perşembe seyircisi

Perşembe seyircisi misiniz?

Geçen perşembe, müzede çalışmanın nasıl bir şey olacağını daha iyi tahayyül etmek için İstanbul Modern’e gittim -ayrıca şu makaleyi sadece denize bakarak ama kendimi MCA‘da hayal ederek yazabilecektim, yaa yaa işte…- . Küratörlüğü parayla değil kafamda serbest stil yaptığım ve dünya üstünde kimsenin bundan haberi olmadığı için biraz hüzünleniyorum. Hatta müzeleri ziyaret ettiğimde ¨müze dediğimiz yer görsellikle bu kadar yoğrulmuş olmasaydı acaba nasıl olurdu, başka bir dünya mümkün olur muydu?¨ diye içimden geçiyor, o zaman daha da hüzünleniyorum. O zamanlarda hep Diego Rivera’nın donmuş kaynakları katman katman işlediği duvar resmi aklıma geliyor, işte o zaman tam hüzünleniyorum:

kaynak – http://www.diegorivera.org/frozen-assets.jsp  

Şehrin geri kalanını köşeli-uçlu-sınırlı-sınıflı planlayınca bellek odalarını da ona benzetmek gerekiyor (kelebek vadileri filan yaparak mekanın süreğen olduğuna bizi ikna etmeye çalışan proceleri bu sıkıntıyı aşmak için kim sunduysa ona iki çift lafım olacak bir ara). Ama ben sesli müzeler hayal ediyorum, o zaman da hayalgücüm biraz aşırıya kaçıyor, aslında hayal ettiğimin korku tünellerine benzediğini, zaten bu formatın da tarihte, soykırımlarda, gerilim ve macera filmlerinde, masallarda içinden geçtiğimiz bir format olduğunu hatırlıyorum. Bir duvarı, düzlemi algılayamadan onun hatırlattıklarına daldığımız bir gezi! Yo dostum yo; insanlar düzlemleri, köşeleri, tutunmayı seviyor. Tutunan, bizdendir diyor.

Örnek veriyorum: sinema perdesi. Üç boyutlu sinemasever sazanlara bu sözüm, onun için niye iki boyutlu perdeye ihtiyaç var kuzuciğim?

İşte bu yüzden, hem sinemayı hem müzeyi hem de ¨hem giderim hem yazarım¨usülünü sevdiğim için ayaklarım beni İstanbul Modern’e götürdü. Yoldayken arayan arkadaşım, rotamı İstanbul Modern’e çevirdiğimi duyunca kahkahayı bastı, ¨perşembe seyircisi olayım dedin demek!¨. Tabii ya, ben bunu unutmuştum. Geçen ilkbaharda sinema salonunda ManIslam diye erkeklik ve İslam coğrafyaları üstüne bir belgesel gösterimi ve kadın yönetmeniyle soru-cevap oturumu vardı; ben de merakla dinlemeye gitmiştim. Sanırım Film-mor düzenliyordu; yönetmen Nefise Özkal Lorentzen Türkiye de dahil birkaç ülke dolaşmış, kah feminist erkeklerin ifadelerini almıştı, kah kadın mı tövbe haşa yaklaşımına sahip uslu erkeklerle karşılaşmıştı. Aferin onlara, öyle uslu uslu otursunlar, hatta hiç kalkmasınlar; yeterince uzun oturursa yoklara bile karışabilir insan, işte öyle yoklara karışsınlar.

Mesela ilginç örneklerden biri, Endonezya’daki Laki Laki Baru oluşumuydu; eril bir şiddet ve höt demekten nasibini almış, eskiden şiddete yatkın bir genç adam feminist erkek olarak yeni bir benlik elde etmişti. Benlik olunca benlik-kontrolü de kendiliğinden gelişiyor. Bence bu manyifik-ötesi bir örnekti, çünkü Endonezya’dan bahsediyoruz. Derslerde ucuz yağlardan, aldırmadan orman katlinden, sivri binalarından, mütedeyyin toplumundan ve seks turizminden bahsettiğimiz, birkaç yüzyılı aynı zamanda yaşayan kafası karışık egzotik görünümlü tanıdık Endonezya’dan… O dönemde Özgecan Aslan cinayeti yeni olmuş sayılırdı; o yüzden filmin zamanlaması da konusu da gidişatı da ilginçti; erkekleri de ezen bozan sindiren bir kafa yapısına erkekler, kadınlarla beraber karşı çıkabilir miydi… filan.  (Ya da erkeklerin de başına gelince mi hiş huop bi dakka diyorduk… ama yok, film bu düzlükte değildi). Yönetmen de biraz kendi dünyasını çeviriye kurban vermeden filme katmak da istiyordu, o sebeple de ilginçti: örneğin kelebek-koza figürleri geçişlerde karşımıza çıkıyordu, ¨güçsüz olanın gücünü göstermek istiyorum¨diye açıklıyordu filmden sonra.

Buraya kadar her şey şahane. Tam film kafasındayız. Derken izleyiciler arasında orta yaşa yakın bir kadın izleyici söz alıp yönetmene, bence bu film iyi hoş ama belgesel olmamış, diyor. Konu ilginç gelmiş, ama bu ona göre bir sinema filmi değil, vidyo kliplerden ibaretmiş. Farklı ülkeler arasındaki geçişlerde kelebek figürü filan araya giriyordu. Bu geçiş belli ki izleyicide tutmamış, belgesel olması için bazılarımıza başka, düz göstergeler gerekiyormuş… Yönetmen sanki ‘tuzu uzatır mısın canım’ dercesine doğal karşılayıp, sevecen bir tavırla ama en önemlisi sakin bir sesle, bu eleştiriye katılmadığını söylüyor: ¨yaşamın anlardan ibaret¨olabileceğini düşünüyor. Ortamda bir de çevirmen var, aldığım notları şimdi karıştırınca anladığım kadarıyla, adaletsizlik, kırılganlık, şiddet…bunları yaşayanlara nasıl bakıyoruz filan, bunların önemine dair bir iki kelime edecek…Fakat organizatör olduğuna kanaat getirdiğimiz genç bir kadın adeta eleştiriye içerliyor ve bir dakka diyerek söz alıyor.

Perşembe izleyicisi herhalde bugünkü gösterime gelen, aslında daha bilgili yorumlar yapabiliriz…

gibi bir şeyler demiş, öyle not almışım şok ile keyif arasında. Çünkü birazdan tartışma çok başka yerlere sapacak, siz bana perşembe izleyicisi mi dediniz! nasıl! diyerek, film unutulacak. İşte eşsiz hizmet, benzersiz katkı, karanlık bir keyif.

Perşembe izleyicisi! Yani perşembeleri İstanbul Modern’e girişin ücretsiz olduğu gün gösterimlere de ücretsiz giren kişi! Ah benim kulaklarım!

Gidişat gerçekten de ManIslam’dan WomanScreened’e dönüyor! Tarifi zor duygular içindeyim o an, çünkü bunu bileceğime on numara’da çıkacak rakamları bilsem belki gelecek konferansın yol masrafı ve kira gibi giderleri çıkarabileceğim! Yani yeteneklerimi toplumsal mevzuulara harcamak yerine kumarbaz olsam, bu yoğurt tutacak!

Eleştiriyi yönelten kadın izleyici bu lafın üstüne tabii ki tekrar söz alıyor, bedavacı izleyici yorumunu kabul etmediğini söylüyor, ardından yönetmene dönüp ¨bu bir başlangıç galiba sizin için?¨ diye üsteliyor. Eyvah! Çünkü yönetmen, hemen ardından,

yoo, 20 yıldır bu işin içindeyim,

diyecek! Bittik. Bir de İngilizce ekleyecek: bu benim imzam, and I like it! (haydi bakalım.)

Aslında müthiş bir karşılaşma yaşıyoruz. Kadın meselelerine dair duyarlılığa sahip bir izleyici, film-mor etkinliği olan bir yere gelmiş, bir film izlemiş, alıştığı belgesellerde görmediği gibi bir aralardan derelerden görüntü yakalama tekniği görünce pek oturtamamış, vidyo klipleri bağlamamışsınız demiş, yönetmen de ezilip büzülmek yerine

yoo ben böyle gayet beğendim, ama çok teşekkür ederim iyi ki söylediniz,

diyivermiş. Ama tartışmalara ayrılan zamanın çoğu, ne dediniz ayol aaa’ya gidiyor. Çünkü ortada talihsiz bir açıklama var. İzlemeye gelenler de gayet bilerek isteyerek gelmiş, yoldan geçerken uğrayalım dememişler. Hatta bu tartışmanın bir noktasında eleştiren izleyici biraz bozuluyor, nihayet salonu terk ediyor… ve tartışmalar aynı minareye tırmanıyor:

lütfen özür dileyin, siz bize çerez diyorsunuz, hepimize bu sözünüz! Bizi sıfırladınız bunu diyerek, yok ettiniz! Kadıncağız kalktı, gitti. Hepimiz kadınız. Mesaj vermeye kalkarken bizi sıfırladınız… Erkek yönetmene filminizi beğenmedim, denmiyor ama, hiç duymuyoruz… bu kadar erkeğin içinde bizi yok ettiniz…

diye organizatörlerden olduğunu anladığımız genç kadına tepkili takılan izleyicilerin ardarda söz almasıyla başka soruları da harcıyoruz. Erkek yönetmene filmini tutmadım ahmet oğlum! dendiğini ben de pek duymadım galiba. Belki de çoğu onları eleştirme kafasitesine (evet bu kelimeyi hangi Facebook blogundan arakladığımı biliyorsunuz) sahip olmayan tiplere göre film çekiyorlardır, gözü açılmamış genç çocuklara ve hep çocuk kalanlara. Öte yandan kadın figürünün kamusal alanda nasıl olacağına dair özürleri (‘ama bardan dönmüyordu o saatte, okuldan dönen masum bir yavrucakıdı, ah ne bahtsız yavrucakıdı’) tartışan cinsiyetli (kadın veya erkek) keltoşların (saçlı veya saçsız) her yerden pıtırak gibi çıktığı ortamdayız o günlerde, ama ülkenin yüzölçümü mü büyüktür nedir, idrak edemiyoruz, uzak kalıyor demek. Ben o sırada kafama çekiliyorum, tartıyorum, ee Vice belgeselleri de bazen böyle klip gibi, zor ortamlarda başka nasıl bağlanır ki kurgu, bazen azıcık sallantılı ilerleyebilir işler… diye üç kuruşluk sinema bilgimle karşılaştırıyorum işleri (ama bu sorun olmamalı, çünkü üç kuruşluk bilginizle siz de birilerine nasıl yapacağını söylemiyor musunuz, özellikle hesap makinası kullanmadan karar vermek gereken konularda?)

Beni huzurlu, mutlu iç dünyamdan organizatörün sesi çekip alıyor. Tekrar söz almış, konuyu tekrar açıyor:

Yanlış anlaşıldım ama lütfen…Film eleştirmek başka bir şey…ama bu bir kadın filmleri festivali, buna farkındalık istedim, bilmeden gelenler olmuş olabilir, diye dedim…

diye az önceki sahneyi savunuyor. Bunu, o sırada önümde açık olan deftere yazmıştım, ve evet gayet hızlı yazdım çünkü ses kayıt cihazı olmadan mülakat veren görüşmeciye aşinayım. Sonra? Sonrası şöyle: Defterimdeki izlenime göre, ‘bu da pek tutmadı’. Hatta arada bir noktada erkek bir izleyici, buradaki bayanlar teker teker gidip bu hanfendinin [eleştiren izleyicinin] elini sıkın, sonra ben bişey diycem, gibi bir notaya bile bastı! Sebep?! Bayan?!

Müze keyfi (qeyfi)

Uzmanlar ve yoldan geçenler arasındaki sanal köprüde sallandığımız bu anının ardından duruma biraz içerlemiştim: Fakat bu nedir? diyerek tepkimi sağda solda arkadaşlarıma yansıtmıştım. Ama işten güçten zaman kalmamış, çok da üstelememişim, buraya yazmamışım. Arkadaşlarımdan birkaçına, yahu İstanbul Modern’e ne zaman uğrasam sinemada olay var! demekle yetinmişim (nedeni için bkz.  https://esikcarpar.wordpress.com/2015/01/22/yer-kavgasi/). Ben anlatıp unutmuşum, ama anlattığım bir arkadaşım hatırladı. Yine mi perşembe seyircisi olmaya gidiyorsun, dedi. Aklıma karpuz kabuğu düşürdü.

Müzeye varınca Biz de Varız! gösterimlerinde bir Türk filmi izleyeyim bari, iki lokma daha görgüm artsın dedim. En son uğradığımda yanda Galata Port inşaatı sebebiyle küçük işyerleri boşaltıyordu ve müzenin hemen dibindeki büfe son satışlarını yapıyordu. Cuma yerine pazartesi gitmiş olsaydık o büfe olmayacaktı, bir bira alıp denize neredeyse sıfır, gümrük girişi ve cruiser manzaralı bira keyfi yapamayacaktık. Ama yaptık. Neden? Çünkü denklemde ben (ve o gün bana eşlik eden arkadaşım G.) olunca işler değişiyor, yan yollar çoğalıyor, sizi temin ederim, denedik gördük. Neyse, biradan sonra Bienal kapsamında alt kattaki sergiyi gezmiştim o gün ve çubuklarla dünya ekonomisini anlatan orta podyuma çok yaklaşınca müze görevlisi genç bir kadın, muhtemelen öğrenci, telaşlanmıştı: lütfen değmeyelim! Ama ben sadece çubuklardaki göç istatistikleri gerçeği nasıl yansıtıyor diye bakıyordum, dokunmadan. Ucuz bir sanat yazısında da dedikleri gibi sergilenen şeylere dokunmamak müze gezmenin etiketinde varmış. Oysa dokunamadığım sanat, sanat mıdır, donmuş mal mıdır? Öhm. Evet.

Konuda bu kadar dallanıp budaklanıyor olmam beni kusursuz bir perşembe seyircisi yapıyor aslında. Evden kalktım nerelere vardım.

Kuyruk

Neyse, İstanbul Modern’in bilet gişesinde broşürden ‘dur bakiyim, izlemediğim bir film seçeyim’ diyerek ve biraz da gözüm Neden Tarkovski Olamıyorum?‘a takılarak (bir daha mı izleseydim, çok iyi film yahu, hm seansı kaçırmışım) saati uygun başka bir filme bilet aldım. Aşağıya indim. Sinema salonu önünde neyse ki uzun kuyruk yok… Fakat beş dakika geçmeden o kısa kuyruk Çin Seddi’ne kafa tuttu. Saat de 3:00 oldu. Ama kapılar açılmıyor. Bekleyenler artıyor. Birileri biletiniz var değil mi, bu seans için değil mi, diyip dolanıyor, o kadar. Kuyrukta bekleyen çiftler birbirlerinin çantasını taşıyor, arkadaşlarıyla muhabbet çeviriyor, ‘ağbi Moda’dan sonra Ortaköy pek bir şeye benzemiyor’ diyor, ‘evet ya Moda değişik, denize yakınsın ama görünürde deniz yok’ diyor, ‘sevgilim acaba beklemesek de …’ye mi gitsek’ diyor. Merdiven başındaki görevli ‘kusura bakmayın, yukarıdaki sergi ayrı sergi diyor, bu biletle yukarı çıkaramam sizi, lütfen asansörle çıkıp girişten biletinizi kontrol ettirin’ diyor, insanlar sinema girişindeki asansöre akın ediyor. Biz halen bekliyoruz. Yarım saat bekliyorum. Halen kapı açılmıyor. Görevli biri neden gösterimin başlamadığını açıklamıyor. Sıradaki bir çift, ‘aşkım farkında mısın, hiçbirimiz, biz de dahil, neden gecikti diye hesap sormuyor, ne kadar ilginç değil mi’ gibi bir şeyler diyor. Müzenin ruhunu sıra bekleyenlere sormak lazım… Peki, gerçekten de yarım saatte neler yapabilirdim? Spam mail temizleyebilirdim, keman yayı nasıl tutulur onu çalışabilirdim, yemek yapabilirdim, bir kahve içip 1 sayfa çeviri yapabilirdim, cv’mi bir yere daha gönderebilirdim.  Anladığım kadarıyla önceki gösterim -ki İdil Biret üstüne bir film- ardından soru-cevap uzamış, kimse de tamam artık dışarıda devam edin muhabbete dememiş. Bu açıklamasız geçen yarım saatin ardından aniden yapabileceklerim fikri ağır basıyor, yapamadığımı bırakıp çıkıyorum ve müzede çalışmanın hakkını veriyorum: bir kahve, bir makale, çalışan parmaklar. Ama kuyrukta yarım saat ayakta bekleyip filmi izleyememenin sıkıntısı yetmemiş olmalı ki, oradan Salt Beyoğlu’nda görmek istediğim başka bir filme geçiyorum. Bu kez de kent ve sinemayı aynı cümlede kullanarak gözümü boyadılar.

salt beyoglu sinematek 20151119.jpg

Burası, Salt yani, İstanbul’a taşınınca bulduğum bir vaha gibiydi: yarebbim, sinematek yapmışlar! Ama bu şahane ve bedava ortam 7’de başlayan filme 6.15’te gelip halen oturacak yer bulamamanız söz konusuysa arafa dönüşüyor… bir defasında ayakta film izlediğimi hatırlıyorum. Bulabildiğin yere çök mottosunun egemen olduğu bu ücretsiz ama şehirde zaman planlamasını katleden etkinlik de perşembe seyircisinin adını kötüye çıkarmaya bazen yetiyor. 15 dakika boyunca acaba tüneyerek filmi izlemek için yaşlı mıyım yoksa dayanır mıyım muhasebesi yapıp, binanın daha konforlu diğer alanlarına sıvışıyorum.  Aynı gün içinde iki farklı müze ortamında önce görsellik peşinde ısrarla koşarak, sonra kaderin cilvesi midir nedir, bir nevi reddedilerek, başka yerlere savruldum, tıkır tıkır çalışan parmaklarımın sesiyle başbaşa saatler geçirdim ve görselliğe ihanet eden bir yazıyı tamamladım. Bunda emeği geçen donuk müze ortamlarına ve kuyruklara teşekkürü borç bilirim.

Bedava perşembeler hiç bitmesin.

Reklamlar

Ihtiyaclar hiyerarsisinde…

…bazilari gorselligi, bazilari isitselligi, bazilari mistisizmi secmistir. Rihtimdan Starbucks kosesi sira gecip yukari cikarken  bir genc cift (?) ise konuya hakim olmayi denemektedir:

Benim senin askina su an ihtiyacim var, tamam mi!

O kadar net. Sondaki “tamam mi” benim suslemem de olabilir, konuya o kadar hakimler yani. Bir ekmek, bir gazete, bir paket de a$k aliciiim.

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.

soğuk v.2

IMG_0523

Orta Doğu ve Balkanlar’ın en kafası karışık bozkırına kar yağdı; yeni yıla aile, tombala, patlamış mısır, Yeşilçam filmi ve bitirilmemiş işlerle girmeye niyet etmişken kendimi günlerce Ankara’da kısılı kapalı buluverdim. Gelenlerin üstüne çığ düşmüş, yolda 18 saat beklemişler, ayılarla dans etmişler ve benzeri şehirlerarası yol efsaneleriyle beynimi yıkadıkları için ortalık sakinleşinceye kadar sakince beklemeye karar verdim. Bu sırada evde bitirilmemiş işleri bitirmeye çalışmanın faydası yoktu, kapalı ortama uzun süre maruz kalanların yakalandığı DDD (dört-duvar-depresyonu) hafifçe üstüme çökmüştü. Günler geçiyor, karlar eriyor, ama dağ yolu tam açılmıyor, Bolu Beyi izin vermiyordu. Nihayet, yollar açık! diyen bir arkadaşımın sözüne itimat ederek yola revan oldum. Revan, revanı çeker.

Olaylar akıyor: karmaşık bir network’e kaçan kar suyunun aktant ruhu

Otobüs mola yerinde arıza yaptı. Kardan, tipiden, çığdan dolayı değil, otobüsün motoruna kar suyu kaçmasından dolayı arızalandı. Sonuç: 2,5 saatlik bekleyiş. Diğer bütün otobüsler -kelle koltuk turizmler dahil- pırıl pırıl yoluna devam ediyordu, mola veren bütün otobüsler çekip gidiyordu, bizim içinse kar suyu bir elektrik kablosunu inceldiği yerden koparmak suretiyle otobüsün bilgisayarlı sistemini uyarmıştı ve uyarı ışığı yanarken gidilemezdi; tamir şarttı. Şoförümüz bizi yatıştırmak için:

Bu araba çok akıllı efend’m, kar suyu işte… ince bir kabloyu koparmış. Araç da düzenli bakıma giriyor ama…Kar suyunun girmediği yer mi var.. Hallediyoruz efend’m, 15 dakikaya bitiyor, oluyor efend’m,

diyordu, tamir uzadıkça bizi yatıştırıyor, çay servisi yapılıyordu, bitmek üzere’ler, sabrınız için teşekkürler’ler çoğalıyordu.

Konuya hakim olmak isteyen teyzeler

Bana kalırsa, havanın delice soğuk olmaması, mola yerinde duruyor olmamız, beklerken çorba içebilecek olmamız gibi şanslarımız vardı. Hatta arıza durumu açık edilmeden önce karda dolanıp şapşal selfieler çekerek neşemi buluyordum, tasasızdım, yoldaydım, mutluydum, en fenası bence artık tersliklere alışmıştım ki sallamıyordum. Benim temel şanssızlığım ise otobüsün yarısının emeklilerden, diğer yarısının çocuklardan/çocuklulardan oluşması ve bu iki yarının da beni temsil etmiyor olmasıydı. Arabada bekleşen teyzeler konuya hakim olarak sesini duyurmak istiyordu, çocuklar ise sesini duyurarak konuya hakim oluyordu. Bu yolculuktan çıkaracağım ders, “kar yağınca meydana çıkan muktedirimsi zihinlerin topografisi” adlı eserde yıllar sonra kendini bulacaktı. Şimdilik, bir aktant olarak kar suyu ve bu miniğin kablolarla kurduğu ilişki, emekli yolcuların sorgularına yenik düşüyordu (ve Latour bunu belki de dikkatten kaçırmıştı). Sürekli soru soruyorlar, arızayı haklı olarak anlamaya çalışıyorlar, kaptan şoförümüzü sorguya çekiyorlar, ancak memnuniyetsiz ve çözüme gitmeyen, öylece oturan ve üşüyen halleriyle beni üzüyorlardı:

Arıza nedir kaptan? Kar suyu nasıl girmiş?

(Daha sonra birbirlerine açıklamalar…)

N’oldu kaptan, umut yok mu? (dakika 5)

(Var efendim, olmaz mı!)

Kaptan daha bitmedi mi? (dakika 7)

(Oluyor efendim)

Üşüdük kaptan, kapıyı kapatsaydınız ama…

Kapıyı nasıl açıyoruz, tuvalete gideceğiz, ayaklarımız üşümeye başladı…

Kaptan bu aracın menşei ne?

(İsveç, Volvo olduğunu öğrenince)

E Volvo çok sağlam bir araba, niye bozuldu!!!

(Başka bir yolcu, bunun insan yapısı olduğunu hatırlatınca)

Çok özür dilerim ama…bizim ülkemizde ne var biliyor musunuz, yola çıkalım Allah kerim var…

Uçakla gittsenn başşka problemm, otobüssler gitsennn başşka problemmm…

Bu halde yolda olmayalım (iyi niyetli ve bir o kadar didaktik). Bakın, (sol işaret parmağının metalik ojeli direnişi eşliğinde (?)), yolda giderilecek bir arıza olmasın, çünkü beklenecek bir hava yok!

O sırada muavin:

Bitmek üzere efend’m, sabrınız için teşekkür ederiz…

Yani bunu şirkete şikayet edicez! (kadın yolcu)

Et, et….! (erkek yolcu)

Kaç kere ettik, bir şey olmuyor! (Koro halinde)

Kaptan, olmadı mı daha?

O esnada, otobüs teknik ekibi sakin, adeta bir dağın tepesinde Zen pratiğinde:

Kar yağıyor ama sulu kar. Önemi yok abi.

Ama yolcuların enerjisi de tam:

Setralar daha iyi değil mi? Neden bu dandik arabalara döndünüz?

(Kaptan cevap veriyor: Setra… Bir Alman harikası… Yolcu bizden iyi biliyor…)

Merhaba hanfendi, biz sizinle geçen cuma yine Bolu’da mı kalmıştık, beraber?! Kızınız nasıl?

Çok teşekkür ederim hanfendi… Evet, artık YOLCU turizm arabaları böyle oldu, ay çok bozuldu, orta malı oldu.

(Neeeey! Ooo, yok artık, o ne demek yahu)

Efendim bakın ben genç kızlığımdan beri YOLCU turizmle giderdim, hiç böyle rezalet olmazdı, ne zaman ki el değiştirdi… eskiler iyiydi, ne zaman ki büyükler gitti, el değiştirdi, yeniler para derdine düştü.

Hanfendi, hep böyle, kaç kere Bolu Dağına metreler kala kaldık biz…

Esas KESAT turizm alsa görürdük (bir erkek yolcudan uyarı!isyan)

Kaptan, tamir için araç gelmedi mi hala? Yarım saat dediniz, Yemen’e mi gitti bu araç, yeni kablo almaya? Yalan söylüyorsunuz.

Ne, çay mı?.. Çubuk!

… ve bu şenliğin arasına serpiştirilen, erkek yolcuların bizi (bak hele!) akla davet eden uyarıları ile şuursuz çocukların kendinden geçmiş ama gerçekleri yansıtan yorumları…

Dünyanın… en iyi arabası da olsa… a-rı-za yapabiliiiir…

Arabayla yola çıııktııım. Aa, arabam bozuldu… Sarı araba almak istiyorum ama paramız yok anne, mecbur beyaz arabamız olacak… Anne, arabamız yolda kaldı, takla attııı, hiçbir yere gidemiyoruz annneee!

(tablet oyunları, bir çocuğun isyanıydı ve ben galiba artık keçileri kara salıyorum)

Anne, molanın çok uzun olduğunu sana söylemiştim anne!

(Sus kızııım, küçük sesle konuş..) Susamıyorum anne! (Kızım yerine otur. Çay dökülecek bak, lütfen, sonra bozuşuca’z) Ne, çay mı?.. Çubuk! (Az sonra çocuk geçersiz bir işlem yürütecek.) (Kızım! yere attın! Atma yere!)

Kaptan, kapıyı kapasanız!

(Elektrikle uğraşırken nasıl kapıyı bir açayım bir kapayayım konulu isyan)

E, gerçeği söylesenize. Bizi kandırdınız, yalan dediniz. Yarım saat dediniz, kaç oldu!Doğruyu deseydiniz içeri girer otururduk!

(!En büyük engel, emir verilmesini bekleyen zihnimizdir, midir?)

…Ve artık benden yükselen İSYAAAAAN! duygusu… Aslında bu tamir, işi sağlama almak demekti galiba, ama hizmetini almak isteyen müşteri böyle düşünmüyor. Dahası, şoför ve muavinin krizi iyi yönettiğini bile düşündüm; baştan arızanın giderilmesi 30 dakikayı aşar efend’m deseler çıngar çıkardı belki ve o çıngardan doğan çığın altında kalabilirdik bak. Dahası, benzer bir durum uçakta olsaydı, açık açık gerçeği söylemeyeceklerdi; beyaz yalancılık olarak bilinen kurum işleyecekti. Üstelik, durumumuzun olağanüstülüğü başka mecralardan da destekleniyordu; o sırada mesaj attığım bir arkadaşım uçakta olduğunu, ama uçağın altı saattir taksi konumunda beklediğini ve henüz kesin kalkış saatini bilmediklerini, uçaktaki küçük çocuk uslu dursun diye belirli bir şarkının dinlendiğini söyleyince halime şükrettim. Bizdeki kar suyu aktör-ağ kuramıyla açıklanabiliyor, elalemin uçağı belirsizlik içinde remikse duruyordu… En tuhafı, tuhaflıklar artık bana hayatta olduğumu hissettiriyordu. (eve vardım, ama bir perdelik daha malzeme gelir sanıyorum.)

Kadıköy /Moda ritmi

Yaşlıca bir kadın, pencereden sokağa uzanıyor:

Kardeş bakar mısın, bugün günlerden ne, pazar mı?

Sokaktan geçen diğer kadın onaylıyor:

Evet, pazar bugün.

Köşeden geçen üçüncü kadın, ben, şaşıyorum. Bu görüntünün 4 kat aşağı sarkıtılan ekmek sepetiyle bir alakası olmalı.