sokak evcimeni

Bugün sizlere evlerden bahsetmek istiyorum biraz daha. Biraz geç kalmış bir bahis aslında; bunu İstanbul’a alan araştırması için geldiğimde karşılaştığım ve içinden geçmek durumunda kaldığım emlak piyasasını taze taze tatmışken yazmalıydım. Olmadı, yine acele etmekle meşguldüm. Şimdilerde biraz daha yavaşladığıma göre bu notu şuracığa düşebilirim.

Ev nedir, niçindir? Kimi için yılın dokuz ayı kullanmadığı denize nazır bir konak, kimi için mülteci kampı barakası, kimi için hep bir lojman; çoğu zaman kapalı bir kutu, ara sıra açık yeşil havadar bir bahçe; bir canlı için barınma hakkı (fakat ne kadar da evrenselciyim şu an); üniversite kasabalarında öğrenciler üstünden para kazanmak için gereken kolay akar; İstanbul gibi bir şehirde rutubet, döküntü ve kaçış ortamı; çoğu zaman yıkıntı ve çöküntü ortamından rezidans hayatına geçiş yaparken kullanılacak malzeme; bazılarımızın sürekli bir şeyler biriktirdiği, sakladığı (bazen halının altına bazen kafasına bazen de en dipteki dolaba) ve aslında dinlendirdiği bir mahzen. Halen evde olmak için yeterince üretken bir sebep sayamadım. İş yeriniz evinizdeyse peki? Para kazanmaya yeten bir sebep, ama üretken olmaya yeter mi emin değilim.

Az önce yeniden saydım; şu kısacık ömrümde 23 tane ev değiştirmişim, 24.’ye doğru ilerliyorum. Bunlar misafir olarak takıldığım, gittiğim kaldığım evler değil. Gayet de yaşadığım odalar, düzen kuruyormuş gibi yaptığım yerler. Saymadan önce son yıllarda hayatımda barınma mevzuu çok düzensizleşti diye şikayet ediyordum; sayınca baktım ki bu dönemsel bir eğilim değil de hayatımın özeti. Her kurulan oda, nasılsa taşınırım güveni (ve güvensizliği) eşliğinde geçici bir oda, o yüzden yeterince benimsenmiyorlar tarafımdan.Ömrünün büyük kısmını aynı evde geçiren arkadaşlarımı gördükçe, kadere bak diyorum. Durumu doğum haritasına, ailevi konumlara, maddi yetersizliklere, mobil 21. yüzyıl yaşantılarına ve mesleğin fıtratına bağlayarak açıklama çabalarım da bir yere kadar eriyor. Ev ararken karşılaştığım şişme emlak piyasasını hissettikçe, biraz küfrediyorum.

Diyelim ki gençlerin bu şehrin ekonomisine nasıl dahil olduklarına kafa yoruyoruz. Şehrin genç ekonomisi avm’deki %25 indirimden yola çıkarak anlaşılan bir şey olmayabilir, özel ve ayrıcalıklı okul sisteminin reklamlarında güleç yüzleriyle memnuniyetlerini promosyon için harcayan imgeler de olmayabilir. Ama bu ekonomi, 4 metrekarelik yere açılan n sayıda espresso barı veya pıtır pıtır kapanan sinema salonu, kitapçı ile yerine açılan emlakçı, bisikletçi veya dürüm haus ile kendini anlatmaya başlayabilir. Örneğin, simide 1 lira verip 7 liraya yıldıztozundan bozma kahve içmek, su katılmış ama 5 ila 8 lira arasındaki bira nerede içiliyor, yanında da bedava mısır çerezi neresi veriyor diye bulmak, oyunun kirasını ucuza getirmek için sevilmeyen arkadaşı da davet edip paylaşımı artırmak, bir taksiye 7 kişi binmeye çalışmak, pahalı barlarda publarda takılmak yerine birayı evden getirip barın önünde ve sokak aralarında birikmek; içme suyundan ve orta sınıf hane tüketiminden tasarruf edip soğukta korunaklı ayakkabı, saç sakal (burası çok önemli) ile kişinin yeteneğine göre resim ve müzik malzemesine kaynak aktarmak; defter kapağı çizmek, tasarım çorap ve tütünlük üretiminde aşırıya gitmek; içki kullanmayanlara çay ve nargile ortamı yaratmak gibi küçük baloncuklar şehirde açılır; bu yeni cepler, merkezlerde meydanlarda yaşandığını sandığımız, methettiğimiz kamudan bir fırt alacak kadar kısa sürelerde kitleleri besler; o sırada üçlü beşli gruplar halinde genç taşeron emeğe akmaya hazır gördüğümüz adamlar, delikanlılar veya salınarak yürüyen Ortadoğulu turistler kamusal sandığımız ana caddede endam edebilirler. Cepler, köşeler ise bize beynimizin açılan yeni yolları, üretim ekonomisine dahil olan taze nöronlar gibi hayal etmemizi sağlayan bir popüler bilim söylemi gibi tatmin edici bir mekan algısı sunar: hayat devam ediyor.

Bir keresinde bir görüşmecim, Beşiktaş ve Kadıköy olmasa İstanbul’da yaşanacak yer yok, demişti. Bunu sosyal yaşamda muhafazakarlık ve serbesti ekseninde söylediğine eminim, ancak kendi deneyimimle bunun şehrin ulaşım sistemindeki bir yığılmayı da işaret ettiğini biliyorum. O halde belki bu iki hareket kolaylığı birbirinden o kadar da bağımsız değildir. Zavallı Kadıköy, envai çeşit ulaşım aracının buluştuğu bir nokta olmakla beraber, belki Taksim’den daha hızlı ve stressiz şekilde İstanbul’un uzak köşelerine uzanmak için bir ‘düğüm’ noktası. Ben bu düğüm noktasını Taksim sanıyordum önceden. Yazın turistik Galata-Karaköy sokaklarında dolanırken otel değilse elektrikçi, o da değilse uyducu, o da değilse çiğköfteci, o da değilse butik otelin kahvesi, o da değilse hediyelik eşya satışı köşesi olan, bazen İstanbul’un en merkezi, bütün kritik noktalara 5 dakika mesafedeki bu bölgede içimi sıkıntı kaplardı; neye hüzünleniyorum sorusunun cevabı zaten az önceki tanımda; buralar yüksek kiralara evet derken ana caddeye, ana hatta yerleşirken, bağımsız bir tiyatro, eski bir arka cadde hanında, gürültülü kusmuklu bir barın alt katında kendine yer buluyordu. Herhalde sıkıntı buydu. Yaz bitti ve kaç haftadır uğramadığım Galata Kulesi meydanına geçen haftasonu yolumu düşürdüm: Kuledibinin iskemleli tramvaylı çay ocağı olduğunu gördüm. Burası açılalı kaç ay oldu acaba, diye sorduğum çalışan abi, tramvay tipi işyerinde sıcak çay ve kahve servis eden soğuk bir nevale gibi cevapladı: 4 ay. Bana neden bu kadar kızgın ve ifrit olduğunu çözemedim. Bağırır gibi bir 4 ay. Derken kuledibinin küçük meydanının kenarında, bitişinde, müzik dükkanları ve yine elektronikçilere inen merdivenlerde toplanan bir meydan ahalisinin müzikli içkili neşesine tanık olduk; yanımdaki arkadaşım eskiden insanlar tramvay kafe ile iskemlelerin olduğu yere çökerdik, sohbet etmeye, içmeye, şarkı söylemeye gelirdik, dedi; kızlı erkekli, diye ekledi gülerek, sonra da ‘burayı kenara süpürmüşler’ diye baktı biraz. Hatta, merdivenlerde oturan tipler değildi buraya uğrayanlar dedi. İşte bu kısmını anlatmak kolay olmayacak, o yüzden gitar çalan değil, gitar çalmak isteyen bir çaba içindeki insanların uğradığını söylemekle yetineyim.

Sonbahar gelince dikkatim turistik Galata’dan sokak-evcimeni Kadıköy’e kaydı. Çünkü etrafta çok inşaat vardı. Apart-men’ler türemişler, Kadıköy’ün genç ekonomisinin ve düğüm noktası oluşunun farkına varmışlar elbette. Bu inşaatların önemli bir kısmı fahiş fiyat tamlamasının hakkını veren yeni ev fiyatlarına dönüşecekti; işçi abiler hep bunun için çalışırken (ne kadar dokunaklı), SUV’lara binip gelen patronişkoları o kocaman arabalarını Kadıköy’ün kıç kadar sokaklarında park edecek yer bulamıyorlardı. O yüzden sabah kapıdan çıkınca yolunuzun üstünde bir araba bulabilirdiniz. Arabanın üstüne çıkabilenler bir tek kedilerdi. Yıkım çok hızlı, inşaat da eh hiç fena olmayan bir hızda devam ederken fiyatlar kapıların önüne kondu. Müthiş! Sayılar kendileri yerine üssel fonksiyonlarla ifade edilseler daha az yüreğe inecek fiyatlar! O sırada kapının önünü boklamaya devam eden sokak hayvanları -çünkü üstünü kapatacak toprak alana yeterince hızlı ulaşamıyorlar-! Aynı sırada, yarebbim bir kornam oldu sonunda onu hunharca öttürmeliyim diye çırpınan taksicik, aynı kornacılık hareketinden mustarip küçük esnafın ve taşımacının mini kamyoneti, araya karışan büyük arabalar ve sonsuza dek bekleyen bir Moda tramvayı! Baştan sona kolektif tüketim krizi belki de… Fakat satın alacağınız evin mavi camları, asansörü, araba park yeri, beyaz duvarları var ve önünden tramvay geçiyor. Kaldırımları yok sokağında ama, sizin de zaten kaldırıma ihtiyacınız yok. Bir de halen arkasında evle camdan cama öpücük gönderebiliyorsunuz. Bu evin bulunduğu haritada, iç avlulu, asansörsüz, daracık Kadıköy evleri var ve bu evler oldukları haliyle yeterince büyütülecek güzellikte değiller. O yüzden ah vah etmeyeceğim. Sadece avluları düşününce hüzünleniyorum, tıpkı Galata’da kenara itilen ‘iş’leri görünce olana benzer bir sıkıntı. Böyle bir ağaçlı, meyvalı, yeşilli bir iç avluyu geçen gün ev bakarken buldum. Birkaç apartman binasının ortasında bir meyveli bahçe; iyi korunmuş. Görür görmez ‘keşke Kadıköy’ün sokakları da böyle dolu dolu yeşil olsa’ sözü ağzımdan çıkıverdi (Ama Kadıköy’ün sokakları dolu dolu motorlu). Sonra geçmişini düşündüm. Uyduruk 4-5 katlı binalar dikilmeden önce burada daha müstakil ev usulü yerlerin var olmuş olabileceği bir zamanı hayal ettim. Sonra ‘kızım, fazla Tanpınar okumuşsun galiba’ diye kendimle dalga geçtim ve o manzaradan uzaklaştım. Apartman boşluklu, avlulu, tek yüzlü mimariden sokağı yamuk, köpek boklu, gürültülü bir çevresi olan yeni konutların önünden yürümeye geri döndüm.  24. evimi düşünüyorum şimdi de.  Sokakta yaşayan bir semtteyim. O sırada Galata’da birileri fotoğraf çekiyor: ay ne güzel kuleee!

Reklamlar

çarçabuk (ve sözde yanlışlıkla) unutmak istediklerimiz

istanbulun denizalti vapur iskelesinde sergide 2015 eylul  .png

2015 sonbaharı, Kadıköy vapur iskelesi’nde denizaltına attıklarımız sergileniyor: Cengiz Kurtoğlu kasetleri, bazı Nokia’lar ve telefon gereçleri, küllükler, bıçaklar ve piller.

Daha fazlası için bkz.

 

moda havuzu / ayvalitas meydani / balik horozu heykelinin orada 

Moda Havuzu da denen ufak meydan aslinda çapraz koridorlardan oluşuyor. Kuşların, çiçekçinin, onun yanında hep aynı koridor ağzına yatan köpeklerin, simitçinin, Berkin Elvan anısına yapılan ekmekçi heykelinin, bir zamanlar olan havuzun yokluğunun işaretlediği, sınıları yumuşak hatlarla ama net çizdiği bir yer. Köpekler ve anıtlar gece gündüz orada. Yolunuz geçerse, geceleri burası aynı zamanda bir tür stüdyo, jam session denemeleri mekanına, bir tür durağa da dönüşüyor. 

Semte inen maç

Pazar gecesi Şükrü Saraçoğlu’nda bir maç daha vardı: Fenerbahçe-Antalyaspor. İlki ikinciyi 2-1 yendi. Yorgunluktan bu kez stada gitmek yerine oturduğum yerden dinleyeyim dedim, zaten bu kez heyecan daha fazlaydı. Alkış kıyamet, dalga dalga gelen taraftar sesleri pazar gecesi sessizliğiyle birleşti, böyle kocaman bir top oldu, balkonda karşıma oturdu. En kilit anları kayda alamadım, ancak yine bir vasat kaydı dinlerken yeni bir durum fark ettim.

  
Yukarıdaki izler kaydı tuttuğum ve kesip biçmek için kullandığım programda açılan edit ekranında sesin yükselip alçaldığı aşamaları gösteriyor. Ani çıkışlar yakın sesleri (bkz. atarlı sesler) ve kayıt cihazını çarptığım anları (ne titiz çalışmışım ama), diğer aşamalar uzaktan gelen ve ortamın düzenli sesleri (bkz.düzenin sesleri) haline gelen arkadaki ses aralıklarını işaretliyor. Kayıtta sırayla şunlar var: geçen bir arabadan yayılan şarkı sesi bangır bangır sürerken uzaktan, staddan tezahürat sesleri buna karışıyor. Kedilerin konuşmaları araya giriyor, uzun süre kamyon (?), yaklaşan ani motor ve çeşitli araç sesleri (ani olunca gürültü mü olmuş oluyor?), arkada bir uğultu halinde tezahürat, derken bir kısa ara veriyorum, tekrar kayda geçerken kendi sesim, motor ve daha düzenli, nerdeyse olağan bir tezahürat uğultusu. Muhtemelen maçın sonları. Ne motor sesi, ne tezahürat sesi kesiliyor. Çizgilerin stabil devam ettiği, abartılı inip çıkmadığı aralık, maçın uğultusunun net devam ettiği aralık yani. Araya giren her ses -benim sesim de dahil- atarlı bir ses ve bittabi münasebetsizlik olabilir.

Normalde müzik dinlediğimiz yerlerde, eğer konser alanı dışarıdan tamamen izole vb. değilse elbette, örneğin ezan okunduğunda müzik susuyor. Maçı uzaktan (gözlerim açık) dinlediğim sırada semtte ezan da okundu ama kaydedemedim. Staddakiler elbette duymadı, ama duysalar da maç durmazdı. Duramazdı. Aura diye buna diyoruz. Oysa düğünler, hoplamalar zıplamalar, musiki, restoranın müzikli yayını, eğlence vesaire böyle anlarda duruyor. Belki bir gün görkemli devlet adamları ve kadınları kendilerinden de görkemli ve sert ahlaklarını buraya da uzatmak ve bunu da kontrol altına almak isteyebilirler, onu şimdi bilemiycem. Ama şimdilik maç tezahüratı çelişkili anidenliği ve süreğenliğiyle, doğallığını ya da belki aurasını koruyor (yürü be ya!).

Yeni fark ettiğim bir durum mevzuu da buna ilişkin: Tekrar dinleyince şu kayıt, seslerin ardardalığını değil içiçeliğini dayatıyor. Şarkı sesi-motor sesi-maçta coşan adam sesi-kedi sesi sırayla belirginleşiyormuş gibi gelse de aslında kulağıma öyle çarpıyorlar diye onları ayırt edebildiğim bölmeler var; yoksa bunların hiç kendilerine ayrılmış cepleri, bölmeleri yok, birbirini beklemiyor, sıralarını beklemiyor bu sesler, hiç burjuva demokrasisi ülkülerine ve kodlarına uygun değiller. Sadece birbirlerine göre ve kaydı tutan bana yakınlık-uzaklıkları sayesinde işaretleyebiliyorum onları. Maç ise stabil, nerdeyse durağan, devamlı bir ses haline geliyor, öyle başlamadığı halde. Adeta semte iniyor ama semtten çıkmıyor; yani semte sızıyor. Etkinlik birkaç saate yayılıyor, başladığı noktadaki anidenliği değil aşamalı yükselişi -ve sosyal aktivite oluşu- verdiği hazzı yayıyor, bir ses bütünlüğü kazanıyor; örneğin eskicinin sesi, simitçinin sesi, kuru temizleme ve halı yıkamacı arabalı reklamı sesi, akordeon çalan Balkan göçmeni baba-oğulun sesi, ambülans sesi, inşaat kamyonu sesi, ezan sesi, oy isteyen seçim arabası sesi, kavga sesi, öfkeli protesto sesi gibi semte girip çıkmıyor (evet canım maalesef; yerleşik mimari-dini-idari-canlı veya cansız kalıplar ne kadar yerleşik ve sevilesi ve buralı olsalar da ortamı aniden yarıp giren sesleri sayesinde aslında hep birer intervention oluyorlar. Yani araya giriyorlar. ). 

Maç tezahüratları, kavgaları vb.seslerin de aslında şehrin düzenine girdiğini, o yüzden onların da doğallık taşımadığını düşünmeye zorlayabiliriz kendimizi. Zamanlanmış, kurala bağlanmış, belli bir iz ve yön takip etmeye zorlanmış oldukları için bunlar da disipline edilmiş coşkulu sesler nihayetinde. Stadın dibindeki anidenlik, bizim balkona gelene dek ortamın yerlisi, düşük-şiddetli ve yayılmış bir sese çevriliyor olabilir (ki öyle). Bir başlangıcı var, yani anidenlik taşıyor. Ancak, süreğenlik de taşıyor, çünkü sessizliği yırtarcasına, pat diye değil, uğuldaya uğuldaya yanaşırcasına, rüzgar gibi devam ediyor, dalgalanıyor (bkz. huzur). Yani stada zorla götürülmüş biri bahsettiğim huzuru teyit edemez tabii ki, belki de maçın sesi uzaktan hoş geliyor. Anne fısıltısı gibi geliyor, ninni gibi dalgalanıyordu valla kayda bakarsan (dikkatli dinle, kayıt kötü diye bahane bulma.)

Bunun lo-fi, hi-fi kavramlarıyla cebelleşirken bir anlamı var; epeydir kafa yorduğum ses ve karşılaşma/encounter meselesine de ekledikleri var. İş, buralı olup olmamak değil, ciyaklayıp ciyaklamamaktır demeye geliyor. Birbirinin ardına eklenen değil içine geçen sesler bize hoş mu geliyor?

İşte bu noktada yukarıda sıraladığım diğer örneklerin uykuda/latent bir özelliği de olabileceği aklıma geliyor: 

İnşaat kamyonu tam bir barbar; kaldırımları yol olarak kullanıyor, gece 10’da da aramıza katılabiliyor, çok büyük çaplı bir gürültü yaratıyor, o konuşurken evde insan kendi sesini duyamıyor, üstelik barbar kamyoncuk bizi dönüştüreceğini, deprem ve kum-çakıl-deniz tozu ile yapılmış binalardan kurtaracağını söylüyor ama kendisi taşeron, yersiz yurtsuz ve güvencesiz (böyle yazınca katalizör ruhlu avangard gibi durdu sanki ama yanılmayın, o iş kolay değil). Ama gürültüsünü duydukça, o bağırtı bütün güne yayıldıkça ona alışıyoruz. Onu kullanan adam bile kamyona alışıyor. Araya giriyor dediğim şey içimizden biri, düzenimizin parçası oluyor. Aşama aşama bizi sarıyor, açıkçası kimimiz onsuz bir hayat düşünemiyor. Atarlı kamyon oluyor sana düzenli kamyon. 

Ani başlayan seslerden biri olarak kayda yansıyan ama bir yandan da düzenin sesi olarak görev yapan ezan sesi misal. Mahalleye vaaz yayını yapan, sadece Müslüman ahali değil, gayrımüslim komşular da dinlesin diye cuma hutbesini veya Kadir Gecesi duasını hoparlör yayınıyla geniş çaplı ve yüksek volümden yayan cami ortamı, mahallemizde sessizliği yarıyor, araya giriyor, ama yarım saat ve yukarısı yayında kalarak bütünlük kazanıyor. Tıpkı maç örneğinde geçen haz gibi onun da haz verdiği kimseler bulunuyor. Huzur, haz ve süreğenlik. Durağanlık.  Suyun içinde yüzer gibi. Bitmeyen bir uğultu. Anakucağı gibi. (Bilemiyorum, belki bu noktada Žižek notlarini yardıma çağırmam gerek.)

Kayıtta kayıt cihazına yaklaştığı için aniden yüksek ses getiren motorlu araçlar da diğer örnek. Bangır bangır müzik yayını, taşkın teker sesleri gibi asi gençlik öğelerini barındıran bu arkadaşların direksiyonunda kocamış veya genç emekçiler veyahut da bıkkın, yorgun adamlar, yanlarında da sessiz veya gürültücü arkadaşları olabilir. Ben onları bir kalıba tıkmıyorum ancak bu inatçı gürültücü tavırlarıyla onlar kalıba dünden girmiş olabilirler. Belki bir yere yetişmek mecburiyetinde olabilirler. Yükleri ağır, zamanları dar olabilir. Rahat batmış, evde uslu durmak yerine haytalık yaparak kişisel gelişimlerini tamamlıyor da olabilirler. Bütün yayalar neden bana yol vermiyor, neden bütün yollar bana açılmıyor diye sabırsız bir öfke ve kibir içine de girmiş olabilirler. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeleri geceyi yarıp hızlıca geçmek olabilir (dünyada onca yüce amaç ve sükunet bulabilecekken tutup hız ve gürültü ülküsüne takılmak… Ne diyorsun bu işe Virilio?). Ancak tıpkı maç gibi bu da durmuyor, başka sesleri beklemiyor, tezahürat için düşündüklerim sözde araya giren sonra da içimizden biri olan motor sesi için de geçeli olmuyor mu? Kabul ettiğimiz, rıza gösterdiğimiz, onay verdiğimiz, hayatımızı devam ettirmek için mecbur olduğuna inandığımız gürültü, artık gürültü sayılır mı?

Bazen bir uğultu yalnızca bir uğultudur, bazen bir uğultu yoldan geliyordur.

 …farkındaysanız araya giren kendi sesime hiç bulaşmıyorum. Bir bulaşsam, yandım.

gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.

öfke

http://www.59saniye.com/kadikoyde-kilisenin-atese-verildigi-an/

Biraz huzur ve kafa izni yapmak üzere kenarlarda kıyılarda dolandığım günün akşamı eve gelince duyduğum haberin belgesi! Uzun yıllardır burada yaşayan birini burada yeni olan biriyle aynı ölçüde şaşırtabilen, farklı zamanları aynı düzeye indiren bir olay bu. Küçük olay ama yine de derinden gelen bir soru var.

Soru şu: Bir insan neden bir kapıyı molotofla patlatır ve bir bahçede “burayı fethettim” edasıyla dolaşır? Belki psikanalitik okumalardan beslenen şöyle bir cevap gelebilir: O kapının ardındakini arzuladığı için ve başkasına ait o bahçenin kendine ait olmadığını bilmekten dolayı ergence bir öfkeye kapıldığı için, büyümenin öfkesine kapıldığı için. Yüzeydeki söylem “dış mihrakları” veya “oyun edenleri” susturmak oluyor, ama bu arzu dolu öfkeye kıvrak olmayan zeka hareketleri eşlik edince bir şeyi “planlı” olarak iteklemektense duygusal bir hesaplaşma söz konusu demek oluyor… Bununla alakası fazla yok, ancak olayı duyunca ilgili belge ararken izlediklerim bana yıllar önce Odtü’deyken ortasında kaldığım bir sahneyi hatırlattı; bir yanda jandarma öte yanda göstericiler, ileride kütüphane kapısı ve yanlışlıkla bir an ortada kalan ben; çekilmezsem birinden birinin attıklarının önünde kalacağım diye düşünüyorum ama geçici felçli gibi bir hale de sahibim, bir şapşallık geliyor ve o sırada aklımdan “birbirlerine geçmeyi bu kadar mı istiyorlar acaba?” diye geçiyor.