refüj * kısa bir aranın muhasebesi

Bazen oturduğum yerden dünya ne kadar da gürültülü görünüyor! İşte o zaman, o soğukkanlı benlik gidiyor, hop yerine paniklemiş ve kelimelerinin yerini karıştıran bir şaşkın, yol bilmez iz bulamaz biri geliyor. İki versiyon arasındaki zaman ve mekan mesafesi o kadar fazla ki, iki benliği de hayata geçirenin aynı beden olduğuna inanmak zor.

Epeydir bunun nedenleri üstüne düşünüyorum; üniversite yurt yıllarından kalma bir alışkanlıkla teneke kutuda yenen patlıcan kızartması konserveleri mi, uykusuz geçen gençlik yıllarının ardından duygusal sebeplerle endişeli geceler ve uykusuzluğun ‘insomnia’ halini aldığı o tatlı mı tatlı dönem mi, aynı anda birden fazla tiple iletişimi kusursuz ve dikişsiz bir şekilde devam ettirmeye kasmak mı, para kazanmak ve dünya üzerinde bir yer kaplamak gibi liberal ekonomik endişelerin basması mı, basit bir can sıkıntısı mı, yoksa fizyolojik bir problem mi? Neydi sebep? Nedir sebep? Belki de sadece toplumsallaşmaktır suçlu. Sandığımız kadar da toplumsal yaratıklar değilizdir belki.

En son Amerikalı bir arkadaşım bana dönüp ‘seni anlamadığım zaman bunun sebebi İngilizcen değil, aklından geçenler’ diyince bir şimşek çaktı kafamda; neyse ki bu epileptik bir şimşek değildi. Bundan birkaç hafta önce İstanbul’a ziyarete gelen bir yabancı arkadaşıma neden İstanbul’daki kuşçuların hep erkek olduğunu açıklamaya çalışıyordum; o sırada çay siparişi vermek, bakkalla konuşmak gibi yan hedeflerim de oluyordu. Daha da kötüsü -bekle şimdi geliyor işte kötüsü- bakkalın dilini bakkal gibi, Amerikalı’nın dilini Amerikalı gibi konuşmaya kasmak beni bitiriyordu ve daha da fazla dayanamadım, devreler yandı, kelimeleri unutmaya başladım ve bunu epeydir belli dil kalıplarını kullanmamama verdik.

Ama gerçekler öyle değildi. Çok iyi bildiğim kelimeleri unutuyor(d)um, telaffuzları kasten yanlış söylüyor(d)um ve kendime engel olamıyor(d)um. Hadi bakalım! Zihnim, hesap kitap yapmaya, kelimeleri seçmeye, belli bir hızın ve yoğunluğun üstünde konuşmaya direniyor, beni yavaşlatıyordu. Dedim ki herhalde sürmenaj! Ama arkadaşımın yukarıdaki yorumunda doğruluk payı olmalıydı; aklımdan aynı anda birkaç modda düşünmeye çalışmak, birkaç plan yapmak, hem bir sunumu planlayıp hem o sıradaki sohbete uyum sağlamak, o sırada henüz konuşmadığım birine yanaşıp konu açmak gibi, insanların aslında her zamana ince ince planlamaya kalkmadıkları şeyler geçiyordu. Beynime çift çekirdek lazım şakası çabuk tükendi, sakinleşip durduğum yerin farkına vardım: mecazi bir ortakaldırım ve ben her yönden geçen giden trafiği kontrol etmeye çalışıyorum (yaa bırak!). Üstelik bunu birkaç gündür değil, birkaç haftadır, belki aylardır yapmaya kasıyorum. Kasıyormuşum. Bu günlük hayat taktiği yazma stiline de, daha geniş ölçekteki stratejilere de yansımış tabii. Kötü dil/biçim yoktur, karışık kafa ve gereğinden fazla içerik vardır desem yeridir şimdi. İki yönden gelen trafiği aynı cümleye/yöne sığdırmaya çalışmak zekice görünüyor, ama kurnazca değil. Çünkü o zaman tek cümlede kocaman bir lokmayı yutmaya çalışmak ve başkalarını da buna zorlamak gerekiyor, adeta beceriksiz çevirmenler gibi. Ekim ayını refüjde bitirirken artık bu kötü çevirmen ayaklarına bir son vermeye ve tane tane kelimelere karar kıldım. Ortakaldırımda sıkışanların mecburen acele ve kötü çevirdikleri karşılaşmaları izleyip izleyip zevk alanların yarattığı bir trafiğin ortasında insan kendini değil iki yönden akan trafiğin gürültüsünü duyuyor. Bir de üstüne ortadaki durumu çevirmeye çalışanın gürültüsünü duyuyorum, sonra da cümleler yapılarından kopuyorlar. Sığınmacılar gibi.

Reklamlar

donmuş mevduat

 

Many artists in the early decades of the 20th century developed a keen interest in speed, power, urbanization, and the city as machine, and Rivera was no exception. They were fascinated by the new complex city of many layers, apparent in the real New York wih its dizzying skyscraper race to the skies and the construction of subterranean worlds below. Fritz Lang’s film Metropolis of 1927, recently restored with twenty-five minutes of material previously thought lost, depicts a multi-level city where the upper class literally commands the upper strata of society while the lowly lower classes labor at machines in a light-deprived world below ground.  (bkz. http://www.walkingoffthebigapple.com/2011/11/manual-labor-diego-rivera-paints-new.html)

Bu işle ilk defa danışmanımın ofisinde karşılaştım. Üstüne psikanalitik çağrışımları düşünerek biraz konuştuğumuzu hatırlıyorum (ama başka türlü de olabilir, nihayetinde insanın bir gün yüzüne çıkardığı hafızası var, bir de sessiz ve derinden işlettiği hafızası. Ben ikisini sadece yolda giderken birleştirebiliyorum). Aradan iki yıl geçtikten sonra tekrar bakıyorum; bu kez çok acı veriyor bir köşeden ötekine bunu seyretmek; hayatı dondurmuş bir şehir resmine bakınca omuzlarım donuyor; aman yarebbi İstanbul’u ne kadar keskin anlatıyor bu diyorum. Tabii ki İstanbulluk bir durum yok burada, küresel katmanlar söz konusu.  Duvar resmindeki esas hareket ama literatürlerde bol bol okuduğumuz gibi sermayenin, emeğin filan hareketi değil! Ulaştırıcılar, vinçler, makineler… Hayat hareketle kendini gösteriyorsa hareket bunlarda. Buradan da ver elini fütürizm ve hatta ver elini “yer altının yaratılmış bir topos olduğu” fikri… evet, kimimiz uçar, kimimiz Diego Rivera eserleri izler.

Çıldırma eşiği: abla, n’aber?

Gün gibi aşikar ışıkta yazılan, ortodoks bir zaman dilimine ve mekân düzenine tâbi yazılardan herhangi bir üstün çıldırtma potansiyeli beklememek lazım.

Şurada uykuyla uyanıklık arasına sıkışmış, yastığın hangi kenarına sığınırsam uykuya dalabilirim ve artık karga ve martı seslerini (gecenin üçü olmuş, halen aa! yoo! aa! yoo! aa! hıı! aaa, üstüme iyilik sağlık! ahahaha! diye uzun soluklu şaşırıyor terbiyesiz…) duymaz olurum diye düşünürken, kafamda yaklaşık yedi ayrı deftere not aldığım sokaktan sesler korosu üşüşmüş durumda. Çözümsüz bir şeyi hayal ederken bulmuşken hazır, vurun abalıya. Madem uyuyamıyorum, rüyamda gezinmek yerine gündüzleri ayak bastığım yerlerden size bazı notlar sunuyorum, çünkü sihirli halıda yolculuk edenlerin duyamadığı bazı sesleri sosyal bilimcinin yürüyeni duyar. Bu sebepten yürümek çıldırmayı geciktirir:

Kadıköy… Bir kitapçının hemen girişinde, etraftaki kartonlara, şunlara bunlara tekmeler atan bembeyaz dişli, kocaman gülüşlü, kavruk yüzlü, karmaşık saçlı bir sokak çocuğu ortada sadece ona görünen bir hayalete ana avrat küfrediyor: seni var ya, a… Bakışıyoruz, cık ama şimdi oldu mu bu yakıştı mı sana, ağzı ve gülümsemesi yüzüme takılıyor. Akıllı bıdık, bunu gördü ya, benim varlığımı çaktı ya, hiçbir şey dememiş de o an konuşmaya başlamış gibi fırt diye ekranını değiştiriyor: –abla n’aber? Kocaman, joker gibi, sırıtırsa işler yumuşayacak ya, ondan emin. Kendimden hiç haber vermeden ve sorusunu es geçerek kitapçı dükkanına giriyorum, ama şimdi bu çocuk..! Kadıköy çarşıda değilim artık, ya 1800’ler İngilteresi’nden bir sokak çocuğu az önce hatrımı sordu, ya da nerdeyse yeni okuduğum Yaşar Kemal’in sokak çocukları röportajları kitaptan çıktı, tepeme kondu. Zaten yazarın, tepenize çullananı makbuldür. Abla, n’aber, öyle mi?

Beyoğlu… Bazen İstiklal Caddesi’nin tıkanık, upuzun bir tuvalet kuyruğu ve gider borusu olduğunu düşünüyorum. Yürürken, önümde ilerisi boş, ama dibimde kümelenmiş insanlardan geçip o boş ferahlığa varamıyorum. Dolayısıyla bekliyorum. Bazen omuz atıyorlar bana. Ben omuz atarsam ama?, herhalde minik cüsseme şaşırıp oha çüş! diyenler oluyor. Kalabalık, gitar-saz sesi, çınçınçın tramvay ve diğer türlü araç sesleri, sürekli insandan kaynaklı bir hışırtıyı geçtim. Bir grup müzisyen: -neyse ya ben bişey demiyorum, usulünde gülerek ve -ya öyle mi… diyerek adamın biriyle kabalaşmadan konuşarak yer değiştirdi; adam ciuv-ciuv-cuvcuvcuvcuv-ciyuuuuu sesleri çıkararak neşeli neşeli onların yerine kuruldu, İstiklal Caddesi’ndeki yerini aldı; aslında adamın yerine mi gelmişti müzisyenler? Kimsenin yerini almadan devam ettim. Gittiğim yöne göre ya sağda ya solda, ama hep yanda yer alan nargile kafeler var. Aynen Karaköy’deki kafeler gibi dipdibeler, adeta bunlar da bak biz biraradayız demişler, korunmak, sürüden kazanmak istemişler. Yine yönüme göre sağda veya solda ama yine hep yanda kalan turistik lokantalar ve mağazalar var. Yıllar öncesinden hatırladığım bir mantı evini aradım geçen ama bulamadım mesela. Bozuldum kendime, belleğime; yanıldım. Tıpkı sırf yalnız yemek yememek için bir daveti kabul edip sonra da kaçar gibi ayrılan, ya da görüşmeye aşırı hevesli ama nitelikli bir şey konuşamayacak kadar meşgul, dağınık dostlar (!), zoraki gülümseyen tanışlar gibisin dedim, kızdım caddeye (yaşlılık demek böyle bir şey). Böyle kafam yerinde değilken, sokak ortasında aniden: fıalda-daalıyıağz! diye burundan konuşan bir çığırtkan uyandırdı beni. Falda iddialıyız, demek istiyor. Fal kafeye reklam yapıyor. Her yandan insan geçiyor, bazen taksiler ve kamyonetler yolu tıkıyor, bazen yolda tıkanıyor. O da küçük bir çember çiziyor, sokağının girişinden ayrılmıyor, hatta örneğin simitçinin yanında kısa volta atıyor, o sırada da pat diye fal! Ödüm kalmadı ki, falda bu da çıkacak mı?

Sirkeci… Torbacı abinin yürüyüşünü arkadaşım, Eminönü’ne inerken görmüş; ben yanımızdan geçip Marmaray istasyonu yönüne giderken torbaya üflerken sesini hayal ettim: huuuupf, huuupf. Bence siz de hayal edin, bakalım aynı mı?

Aksaray… Arapça şaşırma efektinin, Türkçe şaşırma efektinden hiç farkı yokmuş, ikisi de kulağıma hıııaaa hımmaaaa! izi bırakabiliyor. Rica ederim, ben hep böyle ifade yeteneği zayıf biri oldum.

Vatan Caddesi….Öğlen 2’ye doğru Eminönü’ne dönmeye çalışıyorum. Ham tepkim, tramvay durağında beklerken, – ne çok erkek var ortada, oldu. Volta atanlar, tramvayda metroda iş kovalamak amacıyla poşetler, paketler taşıyanlar, telefon konuşmaları yapanlar, ya da caddelerde bir yere yetişmesi gerekmeyen bir hızla yürüyenler, aheste ama aç erkekler. Ham tepkim kabaca olabilir, ama aşikar bir durumu yansıtıyor. Mini minnacık bir parka doğru yürürken cadde üstündeki yolda çimene serilmiş, bağdaş kurmuş bir adam, -açım, açım, abla açım, diyerek bu gözlemin üstüne tüy dikiyor. Başka sorum yok hakim bey.

Tramvay… İstanbul yabancı akınına uğradı diyerek konuya girenlerin unuttuğu bir minik ayrıntı: Tramvay durağında bir genç kadın, ellerinde ağır işporta poşetleriyle işinde gücünde olan iki abiye soruyor: – Bu, bu yöne mi gidiyor? (Eliyle yönü gösteriyor). Maşaallah, gayet güzel anlaşıyorlar. Evet, bu yöne gidiyor (bu’nun yönünü orada olmayanlar asla bilemeyecek, öyle de aramızda gizli bir söz, öyle de korumaya alıyoruz koca şehirde yabancılığımızı). İşportacı abi, yanındaki arkadaşına dönüyor, Arapça konuşmaya devam ediyor. Gol! Kadın, tramvayda yanıma oturuyor ve Rus insanının kırık Türkçesiyle telefonu açıyor: -ben … çalışıyor, …kanunda …diyor, şu kadar saat…Bu da mı gol değil?!

Eminönü… Geçen mart ayından bu yana bu civardayken deniz kenarında değişmeyen ne var derseniz, camiler, güvercinler ve boğaz turu köşesi derim. Geçen ilkbaharda 10 lira idi, galiba şimdi 12 lira oldu kısa boğaz turu. Dalga geçiyordum yanından yürürken girişlerinin, robotik kadın sesi şort-bos-forustur derken. Bu kez, vapur iskelesinin hemen dibinde hareketli kalabalığa sesleniyor bir abi: – boğaazz turu aaabisiiii, boaaz turu abisiii. (!)

Vapur… Uykum var, çok uykum var. Dünyanın adil ticaretle dağıtılmış tüm kahvesi gelse yine uykum açılmayacak (çünkü hatırlarsanız dün gece uykumu alamadım). Vapurda bir amca dolanıyor, elinde tesbihleriyle. Vapurun güzelim seyyar satıcıları ayrı bir yazının konusu ama bu amcanın tesbihlerini görünce anneme, yaşını almış ve fakat inadını hiç bırakmamış anneannemle telefon konuşması yaparken sabretsin, sinirlenmesin diye tesbih çekmesini önerdiğim aklıma geliyor, hem kendi önerime gülüyorum, hem annemi tesbihli hayal ediyorum, üzerinde ne amblemi olsa daha çok hoşuna gider acaba diye düşünürken…işte uyandım. Kahvenin yapamadığını gülmek yapıyor. Beyinde bir kahkaha. Amca bir tur daha atıyor aramızda, her oturana teker teker soruyor, alır mısın, al, al bir tane; bana gelince: – al çok güzel, takarsın. Neredeyse her defasında reddediliyor, adamlar şöyle bir bakınıyor, moda yarışması jurisi bütün suratlar, ilgi göstermiyorlar. Etkileyemedin beni! Nasıl bir histir her defasında sorup hemen hemen her defasında reddedilmek acaba, diye düşünüyorum. 4 saniyelik soru turları büyük bir duygusal yatırım olmayabilir; ama düzenli bir yerde durmadan veya çalışmadan geçen tüm zamanını bu şekilde satışa vakfeden seyyar satıcılar yoluyla “mobilities” çalışan arkadaşlar var mıdır acaba? Tesbihler albenisiz, tesbihler özelliksiz, ama satıcı dirayetli. Yoksa dolanmaya devam etmezse düşecek mi?

Galata… Onca müzik dükkanının olduğu, güzel ötesi bir yer. Ama müzik aletleri satan bir pasajın içinden aniden çıkan motorsikletin vorunturunn! sesi, müzisyen olsaydım listeleri sallamadan önce duyduğum son ses olurdu. Bir de belki ezilmeden önceki. Demek acaba evdeyse müzisyenler, duymadılarsa…

Mecidiyeköy… Azizler gibi ışıl ışıl fotoğraf çektirip siyasete atılanların pozlarını hakikaten severim. O amaçla bir köşede fotoğrafın fotoğrafını çekmek üzere çantama davrandığım bir an, kerli ferli, elinde eczane poşetli, uzun mantolu bir abi durdu önümde. Elimde çantamın fermuarı, bakıştık. Başladı anlatmaya: galiba eltisi hastaymış, onu hastanede ziyaret etmek için uzak bir semte gitmek zorunda kalmış, ama araba burada kalmış, ve şimdi de arabayı çekmişler, cüzdan da arabada kalmış, avucundaki 50 kuruşa ekleyecek para çıkar mıymış benden? N.Ş.A. inek içti dağa kaçtı yandı bitti hadi bana eyvallah şeklinde cereyan edecek bu hikaye muhtemelen yine yumuşak yüzümü üzerimde unuttuğum için geldi beni buldu. Neyse ki param yoktu: Azıcık şaşkın daha bakıp –abi valla bende de yok ki, dememle hikaye son buldu. İnsanların aradıklarını bulamaması beni hep üzer ve dudaklarını büzüp hmpf dedikleri an büyük umutlar çöpe gitti diye hayıflanırım, ama Mecidiyeköy bu umutların illa ki çöpe gideceği bir semt. O yüzden küçük ummak lazım. Kaldı ki, ben de aradığımı bulamıyorum, çünkü koyduğum yeri unutuyorum.  Eğer bu da yetmediyse, geçen Mart ayında bir meczupun Mecidiyeköy otobüs duraklarından birinde kadınlara ana avrat düz gittiği anda ortamdaki erkeklerin karikatür gibi tepkisiz durduğunu, bön bön baktığını ekleyeyim. Yani bu ortamda umutların boşa gitmese n’olur, güzel bir ses duysan n’olur…

Kadıköy çarşıya geri dönerken, ayak mantarına çare olsun diye şifalı ot satan, bunu yaparken de malına bir kedi yavrusuna sarılır gibi sarılan abiyi de unutmuyorum. Üstelik, instagram fotoğrafları olsa bu seslerin verdiği hissi bırakabilir miydi okurken? Cık.

Hediye edilen kültür

Meclis, üniversite ve parti ile devlet ileri gelenlerinin oturdukları bir bölge hariç Tiran, iyice bir Anadolu şehri gibiydi… Geniş bir meydan etrafında cami, Stalin’in heykeli ve şimdi saat kulesi olan kiliseyi yanyana görebiliyordunuz orada…

Stalin’in heykeli karşısında yarım kalmış 8-10 katlı muazzam bir inşaat vardı ki; bunu Rusların Arnavutlara “Kültür Sarayı” olarak hediye etmek istedikleri söyleniyordu… Fakat ne çare ki; iki devletin arası açılıp Ruslar Arnavutluğu terke mecbur edilince “Kültür Sarayı’nın” planını da alıp götürmüşlerdi! Şimdi, Arnavutlar bu binayı tamamlamak için yeni plan yapmaya çalışıyorlardı…

Bilinmeyen Arnavutluk, 1966. Yılmaz Çetiner, s. 35

Sabah uykusu

Önce sokağa atılmış ve bizim sokağı sahiplenmiş fahri köpeğimiz dakikalarca ağladı. Derken yan bahçedeki garajı mülk edinmiş kediler kavga etti. Ardından kargalar ka! diye bağırdı. Sonra martılar ciyakladı, kahkaha attı. Kalorifer borularından su geçmeye başladı. Tramvay yan sokaktan geçerken rayları gıcırdattı. Ben çoktan uyanıktım. Müthiş bir sabah uykusu. Eşsiz. İnsomnia’da kalite.

ruhun odaları

Yeni yıla girerken eskiden kalan bir e-artık-izle! listesini temizlerken, hiç ummadığım kadar huzur veren bir filmle karşılaştım. Yazmayacaktım, ama bende bıraktığı huzuru belki bir gün özlerim, o yüzden buraya not düşmek lazım.

Bu filmdeki kahramanımız, dünyalar güzeli bir kadındır (bak bu değişik) ve mutsuzdur. Aslında sahip olduğu güzel şeyler vardır ama gel gör ki maddiyata takılmış ve nonspace‘e tıkılmıştır: otel, metro, turistik caddeler ve tapınak. Bir dakika, burada bir yanlışlık var, tapınak nonspace olmayacaktı? Ama kahramanımız tapınağa da adeta havaalanına gider gibi takılmaktadır: Bulunduğu yerden özgürleşmiş başka bir yere ulaşmak istediği için ve fakat ulaşılacak yerde de kalmak istemediği için. Öyle dolanmaktadır, kibirsiz, ruhani bir arayış içinde, mutsuz ama parmağını mut konusunda gerekli yere koymadan, işaret ve işaretçilere yeterince dikkat etmeden. “Ruhunuzu villa gibi dikmenin, kondurmanın ve döşemenin yolları” isimli teypler dinlemekte, ruhani bir açılım elde etmeye çalışmaktadır. İşi ve görüntüsüne kapılıp giden eşi de bu durumu bana sorarsanız körüklemektedir. Teypler gülünç şeylerdir; çünkü nonspace olan, bir anlamda soyut binaların içinde dinlemekteyizdir onları; gayet somut duvarları sayesinde var olan soyut binalardır bunlar ve aslında film boyunca yıkın duvarları ulen! etkisi yaratmazlar; çünkü kahramanımız özgür bir kedi gibi zaten isteyince şöyle bir dolaşıp gelmektedir. Yani, ne bir yerden kopmakta, ne de bir yere varmaktadır, hep oltadadır. İletişim? O ise olmayan bir şeydir.

Antagonist sandığımız adam ise en az kahramanımız kadar mutsuz, en az onun kadar kayıp, tam onun gibi kayıp ve tam onun kadar protagonisttir. Yolları bir nonspace‘te (otelde) kesişir ve o tırt mekan güpgüzelim bir dolu-mekana dönüşür -olduğu kadar tabi. Dolar, taşar, evrilir, bükülür, yansır… ama böyle dediysek sirk, panayır, mezat yerine dönmüyor herhalde. Bence antagonistimiz de iletişim kurma konusunda elleri bomboş kalan bir abimizdir. Kocaman bir dünyayı sığdıracak kadar zamanda duydukları, konuştukları beş kelimeye küçültülünce, telefon suratına sözü bitmeden kapanınca, kelimeler hatta kaybolunca, hem dile hakaret, hem de konuşmak isteyene hakaret demektir bu durum. Telefon hattına da hakaret sayılır. Abimizin başına bu durum bolca gelmektedir. Ayrıntılar… ayrıntılar çok önemlidir; ayrıntılara dikkat eden iyi niyetli bir insan gördüğümüzde onu dost bilmek, hiç peşinden ayrılmamak, manyak gibi takibe almak gerekir. Bana kalırsa protagonist ablamız bu ince bilgiden haberdardır… ve olaylar gelişir. Şehir de, yabancı sokaklar da, zaman da dolar, her yerde bu iki kişi arasında ipler kurulur, böyle inceli kalınlı olsun, renkli olsun, kedi merdivenli olsun hatlar bağlanır, sonra bu iplere çamaşırlar asılır. Ruh da bu çamaşır ipleri üstünde hoplaya zıplaya gezinir durur. Ruhun odaya ihtiyacı kalmaz, çünkü hatları vardır. Oh, mis.

Yer kavgası

Kahve Adası


(İstanbul Modern, sinemanın sınırları konusunda bir çarpıyla bizi uyarıyor.)

İşbu bölüm bir adaya nasıl düştüğümüzün ve o adanın aslında bir köprü görevi gördüğünün özetidir.

Eczanelerin hastane dibine toplanıp dertlere derman olması (ve nasılsa aynı şeyleri satabilmesi) gibi kafelerin de sokaklara doluşup İstanbul Modern’e yolu düşenlerle organik bir bağ kurduğunu bugün çözdüm (aferin). Bu basit ilişkiyi daha önce bugünkü kadar netlikle göremediğime göre bir düşte yaşıyormuşum, yıllarımı boşa geçirmişim (toplumsal ekolojinin kanıma karıştığı nokta). Metruktan mutenaya kafe gıda takviyesi için, sinemadan-sergiden-kültürden önce/sonra silme kafelerden oluşan bir sokak seçiniz, oturunuz, başka işyerlerinin neredeyse görünmez olduğu ortamın tadını çıkarınız…Neşe, sevinç, kahve ve en az on yaş gençleşme…

Karaköy sahilden İstanbul Modern’e sinema aşkına beraber yürüdüğüm arkadaşım, böyle bir sokağı keşfedince mutlu bir şok yaşadı.
– ben burayı nasıl görmedim yaaa! Çok güzeeeel. Nasıl arada kalmış acaba?
– çokoşortammış gerçekten. Buradan kahveyi almadan sanata gitmeyelim bak.
– yalnız bu kebapçı niye boş? Üzüldüm bak, buranın iş yapmamasına. Hemen diplerinde halbuki.
– şekerim, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmıyor, bilir misin…?

…dedim, ama dememle birlikte tepetaklak oldum, hemen o kibar ama sıkışık kafelerin bitişinde görece tenha duran ama geniş bir yer kaplayan nargile kafe tarafından. Hem de İstanbul Modern’in dibinde. Adeta diyor ki:

ne kadar kahveye kaçarsan kaç, hedefindeki sanata ulaşmak için nargileden geçecek yolun.

Sanat, hedef olmamalı, yolun kendisi olmalı, işte, boşuna demiyorlar. Sonra kahveci ceylanların içinde cennette sanırken kendini, nargile timsahına yem olursun.

Cadaloz ve Sinema

İşbu bölüm, kahveci ceylanların bazılarının aslında nasıl kaplana dönüşebildiğinin özetidir.

Film izleme sektöründe, çantayı koyup çişe gitmek diye bir temayül vardır; temayüller candır, hayat kurtarır. Bazen çantayı koymak, herkesten önce geldiğiniz anlamına gelir, bazen de kendinize ait bir yer çizdiğiniz anlamına gelir, bazen de gelmez. Bu sınırlar hep oynaktır. Biz de sinema salonuna girip yer beğenme aşamasında, arkadaşımla 0.346 saniye süren oraya mı otursak buraya mı otursak diyaloguna başlarken (cidden kısa sürdü) bu hayali yerimizi kıvrak ve aceleci bir abiye kaptırdık. Neyse, zaten ortaya oturacaktık. Abinin totosunun koltuğu nasıl kıvrakça yakaladığını görseydiniz, siz de hayran kalırdınız. Sanırdınız ki abi oturur oturmaz film başlayacak. Bu meselelerde gerçekten çok cevvaliz.

Ancak bir sorun vardı. Çantasını ve montunu bırakıp film başlamadan dışarı koşup gelen birilerinin yerine başka birileri oturmuştu, montları da yana koymuştu (galiba), işte o montların sahibi de elinde kahveyle gelip ama burası benim yerim çıkışını yapınca, ortalık karıştı. Ancak yeterince kahve içilmemiş olsa gerek, saloncak durumu algılamakta zorlandık, film gerçekten başlayana dek kavga da başlamadı! Tam olarak ne döndüğünü önden görmek mümkün değildi ama şöyle bir kıvılcım çaktı: Yer tutmak yok; yer tutmadım sizinle girdim, kahve aldım geldim; yer tutmayın ya, bana ne; ama siz neden montlarımızı alıp başka yere atıyorsunuz!; tamam tamam cevap verme.

Düşük yoğunluklu atarlanma, film sahiden başlayınca filmden rol çalmaya başladı. Kim kimin yerini almış, şu an bile bilmemekle beraber, ağızlar bozuldu, diller çatallandı, atarlar fezaya uçuşa geçti. Başka koltuklardan insanların da söze karışmasıyla, hatta yer kavgasına tutuşanlardan bazılarının da diğer koltuklara cevap vermesiyle olay adeta neşeli bir hal aldı:

Saldırgan olmayın!

Sen nasıl konuşuyorsun, karşında bir kadın var?!… Benimle böyle konuşuyorsun, bari o yanındaki kadınla sakın böyle konuşma olur mu?

(Bunun duygusal bir abla olduğunu tahmin ediyorum)

Kes! Medeniyetsiz!

Pis liberal!

Ahlaksız adam! Senin gideceğin yer Beyoğlu sinemalarıdır. Git, oraya yakışır bu tavır!?

(burada galiba ait olduğun yere dön demeye çalışıyor şair)

O sırada filmin ilk sahnelerinden birinde bir adam salını gölde çekiyordu ve yer kavgasına karışanlardan ikisi salonu terk etmeye karar verdiler:

sizin salonunuza kalmadık tamam mı!?

Dışarıda da devam eden bağrışmalar yüzünden yanımdaki arkadaşıma dönüp bence geri gelecekler, demişim. Artık şiddeti nasıl normal gören bir ortamlardan ortam beğeniyorsam…

Filmi baştan başlatabilir miyiz ya?

Tamam tamam artık susun.

Filmin özeti: harbi gerçeklik, sanal gerçekliğin canına okuyunca

Filmi tabii ki baştan başlatmadılar. Yer kavgasına tutuşanlar filmin canına okumakla yetindiler; o halde aslında film izlemeye, filme ve hatta izleyenlere saygı duyguklarını söyleyemeyiz; dertleri yerdi, çünkü yerimiz dardı; diktatör gibi her birimize numara verilmedikçe biz hep yer kavgasına tutuşacaktık.

Ceylan gibi sekerek geldiğimiz sinema salonunda şiddete tanık olmuş çocuk gibi hissettim; anne ve baba kavga eder, anne: sen benim telefonumu nasıl karıştırırsın der, baba evi terk eder, olan da çocuğun film zevkine olur. Tebrikler. Bu konuda acımı derinleştiren ve huzurumu kaçıran kilit nokta, filmde olayın, sakin bir kadrajda, su üstünde başlayıp filmin de esas derdinin yer kavgası üzerine olmasıydı; ve girizgahı bir yer kavgası ile berbat ettiniz. Sanal gerçeklik ile harbi gerçekliğin birbirine geçmesi demek böyle oluyor.

Sinema salonu ne kadar gürültülüydü ise, film o kadar sessizdi. Tekillik ve sessizlik manzarası olarak sunulan ilk sahneler, meğerse kavgadan, gürültüden, pataküteden kaçmak için organik, döngüsü dengesi yerinde bir ortam yaratmak içindi. Huzur diye yansıyan sahneler aslında kendine ait bir oda, özel alan yaratmak ve korumak içindi. Yani huzur yalandı. Bu ortamda gecekondu kurar gibi bir mini medeniyet kuruyordu filmin esas dedesi. Fazla konuşmaya gerek yoktu; çünkü bizbizeyken fazla konuşmaya gerek yoktu; başkasıyla konuşmaya gerek vardı; yabancılık çektiğimiz zamanda ve yerde konuşmaya gerek doğuyordu; tıpkı kedilerin insanlara başka nağmeyle, yan sokağın afacan hırsız kedisine başka nağmeyle miyavlamaları gibi. (Ben bu noktada yeryüzünü biraz terk edip daldım gittim; eskiden sinemada animasyon seyretmek için özellikle öğlen seansını yakaladığım, böylece çocukların çizgi filmlere verdikleri tepkiyi gördüğüm ve ruhumu şenlendirdiğim zamanları hatırladım… Sonra yakın çevremde çok konuşan, ama hakikaten çok konuşan bazı insanların neden hiç susmadıklarını düşündüm, neden hep ünlemek zorunda hissettiklerini ve neden eş-dostun onların iyi hatipler olduğunu düşündüğüne takıldım; belki de onlar aramızda en yabancı hissedenlerdir..midir… Derken filmin seyri değişti; adanın sınırları yamulmaya başladı.)

Adaya, yani filme pataküte 50.dakikada silah sesinin duyulmasıyla geldi. 60. dakikada adaya silah getirdiler. Arada bir silahla oynayan çocuk-adamlar “isminiz nedir güzel bayan? gelsenize buraya” diyerek adanın çilli prensesine sırnaştılar. (Bu sırada, filmi beraber izlediğim arkadaşım, bunu güçlü ile güzel arasındaki çatışmanın bir başka görüntüsü olarak yorumladı. Adeta her şeye gücünü basan güçlünün güzel tarafından baskına uğraması, yenilmesi, fondü kıvamına gelmesi gibi. Kendisine katılmıyorum; sarkıntılık her türlü sarkıntılıktır, romantiği-kibarı-yumuşağı olmaz. Ben çok güçlüyüm ancak gücüm güzele yetmedi demek ben bir ayıyım demek de olabilir. Nokta.)

Ada diyorduk… Ada olunca, Robinson’u, Cuma’sı da eksik olmaz tabi. Her adanın bir Robinson’u olur. Ancak, birden fazla Cuma olması için bütün Cumaların kendini Robinson sanması ve “ben ayrımcılığa uğramıyorum, çünkü ben düzgün, şahane, fevkalade olanım, efendi gibi duranım” demesi gerekebilir. Bizim filmdeki söz konusu adaya da Robinson geldi, işleri karıştırdı. Ancak, bilmedikleri bir şey vardı -ve bizim de o an gelinceye kadar düşünmediğimiz-: ada yaşayan, dönüşen, nefes alan bir mekandı.