Musicking in Istanbul

Istanbul Makamı / Istanbul notes. A humble documentary on foreign musicians who found Istanbul familiar, 2016. Watched it in May 2016, in a famous campus of a university/conservatory in Istanbul. Next to us at the screening was a graduation or wedding celebration (not so famous), which made real noise. See the documentary’s trailer here:

bir binanin gozleri ve mimarinin elleri

Gecen kis ve bahar burada sinema vizyonunun atli ve savasci kahramanlari diriliyor, paganik bir aliskanlikla ön-ulusal gururlanma hikayesi bir afiste birlesiyor ve bize gurur verebilecek yeni ask masalinin ne oldugunu mujdeliyordu. Ondan birkac yaz once bu bina, ‘artik’ atil olmustu ve toplumsal bir hareketlenmenin gobegi olan Taksim’de sloganlara duvar gorevi de gordu, gostericiler ancak tepesine cikarak seslerini duyurabilecegini hatirla(d)(tt)i, ve iktidar da bundan kapacagi akli kapti. Gecen yaz ilahi bir gosteri sahnesinin izleyicisiydi bu binanin gozleri artik. Bir otoparkin ‘yani’, bir afis duvari, bir atil mekanizma, ama aslinda oyun sahnesi olarak, kendimize disaridan bakip buyuyecegimiz bir yer gibi dusunulmustu; yukaridaki kisa vidyonun da anlattigi gibi aslinda toplumsal arbedelerimizi izleyen bir seyirci oluverdi. Simdi kendimize hep iceriden bakabilecegimizi mujdeleyenlerin yanina katiliyor.
Bu kultur ‘merkezinin’ ilk defa tamamlandiktan bir sene sonra yandigini biliyor muydunuz? Mimarinin elleri icin ne buyuk cefa.

vidyo via http://www.inenart.eu/?p=3586

daha da fazlasi icin bkz. http://senseoftime.inenart.eu/?p=2692

divided? united? split?

 

 

What an awful name for a video. While this 2-3 min video is a shortcut to spectators who are not informed of the situation but paid a glimpse at the news so that they have heard the situation, it also builds much more tension and anxiety than a society can actually handle. If you are familiar with the news and recent history of the Middle East and know about the Syrian situation for example, there is a similarity: a colonial discourse of power/ powerlessness/ arrogance on the video that tries to run parallels with Syria and Turkish governments: ‘no intention to step down’, ‘moment of sameness across all Middle Eastern nation-states’, ‘tales of unity and gigantic monuments, facades… of imperial power taken on by the once-subject of imperialism’. Oh, please.

Those who study Turkish society would know that what matters right now is the collective pain concealed by the facades. It does not matter if one man gives up power or not, it does not matter if there is a change in the focus from one man to another; this one-man discourse is what actually conceals the heterogeneity of actors and forces that have shaped the tension today. It simply turns on the volume of a cheerful roar from the masses that the country is united, that they support the leader, that they have full faith in what is now a a purge with surprise consequences.

Another thing this video misses is the reality of a country beyond the visual media. I am sharing this video’s link after reading the comments under the video: these comments are full of false identifiers: some commenter/audience is concerned whether Turks are Arabs or Altaic or Caucasian or Greek; some respond to the ‘divide’ by stating that ‘we’ are more united than ever -and ‘oh, haven’t you seen the unity in the Yenikapı demonstration’ moment-; some blame Bloomberg and question its legitimacy to make a video such as this. These are all real comments put down there. But I am worried that they are imaginary comments as if statements of pure belief by teenagers who are being lured by the deadly-beauty of the friends of their older sisters and brothers. Some of those who went to the unity demonstrations went there just because they were public employees and cared about not losing their jobs. Some of the enchanting demonstrators were there in the shape of ‘Rabia connection’ with the Egyptian Ihvan, but they also went there to hear their own voices. Some there because they were cab drivers. What does it mean to drive for money in Istanbul’s traffic? Check out some news on 3rd Bosphorus Bridge that is newly built and prematurely opened to traffic: You will get a glimpse of stories on collective pain and disappointment. And this video, as it sums up the events partially, falls short of giving an account of the collective pain. Well, ain’t this failure global?

 

iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

fazlalıklar, başkalıklar, gayrılıklar

 

Baharı kutluyor olmalıydık bu sıralar. Onun yerine düşen başları sayıyoruz. Bu da aklıma İstanbul’un (1) fazla bulduklarıyla baş etme yöntemini getirdi, (2) yarımadanın ada deyince ne anladığını, bir de (3) şehrin başka bedenlerle, başka seslerle karşılaşınca başvurduğu  teknikleri… Bazen tarihsel sosyologların, ya da tarihsel coğrafyacıların işinin başta düşündüğümden daha kolay olduğunu fark ediyorum.

eşyanın dokunulmazlığı

Bugün size yine müzelerden bahsetmek istiyorum çünkü bu ılık, sevecen madenlerde çoğunlukla donukkk…, kalpsizzzz…, acımasızzz… nesneler/animasyonlar (bir nevi nesnelerin gif versiyonları) ile insanlar birbirlerine bakarlar; bu bakışmadan nesneler muzaffer çıkarlar, insanlar da bazen bir ruh bulurlar, bazen de ruhlarını kaybediverirler. Aslında müzeler dostunuz değildir; kaybettikleriniz üzerine kuruludur pek çoğu; yavaş içiniz.

Geçen hafta uğradığım müze, kurnazın tekiydi; müze binasının dışına taşan sözcükleri vardı; bu sözcükleri duvarlarına yeniden not alan bir yazarı, o yazarın bir kitabı, kitabın takıntılı bir şekilde aşık olma fantazisine dolanan bir de kahramanı, o kahramanın yine müzenin katlarına ve duvarlarına sinen bir hikayesi, kahramana isim-cisim verirken yazma sürecini, nesneleriyle paylaşan, bize açan bir de yazar vardı. Otör diyebilirsiniz ona bu durumda. Kitabın müzesini gezdiğimi öğrenen bir arkadaşım, kendi de görmek istediği bu yere uğradığımı fark edince ah! dedi. Ben de kitabı okuyup okumadığını sordum. Kitabı okumak mı gerekir, emin değilmiş müzeyi gezerken. Şaşırdım, ama belki de o benim şaşkınlığım. Bir erkek bireyin kendi sınıfsal konumunda yeşeren ihtiyaçlarına ve zevklerine odaklandığı dünyayı anlamak için onun sürekli konuştuğu, başkalarının ise sürekli eylediği kitabı baştan sona okumak gerekmeyebilir (belki.) Fakat, müzenin kutucuklarını teker teker dolaşırken mesela vapurlardan bahsettiği kısımda kitabın kahramanının ne kadar büyük bir zihinsel girdap içinde olduğunu anlamak için kitabın suskunluğundan geçmem gerekti. Kitap susar. Kahraman vır vır konuşur. Yazar, birbirinin eşi kalem malzemeleriyle metni döker, kalemlerin sıradan olması metne akıcılık mı katmaktadır?

auralı taslak ve aurasız kalemler. Masumiyet Müzesi’nde. kaynak – durcek.tumblr.com

Sonra kitabın kahramanı yazarla bir olup bir yer hayal eder, önceden başka bir yer olan boşluğa üfler, boşlukta odalar açılır, kaybolmamak için nesnelerle (yani yerlerle) bunları birbirine bağlar ve bir bina oluşur. Yazarsız kahraman bu kadar uzun boylusunu hayal edemez. Müze, yazarın suçudur. Kahraman, nihayetinde çok güzel yaşadığını düşünecektir; yazar emellerini tamama ulaştıran maşa olacaktır. Hayal ettiği bir aktörün ivmesiyle mesafe kat eden kişiye ise yazar denir.

Kitabın kahramanı ortaya duygusal bir izlek çıkarmak için bol bol korkmuş, öfke, buhran, heyecan, kapris, güvensizlik, özgürlük, sıkışmışlık yaşamış ve kaybetmiştir; kaybettiklerinin yerine başkaları ve onların parçası olan nesneler arasında sadece kendi inisiyatifi ile bir bağ kurmuş, sonra hop, nesneleri hüpletmiştir. Bir yok, bir var, sonra yine yok ettiği bu anlara sıkışan nesneleri de hep saklamıştır. Başkasının halen kullandığı veya geride bıraktığı eşyalarını, onlarla açıkça iletişim kuramadığı derdinden yürütenlere emperyalist entel, sanat eseri kaçakçısı veya yerine göre arkeolog da denebilir. Halen kullandıkları eşyaları yürüten şımarıklara hele, ayıp ama eline koluna sahip ol denir, çünkü kendisini eksilterek hatırlatmak ister, çoğaltarak değil. Kitabın gidişatında ise bu karakter yapısı, aşkının, pardon arzusunun öznesi olan bir başka bireyi kullanarak dünyayı unutan bireye iyice yedirilir. Mesela söz konusu şehirli kahramanımız, şehirlere bombalar yağardı her gece /biz durmadan sevişirdik‘i tersten yaşayan bir kafayla dışarıda çalan davullara sağır bir ilişkiye gömülmüştür, aman da ne âlâ:

İstanbul’un sokaklarında komünistler ile milliyetçiler birbirlerini kurşunlar, bankalar soyulur, bombalanır, kahveler makineli tüfeklerle taranırken, bizim esrarengiz bir acı yüzünden bütün dünyayı unutuşumuz, Sibel’e bir derinlik duygusu verirdi. (s.184)

Sibel’in duygularından emin değilim. Diğer ana kadın kahraman gibi, o da maşaallah bir adamın fantastik dünyasında yaşamaktadır; bundan dolayı da varoluşçu olarak sahneden çıkmaya mecburdur. O sırada kitabın kahramanı, tuhaftır, Eski Yunan mitolojisinde ölülerin narin ruhlarını temsil eden, bu kitapta ise belki de zamanın efendisi olarak işlenen kelebekler görmektedir diğer kadına her bakışında. Sibel’e gelince kelebekler taze bitti! Kendine baktığında ise, sıkı sıkı kontrol edilmesi gereken bir hareket görür, sonra ıstırabının tehlike hiyerarşisini aktaran haritasını çizer:

şehrin sokaklarına duygusal yaklaşımlar, Masumiyet Müzesi’nde. kaynak -durcek.tumblr.com

Görünüşe göre, kişinin düzeltmeyeceği konularda eşyaya kaçarak avunmasından hareketle bir hayatın, ötekilerin hayatının üzerinden kendi nefesinin müzeleştirilmesi fikrinden çok etkilenmişim. Kendimi tebrik ediyorum, demek etkilenebiliyorum, demek ben de insanım. Masumiyet Müzesi’nde, geçen sefer başka bir müzede kafama takılan şu sorunun bir cevabını da azıcık duyuyorum, sesleri uyandıran bir müze. Zaten, bazı köşelerde bu zamanın sesleri ve beraber taşıdıklarını eklemeyi düşünmüşler. Orada durmamışlar, kahramanın sesinden bir de sesli tur rehberi katmışlar. Ben de herhalde hayatımda ilk defa bir müzede sesli tur rehberi edinip öyle dolaşayım dedim. Ama Orhan Pamuk kendisi hem seslendiriyor hem yönlendiriyormuş rehberde, bunu da bazılarımıza herhalde tuhaf ve yabancı gelecek bir vurguyla yapıyormuş, maalesef konuşur gibi değil, yazar gibi konuşarak yapıyormuş. Kelimeler formlarına çok sadık kalınarak telaffuz edilecek derken benim gibi bir ziyaretçiyi az daha müzenin hayatından fırlatıp uzağa atıyormuş… Birkaç dakika elimdeki rehberin dur/kalk düğmelerine dönüşümlü basarak girişteki enstalasyona bakakaldım böylece, dondum, tıpkı müzeler gibi dondum, hangi düğmeye basacağımı, nereye ilerleyeceğimi bilemedim. Bir an o ilk duvarın doğru düğmesine basarsam bir kapı açılacak ve başka bir ortama geçebileceğim sandım (başarılı bir piramit ziyareti efekti). Doğru noktayı aradım, bulamayınca orada bir parçası beliren kadının görüntüsüne takıldım, rehberi iki kere başa sararak kadının hayatının farklı evrelerinde neden hep aynı masada oturduğunu izledim, onun bir Ikea masası olup olmadığını sorguladım. Ikea’ya gerçekten gitmeli miyim bu şehirde geçirdiğim zaman içinde, onu düşündüm. Bir huzur ve güven ortamı olarak müzeye dalınca en çok ihtiyaç duyduklarımızdan biri, oryantasyon hali, az kalsın havaya uçuyordu bu yüzden. (Müzelere girerken diğer ihtiyaç duyduklarımız şöyle: zaman; para; hafif bir çanta; sağlam dizler; başka zamanları, yerleri ve hayatları merak edebilme kaygısı; yanımız sıra ilerleyen ve her nanenin çakır çukur fotoğrafını çeken en az bir ziyaretçi.) Sonra, zamanımın azaldığını düşünerek tavafa giriştim, kapının yolunu da buldum. Akşam 6’da kapanan ormanlarda kaybolup başa dönebilme becerisine oryantasyon da denir.