duyuşsal bir an: bir ayarın düşündürdükleri…

-bu notu B. Massumi’nin görünmeyen tehlike, yangın alarmları ve yangın çıkışı işaretindeki affect/ duyuşsallık imasından bahsettiği yazısına ithafen alayım; aslında dur yahu, bu notu çocuk büyüten arkadaşlarıma ithaf ediyorum.-
 
Bu akşam vapurda ayar aldım. Vapur iskeleye yanaşıp geri savruldu, sanırım dalgadan dolayı. İniş bandı açılmışken iki kez geri kapanmaya başladı, vapur biraz yalpaladı. İnmek için bekleyenleri de görevliler hemen geri itti ve durdurdu. O kalabalık beklerken, iki-üç kadın ay ay ay noluyo diye panikle en önden aramıza geri döndüler, dibimde tırstıklarını görünce
‘sakin olun, bir şey olmuyordur ters giden’
…diyecek oldum. Nasıl ya, yol verir misiniz biz geçelim, diye aceleyle arka tarafa koltuklara döndüler. Birkaç kişi biraz abartılı olmadı mı ablacım bakışı attı, kitleler çıkıştan ayrılmadılar bu arada, birkaç adım geri bastık, bir dolandık filan, bekledik ki iniş bandı düzgün açılsın, kaptan yeni ehehe diye şakalar komiklikler edildi o arada. İki-üç dakika sonra bant sorunsuz çalıştı. Çıkışa yönelince aynı kadın, arkadaş(lar)ına dönerek yanımdan yürürken:
 ‘kadına bak ya, hem sakin olun bir şey yok diyor, hem de çekilmiyor, ay’, diye ayarı çekti. (evet, kulaklarım sizi daha iyi duymak için bu kadar büyük.)
Şimdi, burada ciddi bir olay, sakatlık, kabalık yok, ama inceden bir tuhaflık var. İnsan korkar, hele denizden, hele de alışkın değilse, hele de İstanbul’da ulaşım ağını kullanmaya kalkıyorsa, hatta evden fazla çıkmıyorsa ve toplu taşımayı çok sık kullanmıyorsa, örneğin gideceği her yere kocişi, kankitosu, babacığı veya servisi/şoförü bırakıyorsa korkabilir. Oysa yazdığımı bir daha okurken adeta kadına, dur geçemezsin seni denize atıcam nihohohaha, demişim gibi hissettim. O nedir ya! Güldüm inerken, bu kadar sakince demeseydim sakin olun diye, hatta hiçbir şey demeseydim, hesap bana kesilmeyecekti. Sonra biraz daha güldüm kaşkol altından, ortada gerçekten bir tehlike olaydı -örneğin bir deniz otobüsünün içinde fırtınaya yakalanıp geminin camları çatlayıp bişi yok bişi yok diyen görevlilerle başbaşa kalsaydı veya şehir hatlarına itelenen yeni, klostrofobik yolcu gemilerinden birindeyken yangın çıkıp dumanı tüte tüte yol alsaydı, belki bu panikli tepkiyi ortaya koyamayacaktı, çünkü gerçekten bir tehlike varken o anda bunu dile getirmek yerine paçayı kurtarmamız gerekiyor, denizde de bu biraz suyla aşinalık gerektiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ağır basan bir bireyden geliyor bu atarlı sözler de diyemiyorum, çünkü öyle bir güdüsü olsaydı vapurdan ilk ben ineyim, diye ön sıralara geçmezdi. Demek ki fobik hatta patolojik bir durumun izleri var.
 
Fobisini tetikleyen de benim, tamam sakin olun, bir şey olmuyordur, demem oldu (tamam ben de normal değilim, sadece kombi bozulduğunda panikliyorum ama yine de insaf). Bunu azarlar bir tonda da söylememiştim, çünkü kadının tavrı beni de panikletecek diye tedirgin oldum ve neden kimse kıpırdamazken burada dibimde bir yaygara var, ciddiye almalı mıyım diye reality check’e giriştim o sırada. Şehirde ve ülkede tepki gösterecek, ayar verecek onca gerçek tehlike ‘raadına bakarak’ takılıyorken, bir dalganın gücüne bak!
 
Çocuk yetiştirirken filan canlarım, rica ediyorum, hayatın küçük gerçekleriyle, örneğin suyla, denizle, dalgayla, tehlikeyle, mikropla, şans faktörüyle tanıştırın ki büyüyünce muhakeme de yapabilsinler, sadece alışveriş ve gösteriş yapmasınlar; ya da ne bileyim puslu mantıktan da bahsedin, sadece onlara satılan iyi ve korunaklı hayat paradigmasında takılmasınlar, dışına da çıkabilsinler, hantal kafa olmasınlar, alışmadıkları bir şeyle karşılaşınca dehşete düşüp kilitlenmesinler, etraflarını da panikletmesinler; örneğin oturdukları kafedeki kedi kafesinden çıkınca çayını bırakıp ortamı terk ederken ‘ay korkmadım hayır, bu benimkisi fobi’ gibi neresinden tutsan yamulan beyanlarda bulunmasınlar. Sadece fantastik oyuncaklar, eğitim paketleri, alışveriş poşetleri, tatlı hayat ve sevginizle büyütüp büyütüp büyütüp kocaman edip fareden korkan bir fil yetiştirmeyin. Ne alaka şimdi oradan buraya derseniz, o tarz filler yüzünden Timur’ların elinde can verenlerimiz var. Sesini yanlış alarma çıkaran sorumlu yurttaşlar!

kurbanizm-2

canavar konusu. via: muppet.wikia.com

Bazı günler epeyce mesafe katediyorum, nasıl katediyorum; kimse nerelerden geçtiğimi sormadığı ve aksine nerelerden geldiklerini başıma kaktıkları için onlar gelirken ben gidiyorum. Bir bakmışım ki onlar bir bana konuşmuşlar, bense bin kişiyle konuşmuşum (aslında bencilce davranmışım, işin sonunda kazanan, kendine yeni insanlar katan ben oluyorum). Bugün de öyle bir gün. Birkaç saat önce açıkçası adını çıkaramadığım bir kadının sesi televizyonda şöyle bir şeyler diyordu: kurbanın insana karışarak kurban olma misyonunu tamamladığı, bunun (her ibadet ve öğrenme süreci gibi) uzun bir yol olduğu, bir kurban kestiğimde kurbanı kendime katarak, değişerek yola devam ettiğime dair bir şeyler söylüyordu. Yarım yamalak anlamış olabilirim elbette, ama “kendine katmak” kısmı hariç; orayı katiyyen yanlış duymadım, duyamam, çünkü ana meselem katmak.

Ondan önce, kuytuda bekleyen binbir gözlü canavarlardan bahseden bir şarkı dinliyordum. Dikkatim biraz dağılmıştı. Aslında ondan da önce, bazı batı dillerinde oynamak ile (çalgı) çalmak edimlerinin aynı kelime tarafından karşılandığından bahseden bir makale okuyordum. O da dikkatimi dağıtıyordu. Bu basit ve doğrudan bilgi İngilizce söz konusu olunca zaten sıradan bir bilgiydi, ama bir o dilde değilmiş aynı kelimenin iki anlama da gelmesi; yemin ederim ki bu makale sayesinde çok acayip bir ampül yandı kafamda (ısı radyasyonundan da faydalanıyorum). Müzik yaparken bir şeylerle oynadığının tüm hatlarıyla ayırdına varmayan birey, aşırı bilinçli olmaya kasmadan tecrübe etmekle geçirdiği zamanda aslında o zamanı daha yüce bir hale erişmeye kurban veriyor yahu desem ampülü biraz tarif etmiş olurum. O kurban edilen zaman karşılığında, kendine kattığı müziğe binip ince, hatta tiz, hatta yeni filizlenmiş engelleri aşıyor desem dinlerin mitolojisinin mantığına uygun bir iddiayı devam bile ettirmiş olurum. Bazen kurban edilenler (sevimli veya besili) canavarlar oluyor, kurban edenler insan. Rüzgar öte yandan eserse bazen kurban edenler hayvanlar/canavarlar, kurban edilenler insanlar oluyor. O an bıçak kimin elindeyse kurban eden o; o anı anlatabilen, sesi kısılmayan kimse kurban olan o. Susturulanların suçunu da korkusunu da yaralarını da bilmiyoruz… Kurban mantığını yanlış anlamışsın kuzuciğim, diyecek olanlar için sorum: en hakikatli hikayelerin, masalların, animasyonların, filmlerin çarpık ve yanlışlarla dolu bir üslupla bizi çekip çevirmesi meselesi üstünden herkes ekmek yerken, benimki mi battı… Başka sorum yok hakim bey.

Kuzuciğim konusuna dönelim; günün daha erken saatlerinde bir bayram ziyareti sırasında bir deprem hikayesi dinledim. Deprem geçti, ama kentsel dönüşüm bizlerle. Konu oralardan artçı sarsıntılara, çaresizlik haline, kurban gibi oturup sallanmayı bekleme hissiyatına vardı. 1999 Depremi’ni yaşamış olan bu kişi bana aya, yıldıza ve dışarıda geçirdikleri günlerde çember yapıp oturdukları zaman yanlarına aldıkları bir bardak suya güvendiklerini anlattı. Düşün ki en güvenilir dostun bir bardak su; o sallanıyorsa sen de sallanacaksın, su haber veriyor. O durgunsa o akşam artçı yok. Yıldızlar yere yakınsa sallanacaksın, ay öyle değil de şöyle batıyorsa o gece sallanacaksın. Deprem bir “olay/event” olarak senin üstünde mutlak hakimiyet kuruyor ve seni kurban etmeden önce veya ettikten sonra halen oynuyor; üstelik yanındaki en emin yoldaş, bir bardak su oluyor. O da oynarsa yandın! Konuştuğum kişiye göre, bu durumda felaket (kader?) anlarında insanın en basite, özüne kavuştuğunu ve uyandığını ima eden bir yaşantı varmış. İfadesi aklımda, insanlığın bodrum katına indiği savaşları ve onlar hakkında yazanların bahsettiği “bare life” terimini uyandırdı, ne kadar ilginç, böyle biraz Agamben, ama biraz da Jung. Neyse, onları karıştırmayalım şimdi. Bu mevzuyu insanlar tarafından kurban edilen diğer insanların, mesela kaçarken yolda kalan mültecinin, botu denizin dibini boylayan kadının, kapısı devlet töreni alanına dönen ailenin, evi morga dönen mahallelinin ve benzerlerinin düşüncelerini alarak zenginleştirmek isterdim ama mümkün değil. Çünkü iyiler ve kötüler var; hangisi canavar? Kurbanlar ve kurban edenler var; hangisi insan? Cevabı yok, çünkü yaşasın yapısalcılık!.. Velhasılı kelam, yapısal mevzuları bir kez daha bayram vesilesiyle pekiştirdik, yani depremden başka şeyler de konuştuk, tıpkı deprem gibi, fırtına gibi, karnaval gibi bir dönemden geçenlerin konuştuğu şeyler…yani deprem, dışındaki her şeye sindiği için depremden başka her şeyi de andık ve o sırada sadece depremi dilimize sarmış olduk. Çünkü deprem, dışındaki her şeye sinmişti. Benzer şekilde bayram, kendisi dışındaki şeylere sinmişti. Benzer şekilde, karnaval da dışında kalan her şeyi havaya kaldırıyordu. Böylece bu olaylar, hem gizemini koruyordu, hem de kendisinden başka her şeyi kurban ediyordu, tıpkı aklı nafile olan, beceriksiz bir imparator gibi. Başka sorum yok hakim bey.

Adanın travmatik köpekleri

Geçen hafta Adalar Sokak Festivali vesilesiyle İstanbul’un turist botu tüccarının yanlışlıkla -ve ısrarla- Prenses Adaları dediği, oysa Prens Adaları kastedilerek söylenen adalarına daldım. Şehirden kaçış, gizli münzeviliğe sığınma, özgürce değerlendirilen zaman, huzurlu mekân, kapalılık, köşede dinlenme, bisiklet ve yokuş temalarının yanı sıra İstanbul’un adaları aslında mutsuz yerlermiş gibi göründü. Yani baştaki o hülyalı duruş sahte bir görünümmüş de, şimdi onun aksine biraz deşince sevimsiz bir boşluk hissi bırakıverdi ada hali. Ama bu ikinci bakışın da bir tür sahte görünüm olduğunu düşünüyorum. Yine de, sosyal bakımdan korku ve kopuk ilişkilerle dolu, ticari olarak kazılmış tüketilmiş, halen de kazılan tüketilen yerler olarak öne çıkıyorlar. Kötü bir işletmecilik, gezi rehberinde kesinlikle uğranması gereken yer gibi yansıyabiliyor! Ada vapuru, şehirlerarası otobüs terminalleri gibi; insanların rahat oturduğu, uzandığı, benzeri olmayan yerler. Oysa kentin tek tük yeşil alanlarından biri olarak kalan ada civarının, kendine dayalı bir dönüşüm, çöp idaresi filan olduğu bile şüpheli. Mesela naylon poşet kullanılmayan Bozcaada’daki gibi bir durumu görmeyi arzu edebilirdim, eminim bir dolu insan da buna değer verirdi. Ama yok. Aslında daha derli toplu yazmam gerekiyor bunları, ama şu an halim yok. O yüzden aşağıdaki kaydı ekleyerek sıvışacağım:

Kınalıada’nın köpekleri ürkek ve yankesici bakışları ile zihnime kazındı. Bunu İngilizce ifade etmem gerekse pauper sözünü kullanırdım. Duyduğum kadarıyla itilmiş kakılmış ve sopayla terbiye edilmiş hayvanlar bunlar. İnsan bir tuhaf oluyor; at bulamayınca köpeklere maymunluk öğretmiş olabilir mi ada halkı? Yanlarına doğru yürüyünce deli gibi bakıyorlar, panikliyorlar, kaçınıyorlar, sonra yan yan bir zarar verecek mi diye göz atıyorlar. Sayılarından korktum ve karanlıkta ben onlardan çekindim ama on tanesi birden benim varlığımdan daha çok korktular aslında.

Koptu bir uğultu bir kıyamet. Çıktı ölenlerin iniltisi, öldürülenlerin çığlığı. Toprağı suladı kan ırmağı. Karıştı birbirine insanların korkuları, gürültüleri.

Kasımpaşalı Oedipus, s.22 (Cem Kalender)

korku ve tepki

Soğuk bir ülkenin meydanında karamsar, kara, kapkara (çünkü meydanda durmaktan insanın içi kararıyor) bir adam en nazik yerlerini bir meydana yapıştırır. Bir piyanist, gürültülü, çekişmeli ve bol düşmanlıklı bir ülkenin eski ve tarihi ve işte bu yüzden çekişmeli bir meydanında piyano çalar, barışa çağrı mıdır, bir çabadır en azından, bir sakin ve umutlu sestir. Avrupa’nın en batı kıyılarında bir yerde bir adam biriktirdiği halıları sergiler. Japonya’da bir yayıncı patron topladığı sanat eserlerini bir adaya koyar, hiç yapılmamış bir sergiyi açar, adayı gösterir. Bir Kuzey Afrika ülkesinde kadının biri bir platformun üstünden yürekten bir şarkı çığırır. Bir Orta Doğu ülkesinde bir mülteci kampında seyyar bir araç, bir el arabası içinde piyano durur, çalacak olan içine girer, oturur. Bir Güney Afrika ülkesinde ırkçılık sonrası ortamında bir rapçi yüzünü değiştirerek devletlülerin yüzüne saldırmasını engelleyebilir de öyle konuşur.

Bu filmi bulur da izlersem bir devam notu yazacağım.

Saat 3:23. Yağmurlu bir yoldayız. Karanlıkta otobüsümüz iz sürüyor, bu karanlık hoşuma gidiyor, sanırım bana bebekken (?), çocukken, ergenken, ilkgençken, gençken ve genç yetişkinken gittiğim yolları hatırlatıyor, devamlı yolda oluşumu hatırlatıyor (bunu sorgulayan, en azından merak eden çok az arkadaşımın varlığını da hatırlatıyor; ne hoş! Kimse garipsememiş neden sürekli bir yerimin olmadığımı, mahalle arkadaşlarım olmadığını ya da çocukluktan kalma tanıdık yüzlerin yok denecek kadar az olduğunu…). Düzenli bir uğultusu var yolda olmanın. Kendinle başbaşa kalmanın sağlıklı uğultusu. Yola dokunmanın da sağlıklı hissi denebilir. Bir tür iletişim, sahici. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Yola hava atacak kadar komik olamıyor insan; neysen osun yolda, yoksa seni savurur atar yani, sağı solu belirsiz, “arşe”si olmayan, tepesi atık bir yabani arkadaş gibi düşünüyorum yolu.  Hem de başkalarının hep çok konuştuğu, milletin dırdırından derdinden bireyin kendi sesini duyamaz hale geldiği toplumlarda yalnızlık (solitude belki de; ne belkisi yahu, kesin, kesin.) bulabilmek için nadir bir alan ve zaman veriyor, eşsiz bir aracı. Hazine gibi bir şey (para kazanmayı pek beceremeyen biri olduğum için başka türlü hazineler icat ediyor, icat çıkarıyorum). 

Ne zaman yola çıksam kafam iyi çalışıyor, sanal hareket hissiyle herhalde beynimin çarkları da dönüyor, beynim adeta sorumluluk ve ahlak duygusuna sahip tuhaf devlet dairelerine benziyor, çalışıyor! Olacak iş değil! Her tarafım fikir balonlarıyla doluyor, sonra yolda beynime ayrılan süre sona erince hop asık suratlı, mıymıntı bir düzene geri dönüş başlıyor… Kamusal alan dedikleri yol olmasın sakın?

Aslında yol bir eşik; havayla, rüzgârla, kar tanesiyle, asfalttaki gizli buzlanmayla, bisikletine arkadan çarpıp geçmişini geleceğini birkaç saniyede dümdüz eden çakma Schumacher ile tanıştığın, yüzleştiğin, başbaşa kaldığın romantik ve bir o kadar da korkunç, özel bir ortam. Hem kendi korkularınla yüzleşebilirsin, hem başkalarınınkiyle. Bu açıdan uçağa binmenin bendeki yeri ayrı: Hayatımda en yoğun panik, endişe ve üzüntü duygularını (Ne olacak? Nasıl olacak?) taşıyarak binip sorularla (Olur mu? Olmaz mı? Bu sefer de mi olmuyor? Acaba aslında oluyor mu?) indiğim uçaklarda illa ki düşünmüşümdür; Schrödinger’in kedisi gibiyiz şu an, varız ama yokuz, bu kuşun içindeyken dışarıya yokuz gibi, ama aslında kuşun içinde saklı mevcudiyetimiz var olduğumuza tek işaret. Bunu dünyayla bağını koparmaya yeminli ve eziyet çeken bir pilot veya savaş oyununa meyilli, kafasındaki canavarları doğru düzgün dinleyen birini bulamamış, isyanı bir virüs kadar inatçı oğlanlar ortamı bozmadıkça, orada bir kedi var uzakta. O yüzden bütün hesapları kapatarak uçağa binmenin gerekli olduğunu bile düşünürüm, acılı huzursuz bir hayalete dönüp kalmamak için (hayaletlere inananlar dünyayı en çok sevenler, dünyayı öyle bırakıp gitmeye kıyamayanlar mıdır, nedir?) şart… Neyse ki uçakta sadece kendi korkularımla cebelleşmiyorum. Bir defasında annesi hasta olduğu için yanına hemen gitmesi gereken bir kadınla yanyana düştük; hayatında hiç uçağa binmemişti ve en az 35 yaşındaydı, mecburen bu kez binmişti ve çok korkuyordu, az kalsım elimi tutacaktı. Korkmayın, bir şey olmazç ben yanınızdayım filan demiş olabilirim. Bozuk dişlerini hatırlıyorum, OrtaDoğu ülkelerine süttozu yardımı yaparken Amerika’nın kendi orta güneyini unuttuğunu düşünmüş, üzülmüştüm. Bir başka sefer muhtemelen denizaşırı gitmekten ve türbülanstan şundan bundan korkan bir Polonyalı devamlı konuşmuştu, neden Türk’e benzemiyorum’a,kocam var mı’ya kadar sordu, ama heyecanı yine dinmedi. Başka bir sefer bir rahiple yanyana düştük; gerçekten ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum, sanırım yine Doğu Batı karşılaştırması yapmaya kalkıştık, sanırım kafamı ütüleyemeyecek kadar gergindi. Bu yolculuk eşliklerinden herhalde en sevimlisi, oğlunun tuttuğu deniz levreklerinin fotoğraflarını gösteren (hazırda varmış) Bostonlu amca oldu şimdiye dek. 

Hepsi eşiğimin parçası oldular, tıpkı nice diğerleri gibi.  Sayelerinde korku eşiğim yükseliyor, anakucağından kopmamış kuzu adamlar ve ödlek hatunlar gibi ota bite ay korkarım, tiksinirim, ıyy hiç sevmem, çekemem demiyorum. Hatta bunun araştırması bile var, tiksinti duygusuyla muhafazakarlığın korelasyonları filan, okusa ız çok seversiniz, gerçi belki tiksinirsini de, bilemedim.
 Ama korku dediğin yedikçe bitmeyen pilav gibidir; misal, birileri hep yoldayken başka birilerinin hep durması korku, endişe, takıntı, manyaklık kaynağı olur çıkar. Bu konu çok önemli. İlişkilerinizin neden tıkırında gitmediğini, işvereninizin neden “ay ben en fakirim nasıl edeyim de sana sigorta vereyim” dediğini, bazılarının neden başkanın adamları olduğunu ama diğerlerinin sadece oy verdiğini ve durduğu noktadan konuştuğunu -aslında ilk grubun da durduğu yerde durmayı çok ciddiye alması gerektiği-, kimi otomatiğe bağlayıp düşünmeden hareket ederken diğerlerinin bir kedi gibi nazik ve düşünceli hareketleri olduğunu filan hep böyle dur/kalk denklemiyle düşünerek daha etkili yorumlayabilirsiniz. Misal, bundan üç saat önce otobüse yolcular geçerken, aracı sürecek olan şoförün ayakta dikilmesini anlamayan, adamın inmek için beklediğini görmeyen, bir an evvel otobüse binmezse balkabağına dönüşeceğinden korkan yolcu gibi.  Veya ekranı çalışmadığı için otobüs şirketinin ona ” garezi var herhalde” diye sitem eden yolcu gibi.  Hıı, evet. Veya kafese konulup otobüste taşınmak üzere aramıza katılan kedi gibi. Otobüse almayacaklardı onu, ama sahibi bence bir yolunu buldu ve kedi sıkıntılı miyavlarına devam etti. Kafesten inene dek o kedi yok; indikten sonra kapatılmışlığını ve korkuyu bakalım hatırlayacak mı?

Saat 4:31. Belki de yol, kediyi anlamaya yarayan eleştirel bir eşiktir, yani neden olmasın.