duyuşsal bir an: bir ayarın düşündürdükleri…

-bu notu B. Massumi’nin görünmeyen tehlike, yangın alarmları ve yangın çıkışı işaretindeki affect/ duyuşsallık imasından bahsettiği yazısına ithafen alayım; aslında dur yahu, bu notu çocuk büyüten arkadaşlarıma ithaf ediyorum.-
 
Bu akşam vapurda ayar aldım. Vapur iskeleye yanaşıp geri savruldu, sanırım dalgadan dolayı. İniş bandı açılmışken iki kez geri kapanmaya başladı, vapur biraz yalpaladı. İnmek için bekleyenleri de görevliler hemen geri itti ve durdurdu. O kalabalık beklerken, iki-üç kadın ay ay ay noluyo diye panikle en önden aramıza geri döndüler, dibimde tırstıklarını görünce
‘sakin olun, bir şey olmuyordur ters giden’
…diyecek oldum. Nasıl ya, yol verir misiniz biz geçelim, diye aceleyle arka tarafa koltuklara döndüler. Birkaç kişi biraz abartılı olmadı mı ablacım bakışı attı, kitleler çıkıştan ayrılmadılar bu arada, birkaç adım geri bastık, bir dolandık filan, bekledik ki iniş bandı düzgün açılsın, kaptan yeni ehehe diye şakalar komiklikler edildi o arada. İki-üç dakika sonra bant sorunsuz çalıştı. Çıkışa yönelince aynı kadın, arkadaş(lar)ına dönerek yanımdan yürürken:
 ‘kadına bak ya, hem sakin olun bir şey yok diyor, hem de çekilmiyor, ay’, diye ayarı çekti. (evet, kulaklarım sizi daha iyi duymak için bu kadar büyük.)
Şimdi, burada ciddi bir olay, sakatlık, kabalık yok, ama inceden bir tuhaflık var. İnsan korkar, hele denizden, hele de alışkın değilse, hele de İstanbul’da ulaşım ağını kullanmaya kalkıyorsa, hatta evden fazla çıkmıyorsa ve toplu taşımayı çok sık kullanmıyorsa, örneğin gideceği her yere kocişi, kankitosu, babacığı veya servisi/şoförü bırakıyorsa korkabilir. Oysa yazdığımı bir daha okurken adeta kadına, dur geçemezsin seni denize atıcam nihohohaha, demişim gibi hissettim. O nedir ya! Güldüm inerken, bu kadar sakince demeseydim sakin olun diye, hatta hiçbir şey demeseydim, hesap bana kesilmeyecekti. Sonra biraz daha güldüm kaşkol altından, ortada gerçekten bir tehlike olaydı -örneğin bir deniz otobüsünün içinde fırtınaya yakalanıp geminin camları çatlayıp bişi yok bişi yok diyen görevlilerle başbaşa kalsaydı veya şehir hatlarına itelenen yeni, klostrofobik yolcu gemilerinden birindeyken yangın çıkıp dumanı tüte tüte yol alsaydı, belki bu panikli tepkiyi ortaya koyamayacaktı, çünkü gerçekten bir tehlike varken o anda bunu dile getirmek yerine paçayı kurtarmamız gerekiyor, denizde de bu biraz suyla aşinalık gerektiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ağır basan bir bireyden geliyor bu atarlı sözler de diyemiyorum, çünkü öyle bir güdüsü olsaydı vapurdan ilk ben ineyim, diye ön sıralara geçmezdi. Demek ki fobik hatta patolojik bir durumun izleri var.
 
Fobisini tetikleyen de benim, tamam sakin olun, bir şey olmuyordur, demem oldu (tamam ben de normal değilim, sadece kombi bozulduğunda panikliyorum ama yine de insaf). Bunu azarlar bir tonda da söylememiştim, çünkü kadının tavrı beni de panikletecek diye tedirgin oldum ve neden kimse kıpırdamazken burada dibimde bir yaygara var, ciddiye almalı mıyım diye reality check’e giriştim o sırada. Şehirde ve ülkede tepki gösterecek, ayar verecek onca gerçek tehlike ‘raadına bakarak’ takılıyorken, bir dalganın gücüne bak!
 
Çocuk yetiştirirken filan canlarım, rica ediyorum, hayatın küçük gerçekleriyle, örneğin suyla, denizle, dalgayla, tehlikeyle, mikropla, şans faktörüyle tanıştırın ki büyüyünce muhakeme de yapabilsinler, sadece alışveriş ve gösteriş yapmasınlar; ya da ne bileyim puslu mantıktan da bahsedin, sadece onlara satılan iyi ve korunaklı hayat paradigmasında takılmasınlar, dışına da çıkabilsinler, hantal kafa olmasınlar, alışmadıkları bir şeyle karşılaşınca dehşete düşüp kilitlenmesinler, etraflarını da panikletmesinler; örneğin oturdukları kafedeki kedi kafesinden çıkınca çayını bırakıp ortamı terk ederken ‘ay korkmadım hayır, bu benimkisi fobi’ gibi neresinden tutsan yamulan beyanlarda bulunmasınlar. Sadece fantastik oyuncaklar, eğitim paketleri, alışveriş poşetleri, tatlı hayat ve sevginizle büyütüp büyütüp büyütüp kocaman edip fareden korkan bir fil yetiştirmeyin. Ne alaka şimdi oradan buraya derseniz, o tarz filler yüzünden Timur’ların elinde can verenlerimiz var. Sesini yanlış alarma çıkaran sorumlu yurttaşlar!
Reklamlar

When the researcher looks at her disarray and looks back into the mirror for verification, organization, and closets she stuffed her real good arguments in:

 
I went out(side) to get some strong data with the objective to learn what emotions sound like in public space and what they do to it, to us when they sound. I prepared for it in a quite turbulent time in my life; a lot of bad luck, and a lot of sheer luck happened – I went to the movies to get over it; what I had blindly trusted pulled me down, wasted my time, and blamed me for the wreck, leaving me with loose leaves, and a lot to analyse; what/who pulled me down turned out to be a total joke; and, every weekend since then I’ve been turning to the mirror and searching myself, searching for temperance: are you a joke as well? Is this a wreck? Is this a waste of her time, their time, your time? I actually wasted my own time trying to bear the blame, not working on myself, but working on a fake, bad copy. I trusted I usually lacked 1/5 of the entire focus I was endowed with. I could do it, but I overworked and lost the temper. The argument hides in temperance. Some weekends, I searched my memory but could not remember the last time I did put in all the effort and it worked magic. Wasted my trust on what is hostile to magic – hostile, not critical. I thought I could replace it with data. But the site has been a nervous, weak and fearful place in the background, with a lot of nonsense, people’s negative moods, pride and pretense sucking good vibes and confusing me more. I could not afford wasting time, but I wasted. I have been ranting this whole time; ranting here, ranting when out with friends, ranting with my academic shoes on; ranting with my academic shoes off; I am ranting, I have been holding the good stuff back, the 1/5. Can’t do this to the project and parties involved in it anymore. Can’t hold back. This is a structural moment that calls for tempering and intervention to make sense of a very post-structural site. Rich data shines when tempered.
 
So I go in(side) to get my arguments back in order to do justice to 4/5 too. I’ve got data, I’ve got method and the bow, I’ve got time and arrows, and having a good advisor rocks. Really does connect.

yer yer kariyer

Kariyerimle ilgili en sevdiğim taraflardan biri, özgeçmişimi güncelleyip şöyle bir nasıl olduğuna bakıvereyim dediğimde, telgrafın tellerine konan kuşlar misali kalıba sığmadan, yere konmadan geçen vaktin özetini görmek. Aslında ayan beyan ilintili, benzer pozisyonlarda atlayan, devam eden insanlar var ya, neredeyse sıkıcı bir düzen ve istikrar, işte bazen onlara imreniyorum (ama neyse ki uzun sürmüyor, akabinde böyle biriyle karşılaşıyorum -ilahi bir hikmet- ve bana çilelerini anlatıyor, ben de meraktan ve kibarlıktan sebeple durup dinliyor, çökmüş ruhunu birkaç dakika izleyip ortamdan sıvışmanın yollarını arıyorum). Bir kağıt parçası olarak özgeçmişim üzerinde gördüğüm çeşitlilik ve yer yer yetersizlikler (sektöre yetmiyoruz kuzuciğim) de bana gelişim romanlarını andıran cinsten, o yüzden ha gayret bir umut devam edip başka türlü bir çileyle gidiyorum. Dışarıdan pek çile gibi görünmeyen bu durumu doktora mahkumlarına sorarsak, Hades’le kahvaltı tadı yakalamanın yollarını anlatıyorlar. En yeni örneği, şurada fizik doktorasına dair duygularını paylaşan birinin yazısı, ki Facebook’ta müzikoloji doktorasını bırakan ve sahalara atılan bir tanıdığım vasıtasıyla yazıdan haberim oldu; paylaşırken iyi ki de doktorayı bıraktım yahu demiş.

Aslında insan çocukken içine dert olan, takıntıya sebep, arzu ettiği ve bir anda elinden kaçan bir anıyla besleyebiliyor kariyerini. O zaman dünya biraz daha onurlu bir yer oluyor. Madem takıntılıyız, bari bir işe yarasın. Mesela küçükken paslı demirden oklar yapıp savaşçılık oynarken bulmuşsun kendini, büyüyünce Orta İskender oluveriyorsun (büyük ve küçük kapıldığı için kaderine sen de biraz razı geleceksin). Ya da küçükken evlenenlerin gösterişine takılmışsın, evlenmek istemişsin; büyüyünce boşanma avukatı oluyorsun, büyük güç… Veyahut da efendim (burada ağzımızı bir şapırdatarak), küçükken hakem olmak istemişsin, herkese eşit uzaklıkta takılan, sen de haksızsın sen de haksızsın, hepiniz haksınızsınız ben dahil diyen saçma bir figür; Türkiye gibi bir yerde büyürsen hayat-boyu depresyonuna eşlik edecek bir meslek ediniyorsun, mesela psikolog veya motorlu kurye ya da güvenlik görevlisi… İşte bu ıstırap seni kendine köle ediyor, çağırıyor; başka ortamlarda belki bir işe yararsın, bilemiyorum… Şaka bir yana,  uzun zaman aynı okulu okuyup/kurallı bir hırsın peşinden koşup ani bir kararla okulu bırakan, işi yakan, alıştığı ortamını terk edenlerde apaçık kendini gösteren bir mecburiyetten bahsediyorum: buna İngilizce’de my calling diyorlardı galiba. What is calling you?  veya Seni tutuşturan nedir? Belki insanlar ikiye bile ayrılıyordur: Tutuşanlar ve aile mesleğini devam ettirenler. Peki aile mesleğine tutuşanlar? Al işte, yine bir ters köşe.

Kendimi ters köşede görmek istediğimde bazen, geçen 10 yıl boyunca dolandığım yerleri olayları mevzuları kısa süreyle rafa kaldırıp, iş başvurusu yapıyorum. Birkaç gün önce yine böyle bir hataya düşüp satış elemanı arayan ilanlarla dolu bir haldeki kariyer sitelerine daldım. Öyle durumlarda insan kendini gerçekten değersiz ve yeteneksiz hissediyor; göreceli bir yoksunluğu mutlak bir yoksunluğa çeviren durumdur bu. Aradıkları deneyime ve özelliklere sahip değilsin, bu özelliğe sahip olan muhtemel tanıdıkların ama işten dolayı depresif depresif ortada geziniyorlar. Demek ki mevzu çökmekten geçiyor. Bu insanlar neden çöküyorlar? Dahası, neden bunlara başvurmakta inat ediyorsun? Sonra bir ilana rastlıyorsun, editör diyor, hmm… Ona buna akıl vereceğine biraz kendin editle bakalım. Neden olmasın. Bir kişilik testi yapmanı istiyor ama. Dandik kavır-letır’ı herkes yazar.

Kişilik testi şöyle: Huysuz musun, becerikli mi, kadirşinas mı yavaş mı? Bu dördünden, elma-armut-kiwi-baklava arasından sana en az uyan ve en çok uyanı seç. Çünkü hepsi midene iniyor nihayetinde. İtiraz ediyorum. Ben üzüm severim. Mideme indirmeden uzun uzun düşünürüm, hangi üzümü alsam diye; eve getirince de önce biraz seyrederim, karakalemini çalışırım… Neyse, bu kalıpla tekrar eden sorular var; incommensurable tabir ettiğimiz, birbiri cinsinden ölçülemeyecek nitelik ifadeleriyle dolu, ölçülürse kafanızın bir milyon olacağı bir tehlike arz ediyor testimiz.  İyimser miyim, yoksa inatçı mı; dikkatli miyim, yoksa konuşkan mı? Birbirine çevirmeye uğraşana dek bunların hepsi olabilirdim; enerjimi ona harcayabilirdim. Oysa şimdi neoliberal takılıyorum (enerjime hayıflandığım andan itibaren başlıyor bu takılma); ikisi de ayrı ayrı değerli olanlar arasından hangisi daha değerli, bankamatiklerimiz mi taş atan çocuklar mı ne diyon uleyn seyn‘cilik oynuyorum adeta. Sakin ve heyecanlıyım, mantıklı ve sezgiselim, kuralcı ve deneyselim, daha da kötüsü alter egomla da çok iyi anlaşıyoruz.

Bu testin özel bir adı var -özel bir geliştirme süreci olduğu ve iler tutar yanlarına dair işverenleri ikna ettiklerini de tahmin etmek zor değil. Belli nitelikleri çocukluğumuzdaki, çevremizdeki iyi ve kötü anılarla yerleştiriyoruz zihnimize; ama bu test, dikkatli’yi şey gibi düşünmemizi destekliyor belki de farkında olmadan. Dikkatli, bir sapık da olabilir. Kuralcı, bir anne de olabilir. Eğlenceli, çat diye terk eden bir kız arkadaş da olabilir. Sakin, okulda son gün son saate dersi konan, herkesin uyuduğu anda Spinoza’ya asırlar öncesinden yardım ve yataklık gönderecek birinden bahseden felsefe öğretmeni de olabilir. Sonra Spinoza ve bilgisayar, aman oooğluuum ne ilginç. Geçmiş olsun. Neyse, ne diyordum, bu testi sevmedim.

Bu test kırılsın istiyorum, çünkü soruları cevapladıkça kendimden şüphe ediyorum. Saçma bir eleme süreci bitiyor, sıkılıyorum artık veee sonuç. Neyi yönetiyormuşum haberim yok, ama direktör diyor. Direktör.

(Buraya masa altına saklanarak, tükürüklerini tutamadan gülme efekti gelecek.)

 

 

“eşik bekçisi”

Tuhaf bir gün, tuhaf bir öğleden sonrası, yine bir yola çıkış öncesi.

Elime öylesine geçirdiğim bir kitapta ilk açtığım sayfada eşiklerde kahramanımızı bekleyen canavarlardan söz ediliyor. Kitap, sinemada kullanılan taktikler üstüne diyelim. Canavarlar ise kolektif bilincimizden geliyor. Bunu sadece kendi inandığı ruhani küllerin kutsal ve biricik olduğuna kanaat getirmiş olanlar çözemeyecektir. Kolektif bilinç, ağır bir yük; büyümenin sorumluluğunu almaktan tırsanlar taşıyamaz.

Eşikle kurduğumuz ilişki biraz zamanla kurduğumuz ilişkiyi yaşatıyor; bekçisi ise bunu harekete geçiren gayet erotik bir öğe (bu kısımdan sonrasını maddesel/materyalist diyince tüketimci, çıkarcı, paragöz ve yüzeysel insanlar ile böyle yaşamanın insanı manevi benliğinden koparıp öte dünya (1) çekilişinde kuponunu yırtmasına yapılan vurgu anlamı çıkaranlar okumazsa onlar açısından iyi olur, nihayetinde ignorance is bliss.). Anlamı bunca çekilmez de çekici de kılan şey bir zamanın içinden geçerek yerini buluyor olması veya yer değiştirmesi demek istiyorum, belki güzelce diyemiyorum, ama içimden bunu demek geliyor. Eşikte bekleyen canavar da kimi zaman geçmişten, kimi zaman gelecekten -o sırada hayatımızda olmayan öğeler-den kaynaklanıyor. Ama geçmişten tamamen kopuk olması mümkün mü? Bu anlamı kendine aynada bakmayanların çıkarabilmesi peki, o mümkün mü?

Karşılaşma, çarpışma anı veya anları, sınavlar, vaatler, kaybetme endişeleri sayesinde buralar çekilir oluyor. Doğunca karbondioksit sayesinde olaya girmek gibi bir şey; çarpınca veya kavga edince yaşadığını hissetmek gibi bir şey. Aşağıya çabucak kopyaladığım metin bu eşik taktiğini “Kahramanın Yolculuğu” başlığının güvenli kollarına sığdırmış, efendi gibi açık açık anlamış, yazmış. Pek çok stilden biri gibi araya sığışmış eşik ortamı bence göründüğünden daha temel bir değere sahip. Şöyle hemen hızlıca bir düşününce aklıma buna itina göstermeyen ama bayıldığım, bir daha getirsinler önüme bir daha izlerim dediğim sinema filmi de edebiyat örneği de gelmedi. Teksaslı Odisseus’un hayatından kareler canlandıran Yıldızlararası/Interstellar bile bu sayede biraz heyecan kazandı. Hatta artırıyorum: eşik meselesi daha da önemli hale geliyor, çünkü bir eşik canavarı ile karşılaşmamak için türlü yalanlar, taklalar, palavralar atan yığınla insan var, hepimiz ara ara o insanlar oluyoruz. O insanlar değişmeden ölüyor, öldükten sonra değişmek zorunda kalıyorlar. Şahsen mitoloji hikayeleriyle büyümüş, başkaları yerleşik hayatın keyfini çıkardığı sıralarda hep yola revan olmuş, eşiklere de canavarlarına da kalbinde uçurumlu, bol esintili bir köşe ayırmış, o köşeyi aklınca arada ziyaret eden biri olarak, o arkadaşlar için üzülüyorum. Halbuki çarpışan kayalarla bir de sen karşılaşsan ne olur, formundan ne kaybedersin! Deli Dumrul’la iki çift lafın belini kırsan gideceğin yere geç mi kalırsın? Kilitli bir kapı hayal etsen, zavallı, kitsch korku filmlerindekinden daha mı az eğlenirsin? Bu tehditkâr duruma mücadele diyenler var, onu meydan okuma, kafa tutma, itiraz etme, bağışıklık kazanma ile bir tutanlar var; hayatın bu yönüne ağırlık veren bir siyasi görüş bile edinebilirsiniz bir eliniz balda bir eliniz yağda büyümediyseniz.

Sinema: Modern Mitoloji kitabının (yazarı, Ömer Tecimer, 2005) eşik bekçisi maddesinde vurgulanan bir şey daha var ki üstüne iki adım daha gitmeden buradan kalkamayacağım: eşiği bekleyen canavarın kendini göstermekten çekinmeyen, özgüvenli (veya sapşallık derecesinde tezcanlı) bir canavar olması gerekiyor. Zamanlamayı doğru dürüst yapacak kadar da akıllı ve ölçülü de olması gerekiyor, o yüzden şapşal tezcanlı olasılığı bir el kaybetti.  Ne zaman adım atacağını biliyor. Yani kendini göstermekten korkan ama o hayallerinizi (pardon, kabuslarınızı) süsleyen canavarlar, öz hakiki eşik bekçisi olabilemezler, lütfen sahtecilere kanmayın. Öte türlü hiçbir koşulda aşılmaz sınırlar koyup hayatı betona çarpar gibi azaplı hale getiren çakma muhafızlara itibar etmeyin. Canavarın da zeki, çevik ve ahlaklısı lazım azizim.

  

 
Sinema: Modern Mitoloji, s.127-128.

(1) öte dünya ne güzel bir iklim, ne dolu bir kelime: next world veya afterlife/afterworld sanılabiliyor aynı anda, ne çelişkili, ne belirsiz, ne zengin ve bu dünyanın şartlarına ne de kökünden bağlı!)

merhaba…

Çok ciddi ihtimalle, dil okulundaki Türkçe dersine doğru ağır adımlarla ilerlerken siyahi bir öğrenci, yoldaki tek insan olarak gördüğü, ‘ben’ olarak tabir ettiğim tipe selam vermek ister. Ben onunla özel olarak ilgilenmezken, iletişim kurmak ve Türkçesini azıcık da olsa pekiştirmek için bu minik anlık fırsatı kaçırmayacaktır. Merhaba, der. Fakat bu ne bir sorudur, ne bir dikkat çekme, ne bir sevinç, ne de tanışlık nidasıdır. Kuru kuruya, sona doğru hızlıca azalan etkisi, sokakta kaybolan sesi ile merhaba…dır. “Denedim, oldu mu”dur. Benden cevap bekliyor muydu, ondan bile emin olamam. Kös kös yoluma devam ederim, sokağın sonundan yola çıkınca gördüğüm ilk şaşkın ve bekçi kediye:

naber lan!

derim. Evet, bu işte bir tuhaflık var.

Ekime kadar

İşbu hikaye Türkiye’de araştırma amacıyla bulunduğum dokuz aylık sürenin ardından, özellikle de ağustos ve eylül aylarını aklımı oynatarak geçirme çabamın kısmî hikayesidir.

Insan baskasinda kendini gorurmus. Buna inanarak buyuk sehirde yasamak, Akdeniz / Karadeniz sahil seridinde hatali sollamadan beter olurdu herhalde.

Mesela hirsizsin, herkesi hirsiz saniyorsun, eyvah parani çalacaklar, eyvah gozunu boyayacaklar, hickimseye guvenilmez. Mesela kralsin, her karsina çikan kisi sakayla karisik tahtini totonun altindan çekecek saniyorsun, o yuzden butun yenidogan ve kral olabilme kapasitesine sahip kafalari egiyorsun biçiyorsun, hatta butun satranç tahtalarini zamkliyorsun ki filler ve piyonlar tepismesin, atlar kosmasin (atlarin kosmasi çok kritik, yer yerinden oynar). Mesela ogretmensin, herkes ya senin kadar anlatmaya ogretmeye merakli istekli saniyorsun, ya da her rastladigin senin kadar ukala, ben-bildimcik, o zaman onlar agzini açmadan sen anlatmaya basliyorsun, ogretmenlerin zeytinyagi senii… Mesela belediyesin, herkes sendeki imkanlara sahip saniyorsun, her seyi neden benden bekliyorlar biraz da kendi onlemlerini alsinlar ben bunca fakirlikle bu kadar yapabiliyorum diye agliyorsun (ardindan gonul almak için toplu kisir senlikleri duzenliyorsun). Mesela gençsin, her tipi genç saniyorsun, heyecanli, hayata dair tasali güya onlar da, her günü devrim yapar gibi, eglence girgir samata heyecan diye yasiyor güya, dunyayi güzellestirmek için yasiyor saniyorsun, bunu da ilk dusunen sensin. Mesela yaslisin, herkesi senin kadar yorgun, tasali, suratsiz goruyorsun, ne çektin adeta, ne mendeburluklar gordun. Herkesin kemikleri keske seninki kadar agrisa, herkesin keske senin kadar sakali olsa…ah keske…

Mesela insansin, baskasi da insan saniyorsun. Ahahahhahahahahahahaaaa. Olmadi mi boyle? Olmadi, peki.

Eylul boyle gulerek kahkahayla bitiyor, aman iyi ki de bitiyor, çunku artik çekilmiyordu.

Daha eylulun kendisi ortada yokken, bir arkadasimin olum haberi geldi, kalp krizi gecirmis, ama kurtarilamamis. Ama yaninda biri varmis, birakip kacmis. Bu ne demek? Arkadasimizin cani yanlis ellere yanlis kisilere emanetmis. Bunu onleyebilir miydim? Hayir. Benden daha yakinina aldigi, guvendigi, vakit gecirdigi insanlar onleyebilir miydi? Hayir. En dokunan kismi bu galiba.

Ote yandan bu ay, iletismek, baglantilar yaratmak, gorusmelerime baslamak, notlarimi ona gore almak için planladigim bir aydi, ama onun yerine kalacak yer aradim. Kriterlerim çok, param hiçti, zamanim dar, hayallerim buyuktu. Haftamin tek gunlerinde para kazanmak için ceviri yapiyor, çift gunlerinde arastirmaya bebek adimlari atiyordum, ama surekli kesintiye ugruyordum, cunku ya bir telefon konusmasi ya bir haber ya da umulmadik bir aksaklik beni sandalyemden kaldirip savuruyordu. Ayakta, yolda giderken kitap okumayi, saç taramayi ve ogrencilerin kagitlarini okumayi bile ogrendim, ama yururken çeviri yapamiyor, makale editlemeyi henuz beceremiyorum. Bir gun o da olur. Bisiklet ustunde flüt çalar gibi yasamayi da ogrenirim. Ama simdilik, halen baska bir ulkenin programi kafamda, islerin planlaninca yuruyecegini umarak yasiyordum. Ornegin, eylul ayinda baslayacagini dusundugum, okudugum, bildigim bir is baglantisindan ses seda yoktu ve benim bir çalisma masasina ihtiyacim vardi, duzenli bir ofise, kahve kokusundan da azade, test çozen liselilerden murekkep olmayan kutuphanelere. Idareten olmayan, bir denge ve agirlik merkezine.

Yoktu. Ben de kendimi saskin hissediyordum yok diye, çunku var saniyordum. Sonra bu surece multecileri, savastan kaçanlari, kazalardan kilpayi kurtulanlari dusunerek katlandim. Hem ben biraz otistik gibi dusunuyordum, son üç yildir zamanla yaristigim için, bir saniye gec geldigim kapilar suratima kapandigi için, sasiriyordum, saniyordum ki  her yer boyle, ogrendigimin aksine, sartlandigimin aksine durumlar… Ama etrafimdaki selim akilli bireyler soyle hatirlatti: burasi Turkiye, burada gunes erken dogar ama aksamustune kadar dogmamis gibi yapariz, sonra da ah ne kismetsizmisiz, üç kurusluk gunes hakkimiz varmis, rizkimiz darmis, vah bizim bozgunumuza deriz.

Makale yazmak varken neden ev aramak? Çunku, ev arkadasim medeni durumunda degisiklik yapmaya gitti, bana da ev aramak dustu. O evleniyor, ama ben yeni bir ev aradim (sonra, ironiden neden vazgecemiyorsun diye soruyorlar, al sana ironi, birak pesimi). Hayat iste…ya da tepemdeki bulutun buhari bitmiyor. Birtakim evler gordum. Kimileri ev borcunu odemek icin bir oda kiraliyordu, kimi aidata yardim, kimi Ingilizcesini ilerletmek istiyordu. Istanbul’un kentsel donusumu bir yana, merkezi konumdaki evler kapis kapis gidiyordu. Erasmus ogrencileri kente geliyor, okullar açiliyor, yeni yeni insanlar sehre tasiniyor, yolda birileri surekli elime Ingilizce ogrenin! Fal baktirin! (Iddialiyiz bak!) brosurleri tutusturuyor, kediler hamile kaliyor, hava serinliyor, toplu tasima araçlari bir suredir kaza yapmiyordu (derken bu haftaya bir kazayla basladik, o ayri… yine bir metro kazasi oldu. Frida Kahlo’nun hayatini anlatan filmdeki gibi, birinin totosuna demir? kazik girdi ve olur boyle vakalar dendi.). Ote yandan, iklim degisikligine karsi yuruyusler oluyor, güz basi festivalleri yapiliyor, graffitiler olsun, senlikli durumlar olsun hos seyler de oluyordu, turistler bogaz turlarinda ve Osmanbey-Sisli caddelerinde saliniyor, kimisi Cevahir Alisveris Merkezi onunde hatira fotografi cektiriyor, kimi yabancilar da bana yol soruyordu, nerede bira içilir, vapura nasil gidilir, bu kizin saçlari niye sari, Turk kizlari da boyle sarisin oluyor mu, yarin benim dogumgunum nerede kutlayayim, Marmaray’a nasil gecerim, bu tuvaletin isigi niye bozuk, kahve ne kadar biliyor musunuz, Galata Kulesi’ne nasil çikilir… Evet, bu sorulari aynen sordular, hem de benim gibi alakasız bir tipe sordular, Istanbullu olmayan, kalacak yer derdinde, zamanla yarisan, duzenli geliri olmayan ve gelir derdine duserse Turkiye’de bulunma sebebi olan arastirmasini çope atmasi gerekecek bana sordular. Hatta daha bugun karsi kaldirima gecicez, altgecitten mi yoksa duz mu gidelim diye oneri istediler, ama ben kurmadim ki Taksim meydan altini…

Ev mevzuuna geri donelim; bu evlerden kimi bodrum katinda, kimi apartman bosluguna bakiyordu, kiminin mutfaginda bir tencere koyacak kadar tezgah vardi, kiminin yatagi yoktu (yatak almak, tasitmak, kurmak, yerlestirmek ve bazi diger seyler icin de cok yanlis bir zamandi). Kiminde karsi konulamaz bir kuf cazibesi, kiminde çok suslu duvarlar vardi. Kimi gunluk 15 tl ulasim masrafi gerektiriyordu, kiminde ithal saat satan Afrikanesk abileri ve carsafli eslerini gezdiren turist adamlari gecerek eve birkac sokak yurumem gerekiyordu ( iste! En olmadik anda vuran yabanci korkusu! Hahaha!) Kimi sadece yabanci ogrencilere kiralikti ve ben yabanci degildim (ama burali da degildim) cunku odasini kiralayan kisi Ingilizcesini ilerletmek istiyordu (“I promise you will never getting bord in this city / It is very close to the dock ferry / there are many shopping malls in Bagdat Street you can enjoy / and its basically 5 minutes to everywhere, you know). Wow! Bununla birlikte, her sey dahil €400 idi. Cebirden yana biraz kittilar ( her yere 5 dakka, iyiymis!), tl ve euro isaretini de karistiranini gordum, hatta o da bir sey mi, hatun kisi olub hatun ev arkadasi ariyorum diye belirtmeme ragmen, bi dakka ya erkeksin di mi cevabi da aldim; velhasili, donem hizli baslamis, genc dimaglari erken yormustu. Ustelik Istanbul pahali bir sehirdi. Ben de kiminin kasi, kiminin gozu, armudun sapi uzumun copu…derken birkac hafta oda aradim, cunku ev tutacak, dayayacak, doseyecek kadar param yoktu, Sultanahmet ve Ortakoy alanina cikip Kartal-Maltepe-Atasehir’de oturan fakir bir sosyal bilimci ancak tosyal bilimci olacagindan, ustelik kendimi de 15 gunde toplu tasimada tuketmemek adina, bir seylerden ödün vermem gerekiyordu, nihayet aklımdan ödün verdim. Arada bana moral destek ekibi olan arkadaslarimlayken nefes aliyordum; su kaynattigi için o fazla buhari atmasi gereken lokomotifin derdini tasasini anliyordum. Ama ansizin diger bir moral destek ekibi olan annem ve babam ariyor, Sana yorgan aldim, sana alez aldim, sana canta aldim, sana seker aldim, sana kolye alacaktim hepsi cok guzeldi ama hangisini begenirsin bilemedim, bugun ne yemek yaptin, hava nasil oralarda turunden ikincil ve hatta ucuncul ozelliklerden bahsediyordu. Kendilerince lokomotifi sakinlestirmeye çalisiyorlar tabii… Onlar bitince anneannem arayip, eski erkek arkadasimin nasil oldugunu soruyor, nasil yani hic mi gorusmuyorsunuz belki yeniden birlesirsiniz…gibilerinden nabiz yokluyordu. Burs basvurusu yetistirmeye çabaladigim dar vakitte, hmm kariyer, hmm is guc, hmm postdoc, hmm proje…diye sisirdigim dusunce balonlarimi patlatan;benimle ilgilen, bu sorunu konusacagiz, simdi konusacagiz, kaçiyorsun, diyen ve kariyeri konusunda adimlari netsiz, benim yasadigim panikten adeta habersiz kisiyi soruyordu… Belki de bu bir cinsiyet meselesidir… Hayatimizla ilgili ortak kararlar vermeyi elimize yuzumuze bulastirirken, ona eziyet ettiğime kanaat getiren, ondan esirgediğim guzel hayati madem oyle baskasıyla da edinmememi dilemis olması, onun eleştirel kimliğini, benim de araştırmacı olucam ben derken kayan şirazemi ve yamuk dengemi ortaya koyuyor sanki… Butun bu degiskenler yetmiyormus gibi, geride biraktigim, sakin bisikletli yesillikli hayatimi, ufak Amerikan kasabasini ozler halde buluyordum kendimi. Heyhat! Oturmak ya da oturmamak, nihayet butun mesele buydu, rahat kalkis yapilacak saglikli bir yere oturmakti.

Bu “relative deprivation” etkisi geçecek, guzel gunler gorecegiz derken insomnia keyfi 1,5 yil once kaldigi yerden yeniden basladi, uykuya dalayim mecburen yoksa olucem derken uykuda da kabuslar basladi, ruyamda manyakça plotlar goruyorum, uyaninca da gecici beyin felci…Ruyamdaki o herif neden kulaklarin çok ilginç dedi!? Hemen kulaklarimi yoklayayim. Bu dislek kopek neden benden baska herkese havliyor? Neden bir torba antep fistigini onume yigdilar?!.. Bu çoraplar niye bu kadar çok, neden erikler bu kadar mavi? Uyanikken hayat tekinsiz, uykular da tekinsiz, yeter be yahu.

Eylul bitti diye benden daha çok sevinen varsa, beri gelsin, derdini dinleyecegim, yazacagim; ama arastirma kariyerine heveslenmenin anksiyetesini bilen biliyor, onu tek dindiren de insanin kendi sesini duymaktan vazgecmemesi, dinlemeye devam etmesi, bunu da ancak bazilariniz biliyor.

babanın aynası

Bugünkü eğitimde, deneyimli bir tiyatrocu da olan eğitmenimiz, adımı öğrenince 40 yıldır duymadığı gizli bir kelimeyi duymuş gibi durdu, adımı tekrarladı, çok yok bu isim, siz nerelisiniz, diye sordu. Normal şartlar altındaki cevaplar şöyle olur: Kocaeliliyim, Mardinliyim, Adanalıyım, Trabzonluyum, Edirneliyim, Üsküplüyüm, Bakülüyüm, Kerküklüyüm… Bense bu soruyu duyunca 10 üzerinden 4 şiddetinde geriliyorum. Babanın memleketi çocuğun memleketi de sayilir mi? Yine normal şartlar altında, birçok kişi için evet. Benimse bir anda kafamda bir harita beliriyor, üzerinde de 8 ok (merakımla doğru orantılı artan ok sayısı). Soru kolay, cevap zor. Vereceğim hiçbir cevap aile tarihimi, nerden gelip nereye gittiğimi iyi yansıtmayacak, kötü de yansıtmayacak, çünkü bu soru iki tane yer referansını kaldırabilir: örneğin, Napoli’den göç etmiş New Yorkluyum; Özbekistan kökenli İstanbulluyum… Oysa ben geniş ailenin/babamın memleketinde hiç yaşamadım, içinden şöyle bir geçtim, onun da yaşadığına şüpheliyim, mutfağımızı bile şöyle böyle etkilemiş, o kadar ilgisiz; sade nüfus cüzdanında ibaresi olsa da. Oysa annem, hep babasının memleketiyle gururlanır; orada geçen güzel yazları, toprakları, anıları, anlata anlata bitiremez; kendini orayla ilişkilendirebilir; annesinin hikayesini biraz atlaya zıplaya. Öyle yaptığını biliyorum, çünkü anneanneler anlatır, çocukluklarını, büyüdüklerini anlatır, anneanneler tam modernizme uğramamış kuşaktır belki de ondan anlatırlar. Anneannenin annesinin geçtiği yolları, annemin hafiften es geçmesi ve biricik esas adama odaklanması beni biraz üzer, esas adam kötü değil, ama kocaman dağlar var artta kalan. Belki de ona tepkiden babanın memleketini biraz alakasız bulurum kendime, ama onlar da alakasız bulmuş olsalar gerek, çünkü nerdeyse üniversite çağında açıklamışlardı geniş ailenin öncesinin nerelerden göçüp geldiğini.

Neyse, Doğuydu, Balkandı, İç Anadolu’ydu filan, o birikimi karıştırmadan kestirme cevabı verdim: Ankaralıyım. Biraz da tepkisel olarak diktiğim bir cevap bu. Benim nerem Ankaralı yahu? Ankara’da doğdum, büyümedim, nefessiz kaldım, sevgisiz bir şehir olarak -gürültüsü bile sevimsiz- bulduğum bu tuhaf yere bazen geri döndüm -herhalde ders olsun diye, ya da aşk olsun diye.

Bu cevap soruyu soranı tatmin etmedi. Bu isim hiç Ankaralı birine konacak bir isme benzemiyor. Bir arkadaşının çocuğunun ismiymiş benim adım, (adam) Kars’ta doktorluk yaparken doğan çocuğuna isim olmuş…derken babamın mesleğini sordu/tahmin etti. Kars’a insan niye gider? Tahmininde haklı çıkınca, rahatladı, tamam şimdi oldu.

Ama aslında adımı annem araştırmış, istemiş, koymuştu.

Kimin sesi, kimin sözü?