temaşa ve kutu ve duvar ve çerçeve.

stroszek - dancing chicken enervating.png

Stroszek (1977) filminden bir sahne: aşırı kurulu bir düzende kahramanımızın işi doğaçlamaya kalıyor

Böyle acımasız film görmedim. Düne kadar görmemiştim. Pilli oyuncak gibi kurulamayan uyumsuz bedenlerin uyum sağlama biçimi sadece saçmalayarak, ortaya saçmalar atarak, absürde absürd katarak, doğaçlayarak mümkün oluyormuş. Bunu gösterirken Herzog’un göçmen parasıyla göç etme planları yapan yerliler temasını da kullanması gerekiyordu. Ve yeni kıtaya gelirken sahte umutlara kapıldıklarını da göstermesi gerekiyordu. Ve paranın her şey olduğunu, birinin acısını başkalarının illa ki satın alacağı, temaşayla karışık keyife ve seve seve sanata (evet canım) dönüştüreceği bir ülkede bu filmi çekmesi gerekiyordu. En çok da bu koydu. Evet, en çok da filmi çekmek için seçtiği yer aklımı aldı.

 

Geçen cuma akşamı iş çıkışı bir şeyler içmeye gittik; orada Cincinnati’nin sanatsal kentsel dönüşümünün içeriden bir hikayesini dinledim. Ne tesadüf, sıkıntıyı sanata dönüştürüp mekânı para jeneratörüne çevirme temasını işlemişler bu şehirde de. Artworks adlı bir girişim/kuruluşun şehrin merkez mahallelerinde duvar ressamlarını örgütleyip imajı parlatma çalışmalarından bahsetti iş arkadaşlarımdan bazıları. İmaj parlamasına parlıyor da, genç sanatçıları yetkin sanatçılarla eşleştirip duvarları resimle(t)meleri, şehri suç olsun, döküntü binaları olsun, değişen piyasa değeri olsun, düşmanlıkları ve korkuları olsun, çeşitli açılardan parlatıp bir yara bandı görevi görüyormuş. Bu söylem çok tatlı, ama aşırı tatlı. Bana bu hikayeleri özet özet geçen kişiler, hikayenin yalnızca olumlu yanını haber yaptırmak isteyen finansal ve mülkiyet efendilerinin kendilerine nasıl da acaba köle aradıklarını anlattılar. Cincinnati, arada derede kalma özelliğinden de dolayı ayrımcılığın en nadide kırıntılarını ve izlerini barındırıyor; bir şeyler yanlış ve sanat bunu gizliyor. Aslında gizliyor canım kardeşim. Bunları dinlerken kendi gözümüzle son halini görmek için bir gidip bakmaya karar verdik; bunun yakın zamanda olacağını umuyorum; notlar o zaman. Ancak olan biteni dinlerken aklıma Yeldeğirmeni ve benzeri köşelerde olanlar geldi. Adeta komisyonla duvar resmi, sokak sanatı ve parksız bahçesiz şehri güzelleştirme çabalarına dair İstanbul’un master-slave ilişkisini bir düşündüm, şaka maka halen de düşünüyorum bak. Kim efendi, kim özgür, kim köle, kim neyi saklıyor, tüyleri yolunan kuşlar hangi boyayla gizlendi? İşte bunlar bazı delice sorular.

donmuş mevduat

 

Many artists in the early decades of the 20th century developed a keen interest in speed, power, urbanization, and the city as machine, and Rivera was no exception. They were fascinated by the new complex city of many layers, apparent in the real New York wih its dizzying skyscraper race to the skies and the construction of subterranean worlds below. Fritz Lang’s film Metropolis of 1927, recently restored with twenty-five minutes of material previously thought lost, depicts a multi-level city where the upper class literally commands the upper strata of society while the lowly lower classes labor at machines in a light-deprived world below ground.  (bkz. http://www.walkingoffthebigapple.com/2011/11/manual-labor-diego-rivera-paints-new.html)

Bu işle ilk defa danışmanımın ofisinde karşılaştım. Üstüne psikanalitik çağrışımları düşünerek biraz konuştuğumuzu hatırlıyorum (ama başka türlü de olabilir, nihayetinde insanın bir gün yüzüne çıkardığı hafızası var, bir de sessiz ve derinden işlettiği hafızası. Ben ikisini sadece yolda giderken birleştirebiliyorum). Aradan iki yıl geçtikten sonra tekrar bakıyorum; bu kez çok acı veriyor bir köşeden ötekine bunu seyretmek; hayatı dondurmuş bir şehir resmine bakınca omuzlarım donuyor; aman yarebbi İstanbul’u ne kadar keskin anlatıyor bu diyorum. Tabii ki İstanbulluk bir durum yok burada, küresel katmanlar söz konusu.  Duvar resmindeki esas hareket ama literatürlerde bol bol okuduğumuz gibi sermayenin, emeğin filan hareketi değil! Ulaştırıcılar, vinçler, makineler… Hayat hareketle kendini gösteriyorsa hareket bunlarda. Buradan da ver elini fütürizm ve hatta ver elini “yer altının yaratılmış bir topos olduğu” fikri… evet, kimimiz uçar, kimimiz Diego Rivera eserleri izler.