was more or less thinking and describing a hi-fi sonic environment where acoustic detail and richness of sound you hear constitute the peace (see Murray Schafer on soundscapes (1); see Andrea Polli (2) ). Such peace may come from the ongoing wake-up mood and pleasantly slow activity of the body, of course. You are not out of a pocket yet. You are at a corner possibly and you know this is temporary and you can still enjoy it, referring to other times which are not so silent. Then silence embodies a peaceful mood where it becomes categorically a different job to think of silence as a threshold mood (what am I talking about?!) than to think of silence as angelic opposite of evil noise; or, of silencing (enervating) masses; or, of silence as politically opposed to an aggressive, no-good voice. I come across these latter versions of described silences and experienced silences in my work; and, I tend to think of them as more than a mere jacket on a bare chest. Layers of experience, encounter, manipulation, contemplation and reaction to an audible act produce silence with a meaning. Think of Futurist noise-makers (3) and what they positively valued in sound rather than silence. I doubt if they made a deliberate effort to perceive silence somewhere around. Think of the politically transgressive agenda of someone who has suffered enough from car horns in traffic and is now making a conscious effort (activism) to control if not exclude them of urban life, just to fill space with some (healer) silence. Think of what it feels like when the (loser) brother of our suffering activist is actually the one who is responsible for some car-horning!..

…A threshold

The “pocket” silence “in my jacket” I did describe earlier seems a little devoid of such meanings of lived time and space, does it not? Perhaps it lacks “being broken” by earlier experience; it may not be part of an after-effect; it does reside with the pure more than an impure, interacted sense of silence? In that sense, can silence be essentialist; can it be constructivist; can it be passive-aggressive and even militant? Seems like yes to all, these are all possible meanings for silence: meanings to attach to silence. However: I have already linked it with peacefulness, but I am now starting to doubt if such peacefulness stays within the realm of “meaningful”. A morning’s peaceful silence in fact takes the days before as reference; there is nothing pure and abtsractly peaceful there. A morning’s peaceful balcony silence is the after-effect of waking up; it is an affective moment of passing a threshold from one sound-field to another sound-field. A morning’s little pocket silence gives me a lot of sounds to pay attention to; one (loud) sound does not mask another (low) sound (except when the rubber on my recorder makes a rubbing sound)… And it is silence what we sense before a roar of a motor, a loud master or a machine too proud to be a complex and fast machine.

The jacket is no more.

(1) Just like that, the jacket tells me what is “a field of interactions”, in Murray Schafer’ s words. (veya bir etkileşim sahasına güzelce düşmenin tastamam tatlılığı elinizde.)

(2) Polli, 2012. Soundscape, sonification, and sound activism. AI & Society, 27: 257–268.

(3) Russolo, 1913. The Art of Noises. http://www.artype.de/Sammlung/pdf/russolo_noise.pdf

*laçin tutalar, kadıköy, istanbul.

Yer kavgası

Kahve Adası


(İstanbul Modern, sinemanın sınırları konusunda bir çarpıyla bizi uyarıyor.)

İşbu bölüm bir adaya nasıl düştüğümüzün ve o adanın aslında bir köprü görevi gördüğünün özetidir.

Eczanelerin hastane dibine toplanıp dertlere derman olması (ve nasılsa aynı şeyleri satabilmesi) gibi kafelerin de sokaklara doluşup İstanbul Modern’e yolu düşenlerle organik bir bağ kurduğunu bugün çözdüm (aferin). Bu basit ilişkiyi daha önce bugünkü kadar netlikle göremediğime göre bir düşte yaşıyormuşum, yıllarımı boşa geçirmişim (toplumsal ekolojinin kanıma karıştığı nokta). Metruktan mutenaya kafe gıda takviyesi için, sinemadan-sergiden-kültürden önce/sonra silme kafelerden oluşan bir sokak seçiniz, oturunuz, başka işyerlerinin neredeyse görünmez olduğu ortamın tadını çıkarınız…Neşe, sevinç, kahve ve en az on yaş gençleşme…

Karaköy sahilden İstanbul Modern’e sinema aşkına beraber yürüdüğüm arkadaşım, böyle bir sokağı keşfedince mutlu bir şok yaşadı.
– ben burayı nasıl görmedim yaaa! Çok güzeeeel. Nasıl arada kalmış acaba?
– çokoşortammış gerçekten. Buradan kahveyi almadan sanata gitmeyelim bak.
– yalnız bu kebapçı niye boş? Üzüldüm bak, buranın iş yapmamasına. Hemen diplerinde halbuki.
– şekerim, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmıyor, bilir misin…?

…dedim, ama dememle birlikte tepetaklak oldum, hemen o kibar ama sıkışık kafelerin bitişinde görece tenha duran ama geniş bir yer kaplayan nargile kafe tarafından. Hem de İstanbul Modern’in dibinde. Adeta diyor ki:

ne kadar kahveye kaçarsan kaç, hedefindeki sanata ulaşmak için nargileden geçecek yolun.

Sanat, hedef olmamalı, yolun kendisi olmalı, işte, boşuna demiyorlar. Sonra kahveci ceylanların içinde cennette sanırken kendini, nargile timsahına yem olursun.

Cadaloz ve Sinema

İşbu bölüm, kahveci ceylanların bazılarının aslında nasıl kaplana dönüşebildiğinin özetidir.

Film izleme sektöründe, çantayı koyup çişe gitmek diye bir temayül vardır; temayüller candır, hayat kurtarır. Bazen çantayı koymak, herkesten önce geldiğiniz anlamına gelir, bazen de kendinize ait bir yer çizdiğiniz anlamına gelir, bazen de gelmez. Bu sınırlar hep oynaktır. Biz de sinema salonuna girip yer beğenme aşamasında, arkadaşımla 0.346 saniye süren oraya mı otursak buraya mı otursak diyaloguna başlarken (cidden kısa sürdü) bu hayali yerimizi kıvrak ve aceleci bir abiye kaptırdık. Neyse, zaten ortaya oturacaktık. Abinin totosunun koltuğu nasıl kıvrakça yakaladığını görseydiniz, siz de hayran kalırdınız. Sanırdınız ki abi oturur oturmaz film başlayacak. Bu meselelerde gerçekten çok cevvaliz.

Ancak bir sorun vardı. Çantasını ve montunu bırakıp film başlamadan dışarı koşup gelen birilerinin yerine başka birileri oturmuştu, montları da yana koymuştu (galiba), işte o montların sahibi de elinde kahveyle gelip ama burası benim yerim çıkışını yapınca, ortalık karıştı. Ancak yeterince kahve içilmemiş olsa gerek, saloncak durumu algılamakta zorlandık, film gerçekten başlayana dek kavga da başlamadı! Tam olarak ne döndüğünü önden görmek mümkün değildi ama şöyle bir kıvılcım çaktı: Yer tutmak yok; yer tutmadım sizinle girdim, kahve aldım geldim; yer tutmayın ya, bana ne; ama siz neden montlarımızı alıp başka yere atıyorsunuz!; tamam tamam cevap verme.

Düşük yoğunluklu atarlanma, film sahiden başlayınca filmden rol çalmaya başladı. Kim kimin yerini almış, şu an bile bilmemekle beraber, ağızlar bozuldu, diller çatallandı, atarlar fezaya uçuşa geçti. Başka koltuklardan insanların da söze karışmasıyla, hatta yer kavgasına tutuşanlardan bazılarının da diğer koltuklara cevap vermesiyle olay adeta neşeli bir hal aldı:

Saldırgan olmayın!

Sen nasıl konuşuyorsun, karşında bir kadın var?!… Benimle böyle konuşuyorsun, bari o yanındaki kadınla sakın böyle konuşma olur mu?

(Bunun duygusal bir abla olduğunu tahmin ediyorum)

Kes! Medeniyetsiz!

Pis liberal!

Ahlaksız adam! Senin gideceğin yer Beyoğlu sinemalarıdır. Git, oraya yakışır bu tavır!?

(burada galiba ait olduğun yere dön demeye çalışıyor şair)

O sırada filmin ilk sahnelerinden birinde bir adam salını gölde çekiyordu ve yer kavgasına karışanlardan ikisi salonu terk etmeye karar verdiler:

sizin salonunuza kalmadık tamam mı!?

Dışarıda da devam eden bağrışmalar yüzünden yanımdaki arkadaşıma dönüp bence geri gelecekler, demişim. Artık şiddeti nasıl normal gören bir ortamlardan ortam beğeniyorsam…

Filmi baştan başlatabilir miyiz ya?

Tamam tamam artık susun.

Filmin özeti: harbi gerçeklik, sanal gerçekliğin canına okuyunca

Filmi tabii ki baştan başlatmadılar. Yer kavgasına tutuşanlar filmin canına okumakla yetindiler; o halde aslında film izlemeye, filme ve hatta izleyenlere saygı duyguklarını söyleyemeyiz; dertleri yerdi, çünkü yerimiz dardı; diktatör gibi her birimize numara verilmedikçe biz hep yer kavgasına tutuşacaktık.

Ceylan gibi sekerek geldiğimiz sinema salonunda şiddete tanık olmuş çocuk gibi hissettim; anne ve baba kavga eder, anne: sen benim telefonumu nasıl karıştırırsın der, baba evi terk eder, olan da çocuğun film zevkine olur. Tebrikler. Bu konuda acımı derinleştiren ve huzurumu kaçıran kilit nokta, filmde olayın, sakin bir kadrajda, su üstünde başlayıp filmin de esas derdinin yer kavgası üzerine olmasıydı; ve girizgahı bir yer kavgası ile berbat ettiniz. Sanal gerçeklik ile harbi gerçekliğin birbirine geçmesi demek böyle oluyor.

Sinema salonu ne kadar gürültülüydü ise, film o kadar sessizdi. Tekillik ve sessizlik manzarası olarak sunulan ilk sahneler, meğerse kavgadan, gürültüden, pataküteden kaçmak için organik, döngüsü dengesi yerinde bir ortam yaratmak içindi. Huzur diye yansıyan sahneler aslında kendine ait bir oda, özel alan yaratmak ve korumak içindi. Yani huzur yalandı. Bu ortamda gecekondu kurar gibi bir mini medeniyet kuruyordu filmin esas dedesi. Fazla konuşmaya gerek yoktu; çünkü bizbizeyken fazla konuşmaya gerek yoktu; başkasıyla konuşmaya gerek vardı; yabancılık çektiğimiz zamanda ve yerde konuşmaya gerek doğuyordu; tıpkı kedilerin insanlara başka nağmeyle, yan sokağın afacan hırsız kedisine başka nağmeyle miyavlamaları gibi. (Ben bu noktada yeryüzünü biraz terk edip daldım gittim; eskiden sinemada animasyon seyretmek için özellikle öğlen seansını yakaladığım, böylece çocukların çizgi filmlere verdikleri tepkiyi gördüğüm ve ruhumu şenlendirdiğim zamanları hatırladım… Sonra yakın çevremde çok konuşan, ama hakikaten çok konuşan bazı insanların neden hiç susmadıklarını düşündüm, neden hep ünlemek zorunda hissettiklerini ve neden eş-dostun onların iyi hatipler olduğunu düşündüğüne takıldım; belki de onlar aramızda en yabancı hissedenlerdir..midir… Derken filmin seyri değişti; adanın sınırları yamulmaya başladı.)

Adaya, yani filme pataküte 50.dakikada silah sesinin duyulmasıyla geldi. 60. dakikada adaya silah getirdiler. Arada bir silahla oynayan çocuk-adamlar “isminiz nedir güzel bayan? gelsenize buraya” diyerek adanın çilli prensesine sırnaştılar. (Bu sırada, filmi beraber izlediğim arkadaşım, bunu güçlü ile güzel arasındaki çatışmanın bir başka görüntüsü olarak yorumladı. Adeta her şeye gücünü basan güçlünün güzel tarafından baskına uğraması, yenilmesi, fondü kıvamına gelmesi gibi. Kendisine katılmıyorum; sarkıntılık her türlü sarkıntılıktır, romantiği-kibarı-yumuşağı olmaz. Ben çok güçlüyüm ancak gücüm güzele yetmedi demek ben bir ayıyım demek de olabilir. Nokta.)

Ada diyorduk… Ada olunca, Robinson’u, Cuma’sı da eksik olmaz tabi. Her adanın bir Robinson’u olur. Ancak, birden fazla Cuma olması için bütün Cumaların kendini Robinson sanması ve “ben ayrımcılığa uğramıyorum, çünkü ben düzgün, şahane, fevkalade olanım, efendi gibi duranım” demesi gerekebilir. Bizim filmdeki söz konusu adaya da Robinson geldi, işleri karıştırdı. Ancak, bilmedikleri bir şey vardı -ve bizim de o an gelinceye kadar düşünmediğimiz-: ada yaşayan, dönüşen, nefes alan bir mekandı.

Burnumu o kadar çok temizlemek zorunda kaldım ki, lavabo başında burnumdan çıkan ses kulağıma müzik gibi gelmeye başladı.

Alın size gürültü ile müzik arasındaki fark.