çiçek de alacağım

 

Araştırma yolculuğundan kampüse dönüş:

Seyir defterimde yeni bir dönemi açmışken daha ilk aydan dönemin çarkları arasında sıkıştım. Helikopter uğultusu, tren sesi, ambulans ve polis otosu çığlığı arasında n’oluyor ya yine kim köprüye çıktı, kim kimi kesiyor acaba diye uykularımdan uyanma aşamasını atlattığımı sanıyorum. Bu şehir küçük bir şehir, dolayısıyla sesler çabuk yayılıyor ve herkes ıssızlığın ortasındaymış gibi ses çıkardığı için yan fraternity evinde geyirseler (üstelik sorority yanında geyiriyorlar, sıfır nezaket) biz burada deprem oluyor sanabiliyoruz. Ayrıca müzik zevkleri ve parti anlayışları da korkunç derecede düz olduğundan içimdeki elitisti sayelerinde sevindirebiliyorum. dım tıs yo çak takır yo çakada be yo.

Ancak elitistin sınırları dar; onu fazla dışarı salmıyorum, kendi dünyasında oyalıyorum. Örneğin öğrencilerin derse banyo terliği ve uzun lacivertimsi siyah ama aslında kahverengi çizgili çorapla gelişini olay yapmıyorum artık (kadın erkek fark etmeden o çorap çekiliyor). Haftasonu futbol ve basketbol maçlarına giderken üniforma gibi tek renk mavi polyester elbiseyi üstüne çeken, altına da kovboy botları geçirip gururla kırmızı ışıkta bekleyen genç üniversiteli kadınlar kümesini de garipsemiyorum. Sadece biraz renk, biraz çeşit, biraz istatistiksel kayma diliyorum. Arada kendi ülkemin yeni nesil üniversiteli kadınlarını düşünüyorum tabii; bir kısmı gururla ‘nasıl ya bunun hepsini okuyacaz mı, ben meşgulüm şimdi, okul bitse de evlensem, öf çok sıkıcı bu yazılar snapchat’e koyayım dalga geçeriz’ derken diğer bir kısmı ölüyor, birazı savruluyor, birazı da çalışıyor; hatta fazla göze çarpmayan birazı geleceğini tedirgin tedirgin kuruyor. Karşılaştırmak işe yaramıyor, ama bu sayede en azından Türkiye’nin genç kadınlarını biraz fonksiyonu çerçevesinde inceleme fırsatı ve yüzdeleri gözden geçirme şansı bulduk: tek eksiğim bunun için araştırma fonu almamış olmam ve köşe yazmamam.

Karpal tünel olmayan ama ne hikmetse iyileşmeyen bileklerim ve ağrıyan ellerim sayesinde yeni bir ağrı türüyle tanıştım geçen ay. Bu ay da biriken stresle birlikte hız kesmeden bu ağrıya tam gaz devam. Buna yeni sorumluluklar eklenince, eldeki işler yetişmeyince, tam işimin (makalemin) başına oturdum derken ofis arkadaşım bana öğrencilerinden yavaş çekimde dert yanmaya başlayınca ve susmayınca, işler olmuyor. Evet, olmuyor. Olduramıyorum. Atık enerjiyi boşaltıp yerine yenisi ve pırıl pırıl olanını koyamadığım için berbat bir iş çıkarıyorum. Vücut adeta sinyal veriyor, beni gerersen seni pis gererim diyor. Doktora öğrencisinin stresle başa çıkması için toplu terapi grupları öneriliyor, oysa ihtiyacımız olan önce günün 36 hatta belki 48 saate çıkması. O zaman her şey hallolur; gerekirse haftada iki saat oturup benim işim olmayan konuları bile tartışırım. Bir odada çember etrafında oturup grupça dertlerimizi tartışma noktasını maalesef geçmiş bulunuyorum, çünkü günlerim 6 saat gibi hissediyorum; hızlı, yokuş ve kalın perdeli. 1 saat yemek ve ulaşım, 1 saat ders, 1 saat angaryalar ve insanlar, 1 saat bunalım ve sorular, 2 saat neden yazamıyorum telaşı… İçinden geçemiyorum. İhtiyacım olan iç huzuru şu anda pek bulunmadığından, elimdekiyle yetiniyorum: sabah yedide ses açma ve şakıma egzersizleri; vitesleri artık olmayan bisikletimle turlar; gece 10’da süpermarket gezileri, balkon sefaları. Çiçek de alacağım. Sözlerim üzerimde bol duruyor bu ara, ama çiçek tam gelecek eve, kesin.

Advertisements