‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

Reklamlar

kutlu olaylar


neyi nasıl kutlamalı, ne kutlaması? şimdi şöyle: uzaktan bakınca sanırım çok mülayim duruyorum, bin şahit gerekiyor feminist coğrafyacıyım demeye. fakat yakından bakınca durum başkalaşıyor. bu zahiri mülayimliğin bir dolu sebebinden biri, kadınlaaağrh… kazanacağız…yaşasın devrimli günler… kadına şiddete haaayır… kahrolsun iks-iks-larç diye lafa girememem, kötü tempolu sloganları duyunca o ne be öyle endüstriyel ortam sesi gibi diye bir durulmam, kadın meselesi çalışmadığım halde küçük ve orta ölçekte muktedirlerle yıldız savaşları senaryosu gibi habire halaya durmam, kendimi aynı düzlemde bulmam ve bütün bu araştırma sürecine yansıyan stresi gidermek için ironinin dozunu sürekli artırmak zorunda kalmam.
 
geçen gün yine akademik/feminik bir çift arkadaşımla sohbet ederken yanımızda çay içip pasta yiyenler de nasiplensinler istedik, iktidarın şekli şemali, gül cemali üstüne iki çift laf ettik, bana kalan, onunla tamamen aynı konuma gelmedikçe görünmeyen özü/suretine (ve özünün suretten ibaret oluşuna) dair derin bir kırılma oldu. (ayrıca çay da pasta da pahalıydı, toplumsal fayda sadece yiyerek içerek sağlanamıyordu, başka bir şey katmak gerekiyordu.)
 
böyleyken böyle. öyle ki, aynı düzleme geldiğinizde üzüntülü kabuğunu ifşa eden, sömürürken dark side’a geçiren karanlık neşeye iktidar deniyor. yanımda yöremde bu karanlık neşeyi sergileyenleri bir bir uzaklaştırmaya devam. kadınları günü şeysi kutlamalarına tam coşkuyla katılamıyorum o yüzden, meşgulüm. kaybın neşeye dönüştüğü yerle meşgulüm, dönüştüren kişinin başına gelenlerle meşgulüm, sokağın köşesinde durup bakanla meşgulüm.

aman petrol veya… hayır petrol

Liberate Tate grubundakiler, Tate küratörleri aracılığıyla iletişim kurulup çağrılmış ama sonra BP tarafından sponsorluk alan müzeye bunu yakıştıramamışlar, söz dinlemeyen asi bir ekip olarak müzenin yerlerini karalamışlar (gerçek kötüler kıhkıhısı). Çoluk çocuk müzeye yatıya gitmişler. Bir de üstüne izinsiz karakalem çalışmışlar. Sanırım kameraya alındığı için, müze güvenlikten tam “destek” alamamış. Konakladıkları alanı müzenin diğer ziyaretçilerine kapatan müze yönetimi, onları daha da görünür (deyim yerindeyse kabak gibi ön planda ve dikkat çekici) kılmış (bu kısma dikkat). Yukarıdaki vidyo ise tek performans-eylemleri değilmiş. 2010’larda performans nedir, nasıl olabilir; müzeyi kamusal alandan sayar mıyız vb. sorularına da yer var işlerinde bana kalırsa.

Daha fazlası için:

http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/13528165.2012.712343?journalCode=rprs20

http://www.tandfonline.com/doi/pdf/10.1080/09528822.2013.753187

donmuş mevduat

 

Many artists in the early decades of the 20th century developed a keen interest in speed, power, urbanization, and the city as machine, and Rivera was no exception. They were fascinated by the new complex city of many layers, apparent in the real New York wih its dizzying skyscraper race to the skies and the construction of subterranean worlds below. Fritz Lang’s film Metropolis of 1927, recently restored with twenty-five minutes of material previously thought lost, depicts a multi-level city where the upper class literally commands the upper strata of society while the lowly lower classes labor at machines in a light-deprived world below ground.  (bkz. http://www.walkingoffthebigapple.com/2011/11/manual-labor-diego-rivera-paints-new.html)

Bu işle ilk defa danışmanımın ofisinde karşılaştım. Üstüne psikanalitik çağrışımları düşünerek biraz konuştuğumuzu hatırlıyorum (ama başka türlü de olabilir, nihayetinde insanın bir gün yüzüne çıkardığı hafızası var, bir de sessiz ve derinden işlettiği hafızası. Ben ikisini sadece yolda giderken birleştirebiliyorum). Aradan iki yıl geçtikten sonra tekrar bakıyorum; bu kez çok acı veriyor bir köşeden ötekine bunu seyretmek; hayatı dondurmuş bir şehir resmine bakınca omuzlarım donuyor; aman yarebbi İstanbul’u ne kadar keskin anlatıyor bu diyorum. Tabii ki İstanbulluk bir durum yok burada, küresel katmanlar söz konusu.  Duvar resmindeki esas hareket ama literatürlerde bol bol okuduğumuz gibi sermayenin, emeğin filan hareketi değil! Ulaştırıcılar, vinçler, makineler… Hayat hareketle kendini gösteriyorsa hareket bunlarda. Buradan da ver elini fütürizm ve hatta ver elini “yer altının yaratılmış bir topos olduğu” fikri… evet, kimimiz uçar, kimimiz Diego Rivera eserleri izler.

aşırı iletişim

Lafı uzatmayacağım – bir migren atağının hemen eşiğinde olabilirim, o yüzden kısa kesmeli-; bugünkü perdede, insanlardan başka bir karakter ön plana çıkıyor. Olay, yavan bir dünyada geçiyor, tazeliği gitmiş malzemelerle yapılan yemekler kadar yavan. O yüzden olayları fişeklemek, hızlandırmak için bir köpek gerekiyor. Kahramanlar kendi odalarında yaşamaktan aslında memnun, etliye sütlüye karışamadan, dört duvar ve kendilikleri eksenli hayatları sayesinde görüş mesafeleri daha da kısalmış (evsizler ne kadar şanslı dediğini duyar gibiyim içimizdeki münasebetsizlerin), idareten yaşıyorlar. Sonra bir akşam cebren ve hile ile tanışıyorlar, birlikteliklerine başlıyorlar. Ama sorgulanmamış bir hayatın kuruluğuna sahip olduklarından potansiyelleri olsun, verimleri olsun, vasat kalıyor. Evet, tam olarak böyle. Böyle vasat hayatları izlediği için de izleyici kendini onlarla rahatça bağdaştırıyor, kolayca sahnede hissediyor; dilerseniz asgari müşterekler diyin, dilerseniz küçük şeyler insanlara yetiyor işte diye şiire başlayın. Çöpe atılmak gibi korkuları olan bir köpek sayesinde, pardon, o köpeğin yer değiştirip eve alınması sayesinde kahramanlarımızın vasat hayatlarından korkularına inebiliyoruz. Köpek evleniyor, rahatlıyor, anlatıyor, bağlantı kuruyor, aktarıyor, yorumluyor; kahramanımız çift ise sadece ses çıkarıyor. Dilerseniz böğürüyor, anırıyor, konuşuyor, bağırıyor…da diyebilirsiniz. Böylece iletişim 2+1 kuralı ile kurulmuş oluyor. Bu duruma en önde oturan geniş abi, bir de arkalardan perdeyi takip eden ben çok gülüyoruz. Galiba öndeki abi daha çok gülüyor. Ben köpeğe bakıp eğleniyorum. Aslında kahramanlarımız konuşuyoruz, iletişiyoruz zannediyor, aman insan-dışı, belki insan-ötesi (hem aktör hem izleyici hem insan hem hayvan) olan köpek, onların yerine konuşuyor. Çünkü adam ve kadın (the kahramans) yaşamak değil, bir an önce raf ömürlerini tamamlamak istiyorlar. İnsan-dışı, insan-ötesi (nonhuman, more-than-human) konularına ışık tutan benzersiz bir koordinat oluşuyor sahnede. Köpek kendi sömürülen, ihya edilen, himaye edilen, hoş karşılanan, itilen kakılan varlığını güvenceye almakla mı uğraşsın, onların bir nevi sömürgeci hayatlarını idare etmekle mi uğraşsın, onların ne halt etmeye çalıştığını bizim için anlaşılabilir kılmaya mı uğraşsın, yoksa “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diye hamilerinin ahlaki eleştirisini mi getirsin ortaya? Bu kadarını “anlamamı beklemeyin benden” diyerek güya yerini mi bilsin, yoksa bu denklikte aslında tek garantili varoluş biçiminin parazitlik olduğunu mu anlasın… Sahibinin insafına kalan ama sahibinden daha çok okuyan köpeğin işi çok zor.

kahramanlarımız konuşmuyor…

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.