territory

The town I live in had struck me with its urban animals when I moved here a few years ago. During my first week, the numb comfort of a squirrel lying on a tree bench, on her stomach and with legs apart, had made me crazy while I was running around like a march hare to complete move-in chores. And in the heat of September! The squirrel knew that he she was living in the south of the North America. Next week, I saw a few guys hanging out with a vulture (?) or a falcon (?). And I thought this was unusual. But it wasn’t. I was in rural America, even though people did not clarify that enough. Later, roadkill continued to shock me because nobody was coming to scrape those squirrels and birds -lovely birds, lovely colors- off of the ground. They resembled flat tires left on highways, quite in the middle of a lane sometimes. With the cold distinction that the urban animal was flattened on the asphalt even more than the flat tire could be. A living thing can always go flexible beyond manufactured items. When I would visit the professors-quarter of the town, I would also see opossums and raccoons, hanging out by the sewer. Until they see my bike light. When I visited back home, and had a friend visiting my hometown, she was amazed at how dogs occupied a little territory in front of a shop, in the corner and the entire neighborhood. Stray dogs running free in the middle of civilization… Unseen event in the U.S. cities. Usual day in Turkey. Each street cat in my neighborhood, Kadıköy, owned a car and three apartments in a building. They sat on their car, and they collected alms from each apartment. People of that neighborhood loved being owned by urban animals. They loved it so much that the seagulls started to eat the food they left for cats. I have no data as to how seagulls are affectionately viewed. Back to the town of squirrels, I would let out a moderate exclamation, ewwww, when I would almost run over an already-runover squirrel. Yes, you can almost bath twice in the same river. Now this documentary by Eleanor Mortimer is a good catch on another species that like to hang out where humans try to dominate. I guess this is a better way to think about territory, as urban animals do not economize habitat; just occupy.

fazlalıklar, başkalıklar, gayrılıklar

 

Baharı kutluyor olmalıydık bu sıralar. Onun yerine düşen başları sayıyoruz. Bu da aklıma İstanbul’un (1) fazla bulduklarıyla baş etme yöntemini getirdi, (2) yarımadanın ada deyince ne anladığını, bir de (3) şehrin başka bedenlerle, başka seslerle karşılaşınca başvurduğu  teknikleri… Bazen tarihsel sosyologların, ya da tarihsel coğrafyacıların işinin başta düşündüğümden daha kolay olduğunu fark ediyorum.

kurbanizm-2

canavar konusu. via: muppet.wikia.com

Bazı günler epeyce mesafe katediyorum, nasıl katediyorum; kimse nerelerden geçtiğimi sormadığı ve aksine nerelerden geldiklerini başıma kaktıkları için onlar gelirken ben gidiyorum. Bir bakmışım ki onlar bir bana konuşmuşlar, bense bin kişiyle konuşmuşum (aslında bencilce davranmışım, işin sonunda kazanan, kendine yeni insanlar katan ben oluyorum). Bugün de öyle bir gün. Birkaç saat önce açıkçası adını çıkaramadığım bir kadının sesi televizyonda şöyle bir şeyler diyordu: kurbanın insana karışarak kurban olma misyonunu tamamladığı, bunun (her ibadet ve öğrenme süreci gibi) uzun bir yol olduğu, bir kurban kestiğimde kurbanı kendime katarak, değişerek yola devam ettiğime dair bir şeyler söylüyordu. Yarım yamalak anlamış olabilirim elbette, ama “kendine katmak” kısmı hariç; orayı katiyyen yanlış duymadım, duyamam, çünkü ana meselem katmak.

Ondan önce, kuytuda bekleyen binbir gözlü canavarlardan bahseden bir şarkı dinliyordum. Dikkatim biraz dağılmıştı. Aslında ondan da önce, bazı batı dillerinde oynamak ile (çalgı) çalmak edimlerinin aynı kelime tarafından karşılandığından bahseden bir makale okuyordum. O da dikkatimi dağıtıyordu. Bu basit ve doğrudan bilgi İngilizce söz konusu olunca zaten sıradan bir bilgiydi, ama bir o dilde değilmiş aynı kelimenin iki anlama da gelmesi; yemin ederim ki bu makale sayesinde çok acayip bir ampül yandı kafamda (ısı radyasyonundan da faydalanıyorum). Müzik yaparken bir şeylerle oynadığının tüm hatlarıyla ayırdına varmayan birey, aşırı bilinçli olmaya kasmadan tecrübe etmekle geçirdiği zamanda aslında o zamanı daha yüce bir hale erişmeye kurban veriyor yahu desem ampülü biraz tarif etmiş olurum. O kurban edilen zaman karşılığında, kendine kattığı müziğe binip ince, hatta tiz, hatta yeni filizlenmiş engelleri aşıyor desem dinlerin mitolojisinin mantığına uygun bir iddiayı devam bile ettirmiş olurum. Bazen kurban edilenler (sevimli veya besili) canavarlar oluyor, kurban edenler insan. Rüzgar öte yandan eserse bazen kurban edenler hayvanlar/canavarlar, kurban edilenler insanlar oluyor. O an bıçak kimin elindeyse kurban eden o; o anı anlatabilen, sesi kısılmayan kimse kurban olan o. Susturulanların suçunu da korkusunu da yaralarını da bilmiyoruz… Kurban mantığını yanlış anlamışsın kuzuciğim, diyecek olanlar için sorum: en hakikatli hikayelerin, masalların, animasyonların, filmlerin çarpık ve yanlışlarla dolu bir üslupla bizi çekip çevirmesi meselesi üstünden herkes ekmek yerken, benimki mi battı… Başka sorum yok hakim bey.

Kuzuciğim konusuna dönelim; günün daha erken saatlerinde bir bayram ziyareti sırasında bir deprem hikayesi dinledim. Deprem geçti, ama kentsel dönüşüm bizlerle. Konu oralardan artçı sarsıntılara, çaresizlik haline, kurban gibi oturup sallanmayı bekleme hissiyatına vardı. 1999 Depremi’ni yaşamış olan bu kişi bana aya, yıldıza ve dışarıda geçirdikleri günlerde çember yapıp oturdukları zaman yanlarına aldıkları bir bardak suya güvendiklerini anlattı. Düşün ki en güvenilir dostun bir bardak su; o sallanıyorsa sen de sallanacaksın, su haber veriyor. O durgunsa o akşam artçı yok. Yıldızlar yere yakınsa sallanacaksın, ay öyle değil de şöyle batıyorsa o gece sallanacaksın. Deprem bir “olay/event” olarak senin üstünde mutlak hakimiyet kuruyor ve seni kurban etmeden önce veya ettikten sonra halen oynuyor; üstelik yanındaki en emin yoldaş, bir bardak su oluyor. O da oynarsa yandın! Konuştuğum kişiye göre, bu durumda felaket (kader?) anlarında insanın en basite, özüne kavuştuğunu ve uyandığını ima eden bir yaşantı varmış. İfadesi aklımda, insanlığın bodrum katına indiği savaşları ve onlar hakkında yazanların bahsettiği “bare life” terimini uyandırdı, ne kadar ilginç, böyle biraz Agamben, ama biraz da Jung. Neyse, onları karıştırmayalım şimdi. Bu mevzuyu insanlar tarafından kurban edilen diğer insanların, mesela kaçarken yolda kalan mültecinin, botu denizin dibini boylayan kadının, kapısı devlet töreni alanına dönen ailenin, evi morga dönen mahallelinin ve benzerlerinin düşüncelerini alarak zenginleştirmek isterdim ama mümkün değil. Çünkü iyiler ve kötüler var; hangisi canavar? Kurbanlar ve kurban edenler var; hangisi insan? Cevabı yok, çünkü yaşasın yapısalcılık!.. Velhasılı kelam, yapısal mevzuları bir kez daha bayram vesilesiyle pekiştirdik, yani depremden başka şeyler de konuştuk, tıpkı deprem gibi, fırtına gibi, karnaval gibi bir dönemden geçenlerin konuştuğu şeyler…yani deprem, dışındaki her şeye sindiği için depremden başka her şeyi de andık ve o sırada sadece depremi dilimize sarmış olduk. Çünkü deprem, dışındaki her şeye sinmişti. Benzer şekilde bayram, kendisi dışındaki şeylere sinmişti. Benzer şekilde, karnaval da dışında kalan her şeyi havaya kaldırıyordu. Böylece bu olaylar, hem gizemini koruyordu, hem de kendisinden başka her şeyi kurban ediyordu, tıpkı aklı nafile olan, beceriksiz bir imparator gibi. Başka sorum yok hakim bey.

kurbanizm-1

yazının sonundaki şarkının konusu:

Kurban Bayramı vesilesiyle birkaç gün hayvanlar alemi temalı müzik arayışına gireyim diyorum, madem müzikle beslenmek, sağalmak, düzelmek, dirilmek, hatta bir de bakmışsın koşmak ve köprüyü geçmek söz konusu.

Bir canlının başka bir canlı üstündeki mutlak otoritesi bahsine ve bunun civar topraklarda (geniş anlamıyla Küçük Asya, Orta Doğu veya doğrudan Akdeniz mi desek acaba?) ne de yaygın bir pratik olduğuna pek bulaşmadan, ‘küçük dostlarımız’ ile ‘inanç sertifikası’ söylemleri arasında salınıp duran bu kutsal dönemi acaba bir playlist ile düşünmek nasıl olurdu? (Üstelik Romantizmin Yıkıntılarında’n yola çıkarken Eyüp Özveren’in yazdığı gibi bir şeyi akla getirmeden, yani mesela Batı’nın kendine bir kök aradığı yeniden doğuş ve birikim çağında kendine Eski Yunan’ı kök seçmesi, yani çok afedersiniz ama kan davası, kıskançlık, vahşet, gözü dönmüş tanrılar, mal mülk sahibi yurttaşlar, işgal, köle etme, sürükleme, sömürme, şiir ve kahramanvari duyarlılıkla nam salmış şu Eski Yunan’ı kök seçmesi, ama önce Helen Uygarlığı’nı, adamayı ve adanmayı haşince seven Akdeniz yatağından, ailesinden çekip koparması gerektiği gibi hamlelerin ayrıntılarına bulanmadan müzik kısmına geçmek…nasıl olurdu? Evet, iyi bir manevra yaptım bence.) Geçen birkaç haftanın benim bilincimin kenarına süpürdüğü bilgi, ne çok kurban verildiği ama gözden çıkarılanların ne az korunma getirdiği… Akdeniz, genel olarak kurbanlık sahasına dönmüşken (aa, n’oldu, birdenbire kaçtığım ayrıntılara geri döndüm), Batı’ya sığınmak isterken helak olmanın “kurban etmek/edilmek” diye anlaşıldığı… Cezanın, suçunu aradığı yani bir anlamda… (Kadıköy’de bir apartman binası duvarına işlenen buna benzer bir duvar yazısı vardı.) Bir kere gözden çıkarmaya başlayınca hızını alamayıp kurban vesilesiyle ibadet meselesinin kimimiz için hızlı ve öfkeli bir modernizme döndüğü… (misal, ipini koparan boğanın TEM otoyolunu kilitlemesi örneğinde aradığımız bu hız kazanmış modern öznenizi görebilirsiniz kuzum.) Bireysel ibadetin kolektif bir başka söylemin eline geçip topaç gibi fır döndüğü…

Bu ibadetin hayırlara vesile olmasını dileyen annem birkaç saat sonra sofrada dünyanın vejeteryanlığa doğru kayması konulu sohbette ön saflarda destekçim. Vejeteryanlığın faydaları, her şeyden önce midenize çünkü. Hissedilen bir fayda kendisi; içte, içtenlikle, doğrudan ve zamana yayılan bir hisle beraber geliyor. Derken eski bir vejeteryan iken işkembe paça çorbasını mideye indiren bir arkadaşım gözümün önüne geliyor. Sonra altı yaşındayken balık yerken onun yüzdüğü anı düşünen ve yediği şeyden değil, onu yiyor olduğu o insan halinden tiksinen, artık vejeteryan bir veri kaynağının (nasıl, mesafeyi iyi korudum mu?) görüşmedeki sözleri aklıma geliyor. Açıkçası bu verileri ve bilgisini kusacak kadar sindirdiğimi sanmam henüz; ama bütün bunların “can” ile “ben” arasında artan mesafelerle bir ilgisi olmalı.

Oysa hayvanların insanları ters köşeye yatırdığı hikayelerle dolu kent hayvanları haberleri (misal, eve banyodan giren yılan, bebeği sokan piton, bahçeye inen vaşak, balkon camını tıklatan ayı, kuduzun artık ortalıkta pek olmadığını onaylayıp kuduz aşısını önermemiz, arabanın içinden çıkarma operasyonuna konu olan yavru kedi), insan-olmadan aramızda yaşayanların (nonhuman diyelim buna) bölgelerinin (hadi buraya da bir territory gelsin) insan formunda yaşadığımız ortamda (buna da şehir mi diyoruz?) düşündüğümüzden daha güçlü kozlarının olduğunu gösteriyor (ne yani, göstermiyor mu?) Mutlak otorite, köşeye sıkışmış haldeyken bize en lazım olan ruh (spirit desem, birtakım kelime oyunları yapsam, hem içilen, hem güldürüklü hem kendine inandıran, hem de uçan kaçan bir şeye işaret etsem, güzel olmaz mıydı?..). Bu mantıkla gezginlerin, göçmenlerin, genç kentli seyyah profesyonellerin, kapana kısılma hissinden muaf olduğu gibi bir teze hop diye atlayamayacağım ama. Çünkü aslında yeterince tanıdık olmadıkları bir köşede çarpılma hakları saklı duruyor. Yine bu mantıkla, bölgesini karış karış bilen bir hayvanın ise bizim duyularımızdan muaf bilgimizle işi olmaz. Demek ki neymiş, kurban ettiklerimizi, duymadan da yeterince iyi bildiğimizi sanıyoruz belki diyerek bu gece bana ayrılan zamanın sonuna geliyorum ve sözü, şarkısı güneye solisti kuzeye meyleden bu şarkıya bırakıyorum. Zamanı daha fazla kurban etmiyorum çünkü bana lazım. Daha çok iş var.

tüyden hafif yoktan ağır

köpekler / birdenbire / gecenin en tuhaf yerinde / başıboş ve tekinsiz / birbirine sokulmuş uluyan / acı acı köpekler /

neyin yası / bu en kör saatinde günün / titrek ve çapaklı / köpeklerin okuduğu / kimin selası /

nedir içlerine dolan / en son nefesinde akşamın / hırıltılı ve ürkek / köpeklerle bir / kim bu boğulan

Şehrin seslerine karışan hayvan seslerinin sandığımdan daha önemli bir rabıta taşıdığını fark ettiğim günlerde okuduğum bir Serhat Uyurkulak şiirinin (bkz. s.42) bir kısmı bu.

Dahası da var.

Takip etmesi hep kolay olmayan bir başka uzun şiir veya curcunada, aynı kitapta, aynı şair, ölümün ağzından katille bir konuşmayı (bkz. s 49) ilerletiyor:

kaybedince yolunu bir yol bulacaksın / uçuruma uzanan kökleriyle dev ağaçların / ve kendi buğusuyla sarhoş / çıplak yamaçların arasından geçen / dilinden düşmeyen şarkıyı da unutacaksın / ama bir ses / tüyden hafif yoktan ağır bir nefes / yepyeni meseller okuyacak sana /

aşırı iletişim

Lafı uzatmayacağım – bir migren atağının hemen eşiğinde olabilirim, o yüzden kısa kesmeli-; bugünkü perdede, insanlardan başka bir karakter ön plana çıkıyor. Olay, yavan bir dünyada geçiyor, tazeliği gitmiş malzemelerle yapılan yemekler kadar yavan. O yüzden olayları fişeklemek, hızlandırmak için bir köpek gerekiyor. Kahramanlar kendi odalarında yaşamaktan aslında memnun, etliye sütlüye karışamadan, dört duvar ve kendilikleri eksenli hayatları sayesinde görüş mesafeleri daha da kısalmış (evsizler ne kadar şanslı dediğini duyar gibiyim içimizdeki münasebetsizlerin), idareten yaşıyorlar. Sonra bir akşam cebren ve hile ile tanışıyorlar, birlikteliklerine başlıyorlar. Ama sorgulanmamış bir hayatın kuruluğuna sahip olduklarından potansiyelleri olsun, verimleri olsun, vasat kalıyor. Evet, tam olarak böyle. Böyle vasat hayatları izlediği için de izleyici kendini onlarla rahatça bağdaştırıyor, kolayca sahnede hissediyor; dilerseniz asgari müşterekler diyin, dilerseniz küçük şeyler insanlara yetiyor işte diye şiire başlayın. Çöpe atılmak gibi korkuları olan bir köpek sayesinde, pardon, o köpeğin yer değiştirip eve alınması sayesinde kahramanlarımızın vasat hayatlarından korkularına inebiliyoruz. Köpek evleniyor, rahatlıyor, anlatıyor, bağlantı kuruyor, aktarıyor, yorumluyor; kahramanımız çift ise sadece ses çıkarıyor. Dilerseniz böğürüyor, anırıyor, konuşuyor, bağırıyor…da diyebilirsiniz. Böylece iletişim 2+1 kuralı ile kurulmuş oluyor. Bu duruma en önde oturan geniş abi, bir de arkalardan perdeyi takip eden ben çok gülüyoruz. Galiba öndeki abi daha çok gülüyor. Ben köpeğe bakıp eğleniyorum. Aslında kahramanlarımız konuşuyoruz, iletişiyoruz zannediyor, aman insan-dışı, belki insan-ötesi (hem aktör hem izleyici hem insan hem hayvan) olan köpek, onların yerine konuşuyor. Çünkü adam ve kadın (the kahramans) yaşamak değil, bir an önce raf ömürlerini tamamlamak istiyorlar. İnsan-dışı, insan-ötesi (nonhuman, more-than-human) konularına ışık tutan benzersiz bir koordinat oluşuyor sahnede. Köpek kendi sömürülen, ihya edilen, himaye edilen, hoş karşılanan, itilen kakılan varlığını güvenceye almakla mı uğraşsın, onların bir nevi sömürgeci hayatlarını idare etmekle mi uğraşsın, onların ne halt etmeye çalıştığını bizim için anlaşılabilir kılmaya mı uğraşsın, yoksa “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diye hamilerinin ahlaki eleştirisini mi getirsin ortaya? Bu kadarını “anlamamı beklemeyin benden” diyerek güya yerini mi bilsin, yoksa bu denklikte aslında tek garantili varoluş biçiminin parazitlik olduğunu mu anlasın… Sahibinin insafına kalan ama sahibinden daha çok okuyan köpeğin işi çok zor.

kahramanlarımız konuşmuyor…

Sabah uykusu

Önce sokağa atılmış ve bizim sokağı sahiplenmiş fahri köpeğimiz dakikalarca ağladı. Derken yan bahçedeki garajı mülk edinmiş kediler kavga etti. Ardından kargalar ka! diye bağırdı. Sonra martılar ciyakladı, kahkaha attı. Kalorifer borularından su geçmeye başladı. Tramvay yan sokaktan geçerken rayları gıcırdattı. Ben çoktan uyanıktım. Müthiş bir sabah uykusu. Eşsiz. İnsomnia’da kalite.