duyuşsal bir an: bir ayarın düşündürdükleri…

-bu notu B. Massumi’nin görünmeyen tehlike, yangın alarmları ve yangın çıkışı işaretindeki affect/ duyuşsallık imasından bahsettiği yazısına ithafen alayım; aslında dur yahu, bu notu çocuk büyüten arkadaşlarıma ithaf ediyorum.-
 
Bu akşam vapurda ayar aldım. Vapur iskeleye yanaşıp geri savruldu, sanırım dalgadan dolayı. İniş bandı açılmışken iki kez geri kapanmaya başladı, vapur biraz yalpaladı. İnmek için bekleyenleri de görevliler hemen geri itti ve durdurdu. O kalabalık beklerken, iki-üç kadın ay ay ay noluyo diye panikle en önden aramıza geri döndüler, dibimde tırstıklarını görünce
‘sakin olun, bir şey olmuyordur ters giden’
…diyecek oldum. Nasıl ya, yol verir misiniz biz geçelim, diye aceleyle arka tarafa koltuklara döndüler. Birkaç kişi biraz abartılı olmadı mı ablacım bakışı attı, kitleler çıkıştan ayrılmadılar bu arada, birkaç adım geri bastık, bir dolandık filan, bekledik ki iniş bandı düzgün açılsın, kaptan yeni ehehe diye şakalar komiklikler edildi o arada. İki-üç dakika sonra bant sorunsuz çalıştı. Çıkışa yönelince aynı kadın, arkadaş(lar)ına dönerek yanımdan yürürken:
 ‘kadına bak ya, hem sakin olun bir şey yok diyor, hem de çekilmiyor, ay’, diye ayarı çekti. (evet, kulaklarım sizi daha iyi duymak için bu kadar büyük.)
Şimdi, burada ciddi bir olay, sakatlık, kabalık yok, ama inceden bir tuhaflık var. İnsan korkar, hele denizden, hele de alışkın değilse, hele de İstanbul’da ulaşım ağını kullanmaya kalkıyorsa, hatta evden fazla çıkmıyorsa ve toplu taşımayı çok sık kullanmıyorsa, örneğin gideceği her yere kocişi, kankitosu, babacığı veya servisi/şoförü bırakıyorsa korkabilir. Oysa yazdığımı bir daha okurken adeta kadına, dur geçemezsin seni denize atıcam nihohohaha, demişim gibi hissettim. O nedir ya! Güldüm inerken, bu kadar sakince demeseydim sakin olun diye, hatta hiçbir şey demeseydim, hesap bana kesilmeyecekti. Sonra biraz daha güldüm kaşkol altından, ortada gerçekten bir tehlike olaydı -örneğin bir deniz otobüsünün içinde fırtınaya yakalanıp geminin camları çatlayıp bişi yok bişi yok diyen görevlilerle başbaşa kalsaydı veya şehir hatlarına itelenen yeni, klostrofobik yolcu gemilerinden birindeyken yangın çıkıp dumanı tüte tüte yol alsaydı, belki bu panikli tepkiyi ortaya koyamayacaktı, çünkü gerçekten bir tehlike varken o anda bunu dile getirmek yerine paçayı kurtarmamız gerekiyor, denizde de bu biraz suyla aşinalık gerektiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ağır basan bir bireyden geliyor bu atarlı sözler de diyemiyorum, çünkü öyle bir güdüsü olsaydı vapurdan ilk ben ineyim, diye ön sıralara geçmezdi. Demek ki fobik hatta patolojik bir durumun izleri var.
 
Fobisini tetikleyen de benim, tamam sakin olun, bir şey olmuyordur, demem oldu (tamam ben de normal değilim, sadece kombi bozulduğunda panikliyorum ama yine de insaf). Bunu azarlar bir tonda da söylememiştim, çünkü kadının tavrı beni de panikletecek diye tedirgin oldum ve neden kimse kıpırdamazken burada dibimde bir yaygara var, ciddiye almalı mıyım diye reality check’e giriştim o sırada. Şehirde ve ülkede tepki gösterecek, ayar verecek onca gerçek tehlike ‘raadına bakarak’ takılıyorken, bir dalganın gücüne bak!
 
Çocuk yetiştirirken filan canlarım, rica ediyorum, hayatın küçük gerçekleriyle, örneğin suyla, denizle, dalgayla, tehlikeyle, mikropla, şans faktörüyle tanıştırın ki büyüyünce muhakeme de yapabilsinler, sadece alışveriş ve gösteriş yapmasınlar; ya da ne bileyim puslu mantıktan da bahsedin, sadece onlara satılan iyi ve korunaklı hayat paradigmasında takılmasınlar, dışına da çıkabilsinler, hantal kafa olmasınlar, alışmadıkları bir şeyle karşılaşınca dehşete düşüp kilitlenmesinler, etraflarını da panikletmesinler; örneğin oturdukları kafedeki kedi kafesinden çıkınca çayını bırakıp ortamı terk ederken ‘ay korkmadım hayır, bu benimkisi fobi’ gibi neresinden tutsan yamulan beyanlarda bulunmasınlar. Sadece fantastik oyuncaklar, eğitim paketleri, alışveriş poşetleri, tatlı hayat ve sevginizle büyütüp büyütüp büyütüp kocaman edip fareden korkan bir fil yetiştirmeyin. Ne alaka şimdi oradan buraya derseniz, o tarz filler yüzünden Timur’ların elinde can verenlerimiz var. Sesini yanlış alarma çıkaran sorumlu yurttaşlar!
Reklamlar

gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.

Eyüp: kendi ezgisi ve kedileri olan bir makam, pardon mekân

Collecting Center'dan Assembly Point'e:  krizli kamulu ortamlar

Collecting Center’dan Assembly Point’e: krizli kamulu ortamlar

Eyüp’e ilk gidişimde 20.yüzyıldı ve ortaokuldaydım. Afet anında toplanma noktaları o zamanlar yoktu. Beraber yolculuk ettiğim gruba organizatör kontenjanından katılmıştım; organizatör, öğrencilerini gezdirirken ben de aval aval bakındığımdan ve birbirini gayet iyi tanıyan bu grupta kimseyi tanımayan bir hayalet gibi süzülmekten olsa gerek, geziden geriye doğru dürüst bir şey hatırlamıyorum. Kartpostallar, geleneksel giyimli bol paçalı şalvarlı bazı adamlar, yokuşlar ve aşık bir adamın anısını yaşatan tahta iskemleler (yine adamın aşkını ve dizelerini konuşuyoruz, kadının soluğunu değil), aa bir de kasvetli bir su manzarası.

Geçen 6 ay boyunca Eyüp ve Pierre Loti kahvesini iki kere ziyaret ettim, bu kez organizatör kontenjanından olmadığım için her şeyi çok net hatırlıyorum… kervanını kendi güden insanın hafızası kusursuz çalışıyor, benden söylemesi. İlkinde, uzun ve keyifli bir yürüyüşü yapıp tepeye çıktığımız yol arkadaşım, mekânın romantik yönünü iyi biliyordu -ailesi için buranın anlamı büyüktü- ve duygusal anlar yaşayarak gözlemelerimizi yedik…gözlemeyi güzel yapıyorlar (duygusal anlara kastım var ama gözleme konusunda bana güvenin). İkinci gidişimiz, sonu iyi biten bir Temel fıkrası gibiydi: bir Türk, bir Amerikalı ve bir Mısırlı Eyüp’e gelirler, yemekler çok içaçıcı değildir, hava soğuktur, herkes yorgundur ama dondurma yiyip dinlenirler.

Neden öldün Sacide? Belli ki seni çok sevmişler…

Geçen haftasonu üçüncü kez Eyüp’ü ziyaret etme şansım oldu. Artık bundan bir çıkarım olması gerektiğini düşünüyorum (örneğin Kars kalesini bir kere ziyaret edenin Kars’a bir daha gideceği inanışı misali, ben de Eyüp’ü şukkadar zamanda şukkere ziyaret edene bir mükâfat verilse yeridir). Bu sefer dolaşma şansımız daha çoktu. Yine Pierre Loti kahvesi ve mezarlık odaklı bir gezi. Mezarlığın içindeki yoldan yürümek oldukça ilginç bir tema aslında; geçen sefer birkaç genç kız birbirlerine sokularak, ya pardon burası çok karanlık, korkuyoruz yürürken, inilir mi buradan, sizi takip edelim diye bize takılmışlardı. Heyhat, bundan önce Amerika’da yaşadığım şehrin mezarlığı, bir gezinti alanı, yeşil alan, yürüyüş yapılan, temiz hava alınan bir yer olduğu için yabancılara gezelim-görelim programı dahilinde sunulur, çok da ilginç bulunurdu. Eyüp söz konusu olunca ise, karanlık ortama ek olarak mezar mezar üstüne, atlaya zıplaya gitmek gerekiyor, hikayeler üstüste biniyor, bu sayede toplumun öldükten sonraki yüzünü, ölülerinin yüzünü anlama şansınız oluyor, eh bu da şehrin tepelerinden, vadilerinden, topos kaderinden bağımsız değil. O ana sokaktan inerken ölüm-hayat özlü sözlerin kendi kaderlerine terk edilmiş İngilizce çevirileri de bu topos’a dahil oluyor (ayy, topos dedim, çok sofistike oldu, yer diyeyim basite kaysın, ama yer diyince mendil satan, dua veren, sessiz ses eden amcaların ve teyzelerin kapladığı yeri anlatabilir miyim size? Yukarıda merdiven patates kızartması satan abinin aşağıya indikçe bıçak gibi kesilen varlığını anlatabilir miyim? Cık, anlatamam.) Beni bu inişli çıkışlı girişli yokuşlu yer hakkında en çok sarsan şey, mendil vb. satan bu yaşlı insanların sesindeki, çok uzaktan, ölüm-hayat birleşir gibi bir ufuktan geliyorum tonu oluyor. Belli ki bu ufkun varlığı beni huzursuz etmiyor, o yüzden Eyüp’e gitmekten sıkılmıyorum.

Mareşal ile Mevlevi

Bu kez beraber gezdiğimiz grubun sayesinde bu ölmemiş-ama-ölümlüleri-içine-almış yüzey hakkında ilginç şeyler öğrenme şansımız oldu. Cellatların mezar taşında isim yazmamasının sebebi, cellat mezatının anlamı ve kellesi gidip eşyaları ucuza kapatılan kişinin malından hayır gelmediğini hatırlatan mitolojiye saklı gizli öfke gibi… ya da Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarının Mevlevi şeyhinin mezarına yakın olmasının sebebi ve aslında Devlet Mezarlığı’na defnedilmeyen tek üst rütbeli asker (?) olduğu gibi. Sacide’nin sevenlerinin sözleri ise, ünlü kişilik olmasa da beni bu geçen pazardan en çok etkileyen görüntülerden oldu. Gruptan bazıları döne döne merdivenleri çıkıp bir mezarın başında durup Mevlevilik, Bektaşilik, dinlerarasılık, Üzeyir Garih, kim kimdir, ne nedir… konularını duymaktan pek de zevk almamış olabilir; öte tarafta, Eyüplü katılımcıların semtlerini anlattığı sırada önceden değindiği bir şey vardı: burası Rumeli’den de göç almış, yeninin tutunabildiği duraklardan biri olmuş, aldığı göçün sosyal ve dini dokusunu sindirebilmiş, heterodoksa dersem yanılmış olur muyum o konuda biraz daha okumam kurcalamam lazım ama işte kenarda gibi görünen ve derine inen birşeyi bünyesine katabilmiş bir semt, bir yer, bir topos (eyvah, yine dedim).

kediyim, çeviğim, feleğin çarkıyım.

kediyim, çeviğim, feleğin çemberinden geçmiş derecede ahlaklıyım.

Ziyaretin Eyüp merkeze inip camide namaz saatine denk geldiğimiz kısmı bunları söylememe, ikna olarak düşünmeme neden oldu diyebilirim. Bir süre bekledik;  ezan sesinin grubun ve rehberlerin sesini bastırması dolayısıyla bir tur donduk. Biz donduk; insanlar yürümeye devam ettiler, tarikate uygun giysileriyle adamlar, gençler ve kediler geçti yanımızdan; bir de turistler. Eyüp’ün bu civardaki kedilerinin başka semtlerdeki kedilere benzemeyen yüz ifadeleri var: “Biz neler gördük ya sen ne diyorsun” diye az önceki ufka yakına bir yerden gelen bir tür trip attıklarını sanıyorum. Acaba kediler suyunu içtikleri, mamasını yedikleri semtin yüz ifadesini alırlar mı hep? (Mamalar hep aynı kökten geliyor olsa da…) Ezan, takip edemediğim kadar uzundu; bunun özel bir gün veya durum olduğunu düşündüm. Ya da burada ezanı farklı okuyorlar, farklı bir ezgi var, usul var; makam denen şeyin etkisi midir bu, onu da tam bilemiyorum ama mekanın ruhani küre/katman/kubbesini doldurduğu, bir de katmanın altındaki ve üstündeki diğer katmanlara iliştiği kesin. Müzik köşesi tadında değil yani. Kadıköy’de evin yakınındaki camiden yükselen “şimdi reklamlar, sesim de kötü ama idare ediverin, zaten gelen geliyor” tarzını yansıtmadığı kesin. Gerçi burada da gelen geliyor: namaz kılmak için zabıta bariyerleri tarzı demirlerin çevrelediği köşe/ortamda kendilerine ayrılan yere geçen kadınlar, önde saf tutan erkekler, bir de caminin duvarının dışında kenara kızı yaşında bir çocukla beraber toprağa oturup yerde namaza duran çarşaflı kadın. Görüntüsü alınabilemez ama akla kazınan görüntülerden biri bu, fotoğrafçının aciz kaldığı ana denk geliyor. Mezarların, kedilerin, kudümlerin ve gözlemelerin fotoğrafını çekebiliyoruz, ama bazı şeyler başkalarına hep karanlık, size hep aydınlık kalıyor (ve kimimiz de bu kişiye özel durumdan kaçmak için çakır çukur fotoğraf çekiyor).

Kudümler, kudümlerimiz…

 

soğuk v.2

IMG_0523

Orta Doğu ve Balkanlar’ın en kafası karışık bozkırına kar yağdı; yeni yıla aile, tombala, patlamış mısır, Yeşilçam filmi ve bitirilmemiş işlerle girmeye niyet etmişken kendimi günlerce Ankara’da kısılı kapalı buluverdim. Gelenlerin üstüne çığ düşmüş, yolda 18 saat beklemişler, ayılarla dans etmişler ve benzeri şehirlerarası yol efsaneleriyle beynimi yıkadıkları için ortalık sakinleşinceye kadar sakince beklemeye karar verdim. Bu sırada evde bitirilmemiş işleri bitirmeye çalışmanın faydası yoktu, kapalı ortama uzun süre maruz kalanların yakalandığı DDD (dört-duvar-depresyonu) hafifçe üstüme çökmüştü. Günler geçiyor, karlar eriyor, ama dağ yolu tam açılmıyor, Bolu Beyi izin vermiyordu. Nihayet, yollar açık! diyen bir arkadaşımın sözüne itimat ederek yola revan oldum. Revan, revanı çeker.

Olaylar akıyor: karmaşık bir network’e kaçan kar suyunun aktant ruhu

Otobüs mola yerinde arıza yaptı. Kardan, tipiden, çığdan dolayı değil, otobüsün motoruna kar suyu kaçmasından dolayı arızalandı. Sonuç: 2,5 saatlik bekleyiş. Diğer bütün otobüsler -kelle koltuk turizmler dahil- pırıl pırıl yoluna devam ediyordu, mola veren bütün otobüsler çekip gidiyordu, bizim içinse kar suyu bir elektrik kablosunu inceldiği yerden koparmak suretiyle otobüsün bilgisayarlı sistemini uyarmıştı ve uyarı ışığı yanarken gidilemezdi; tamir şarttı. Şoförümüz bizi yatıştırmak için:

Bu araba çok akıllı efend’m, kar suyu işte… ince bir kabloyu koparmış. Araç da düzenli bakıma giriyor ama…Kar suyunun girmediği yer mi var.. Hallediyoruz efend’m, 15 dakikaya bitiyor, oluyor efend’m,

diyordu, tamir uzadıkça bizi yatıştırıyor, çay servisi yapılıyordu, bitmek üzere’ler, sabrınız için teşekkürler’ler çoğalıyordu.

Konuya hakim olmak isteyen teyzeler

Bana kalırsa, havanın delice soğuk olmaması, mola yerinde duruyor olmamız, beklerken çorba içebilecek olmamız gibi şanslarımız vardı. Hatta arıza durumu açık edilmeden önce karda dolanıp şapşal selfieler çekerek neşemi buluyordum, tasasızdım, yoldaydım, mutluydum, en fenası bence artık tersliklere alışmıştım ki sallamıyordum. Benim temel şanssızlığım ise otobüsün yarısının emeklilerden, diğer yarısının çocuklardan/çocuklulardan oluşması ve bu iki yarının da beni temsil etmiyor olmasıydı. Arabada bekleşen teyzeler konuya hakim olarak sesini duyurmak istiyordu, çocuklar ise sesini duyurarak konuya hakim oluyordu. Bu yolculuktan çıkaracağım ders, “kar yağınca meydana çıkan muktedirimsi zihinlerin topografisi” adlı eserde yıllar sonra kendini bulacaktı. Şimdilik, bir aktant olarak kar suyu ve bu miniğin kablolarla kurduğu ilişki, emekli yolcuların sorgularına yenik düşüyordu (ve Latour bunu belki de dikkatten kaçırmıştı). Sürekli soru soruyorlar, arızayı haklı olarak anlamaya çalışıyorlar, kaptan şoförümüzü sorguya çekiyorlar, ancak memnuniyetsiz ve çözüme gitmeyen, öylece oturan ve üşüyen halleriyle beni üzüyorlardı:

Arıza nedir kaptan? Kar suyu nasıl girmiş?

(Daha sonra birbirlerine açıklamalar…)

N’oldu kaptan, umut yok mu? (dakika 5)

(Var efendim, olmaz mı!)

Kaptan daha bitmedi mi? (dakika 7)

(Oluyor efendim)

Üşüdük kaptan, kapıyı kapatsaydınız ama…

Kapıyı nasıl açıyoruz, tuvalete gideceğiz, ayaklarımız üşümeye başladı…

Kaptan bu aracın menşei ne?

(İsveç, Volvo olduğunu öğrenince)

E Volvo çok sağlam bir araba, niye bozuldu!!!

(Başka bir yolcu, bunun insan yapısı olduğunu hatırlatınca)

Çok özür dilerim ama…bizim ülkemizde ne var biliyor musunuz, yola çıkalım Allah kerim var…

Uçakla gittsenn başşka problemm, otobüssler gitsennn başşka problemmm…

Bu halde yolda olmayalım (iyi niyetli ve bir o kadar didaktik). Bakın, (sol işaret parmağının metalik ojeli direnişi eşliğinde (?)), yolda giderilecek bir arıza olmasın, çünkü beklenecek bir hava yok!

O sırada muavin:

Bitmek üzere efend’m, sabrınız için teşekkür ederiz…

Yani bunu şirkete şikayet edicez! (kadın yolcu)

Et, et….! (erkek yolcu)

Kaç kere ettik, bir şey olmuyor! (Koro halinde)

Kaptan, olmadı mı daha?

O esnada, otobüs teknik ekibi sakin, adeta bir dağın tepesinde Zen pratiğinde:

Kar yağıyor ama sulu kar. Önemi yok abi.

Ama yolcuların enerjisi de tam:

Setralar daha iyi değil mi? Neden bu dandik arabalara döndünüz?

(Kaptan cevap veriyor: Setra… Bir Alman harikası… Yolcu bizden iyi biliyor…)

Merhaba hanfendi, biz sizinle geçen cuma yine Bolu’da mı kalmıştık, beraber?! Kızınız nasıl?

Çok teşekkür ederim hanfendi… Evet, artık YOLCU turizm arabaları böyle oldu, ay çok bozuldu, orta malı oldu.

(Neeeey! Ooo, yok artık, o ne demek yahu)

Efendim bakın ben genç kızlığımdan beri YOLCU turizmle giderdim, hiç böyle rezalet olmazdı, ne zaman ki el değiştirdi… eskiler iyiydi, ne zaman ki büyükler gitti, el değiştirdi, yeniler para derdine düştü.

Hanfendi, hep böyle, kaç kere Bolu Dağına metreler kala kaldık biz…

Esas KESAT turizm alsa görürdük (bir erkek yolcudan uyarı!isyan)

Kaptan, tamir için araç gelmedi mi hala? Yarım saat dediniz, Yemen’e mi gitti bu araç, yeni kablo almaya? Yalan söylüyorsunuz.

Ne, çay mı?.. Çubuk!

… ve bu şenliğin arasına serpiştirilen, erkek yolcuların bizi (bak hele!) akla davet eden uyarıları ile şuursuz çocukların kendinden geçmiş ama gerçekleri yansıtan yorumları…

Dünyanın… en iyi arabası da olsa… a-rı-za yapabiliiiir…

Arabayla yola çıııktııım. Aa, arabam bozuldu… Sarı araba almak istiyorum ama paramız yok anne, mecbur beyaz arabamız olacak… Anne, arabamız yolda kaldı, takla attııı, hiçbir yere gidemiyoruz annneee!

(tablet oyunları, bir çocuğun isyanıydı ve ben galiba artık keçileri kara salıyorum)

Anne, molanın çok uzun olduğunu sana söylemiştim anne!

(Sus kızııım, küçük sesle konuş..) Susamıyorum anne! (Kızım yerine otur. Çay dökülecek bak, lütfen, sonra bozuşuca’z) Ne, çay mı?.. Çubuk! (Az sonra çocuk geçersiz bir işlem yürütecek.) (Kızım! yere attın! Atma yere!)

Kaptan, kapıyı kapasanız!

(Elektrikle uğraşırken nasıl kapıyı bir açayım bir kapayayım konulu isyan)

E, gerçeği söylesenize. Bizi kandırdınız, yalan dediniz. Yarım saat dediniz, kaç oldu!Doğruyu deseydiniz içeri girer otururduk!

(!En büyük engel, emir verilmesini bekleyen zihnimizdir, midir?)

…Ve artık benden yükselen İSYAAAAAN! duygusu… Aslında bu tamir, işi sağlama almak demekti galiba, ama hizmetini almak isteyen müşteri böyle düşünmüyor. Dahası, şoför ve muavinin krizi iyi yönettiğini bile düşündüm; baştan arızanın giderilmesi 30 dakikayı aşar efend’m deseler çıngar çıkardı belki ve o çıngardan doğan çığın altında kalabilirdik bak. Dahası, benzer bir durum uçakta olsaydı, açık açık gerçeği söylemeyeceklerdi; beyaz yalancılık olarak bilinen kurum işleyecekti. Üstelik, durumumuzun olağanüstülüğü başka mecralardan da destekleniyordu; o sırada mesaj attığım bir arkadaşım uçakta olduğunu, ama uçağın altı saattir taksi konumunda beklediğini ve henüz kesin kalkış saatini bilmediklerini, uçaktaki küçük çocuk uslu dursun diye belirli bir şarkının dinlendiğini söyleyince halime şükrettim. Bizdeki kar suyu aktör-ağ kuramıyla açıklanabiliyor, elalemin uçağı belirsizlik içinde remikse duruyordu… En tuhafı, tuhaflıklar artık bana hayatta olduğumu hissettiriyordu. (eve vardım, ama bir perdelik daha malzeme gelir sanıyorum.)

saykedelik demek, ne demek

…the internet was psychedelic. Being a child of the 90s nostalgic for my pre-internet, pre-cellphone, “idyllic” upbringing – in addition to having a critical view of what the internet was “doing” to the music industry, the film industry, social interactions, et al – I was surprised that someone who came from such a lauded era of peace, love, freedom and psychedelia would regard the Matrix-esque modern internet as psychedelic.

However, he went on to explain that the term psychedelic does not necessarily need to refer to lollipops and moonbeams, Lucy In The Sky With Diamonds, reefer cigarettes, or the effects of various intoxicants. To him, the term had a broader, more simple, and more profound meaning. Psychedelic, he explained, refers to a thing’s ability to expand one’s mind, to grow one’s understanding through proffering alternative perspective and, if effective, to expand or shift one’s paradigm.
(…)

quote from http://www.qthemusic.com/3514/guest-column-music-to-expand-your-mind-the-story-of-reverberation-radio/ (Music to expand your mind: The story of Reverberation Radio, 24 June 2014)

aura’nın duvarları

Sanat eserinin ve belki de sanatçının aurası kitleler söz konusu olunca pek öyle şirin bir şey değil, olmadı ki hiç. Epik,  dramatik, trajedik, yalnızlıklı -artık adını durduğun meydanın keyfine ve meşrebine göre koy- bir sınır, duvar, haddini bilmek sanatının göstergesi oldu. O sınır kırılmış da efenim sanat demokratikleşmiş mi, kitsch (bayağı) mı olmuş, yoksa ortalara mı düşmüş, bu iyi bir şey miymiş, ayaklı kitleler kulak mı olmuş falan filan, oralara hiç girmiyorum. Bugün araştırman için ne yaptın sorusuna yönelik bazı yardımcı metinleri elden geçiriyordum, sanata ve sanatçıya dair farklı neler eklenebilir diyerekten; okurken şöyle bir kısma rastladım. Hiyır kamz ‘the alıntı’:

“…in the months following the Paris riots of February 1934 the PCF slowly acquiesced to the formation, with the other left parties, of a Popular Front against fascism both French and international. This sudden cooperation created a euphoria of leftist unity, expressed through teeming street marches and collective cultural activity of all kinds, and numberless groups dedicated to agit-prop theatre, music, and sports were formed. [Workers’ strikes followed this. This is in France.] It was into such political and industrial disorder that Benjamin’s theory was pitched when it was published that spring. But strike observers were never slow to remark that the factory occupations were remarkable for their lack of class animus, always being described rather as fraternal, joyous, and carnival-like; contemporary reports of mass cultural activity during the Popular Front describe Benjamin’s masses arriving at an aestheticized, energized self-identification after their Jacobin predecessors rather than their Communist contemporaries. (…)” (ardından efenim, sanat sepet olaylarında örneğin alıcı/dinleyici kitleyle oyuncu arasındaki görünmez zar kalkmışçasına -aura gittii!- oyun oynanırken bir yeni iletişim, bir tür sırasız statüsüz bir kolektif anlaşma kaynaşma hasıl olmuş….ya da metindeki haliyle: “a powerful sense of historical and collective consciousness” durumu ortada.

(Tom Perchard’ın Popular Music and Society’de yayınlanan, caz üstüne bir makalesi, 2012)

 

Hiç ummadığım anda destek bulmuş gibiyim tezime tuzuma. Hadi gözüm aydın. Ama W. Benjamin de sağlam yazıyör, ondan oldu bu.