‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

Reklamlar

kentte trubador

Mısır’daki gösteriler ve çadır protestolarından yola çıkan bir kısa vidyo, 2012’den. Benzer başka haber vidyoları gibi imanın şartları ile gençlerin sanatla karışmaları ve seslerini duyurmaları işlenmiş. Çok hoş. Tahrir Meydanı’ndan çok etrafındaki, yani kenarlardan da gelen harekete odaklanmış. Habercinin adeta Doğu Avrupalı aksanı sayesinde daha çok merak uyandıran vidyodaki birlik-beraberlik, hoşgörü, devlet-adalet-hayat nasıl olmalı ipuçlarına takılmadan iki şeyi not alayım:

  1. Arapça protestoların içindeki müzik, ezgi bir tek bana mı çok çarpıcı ve etkileyici geliyor? (örneğin İstanbul sokaklarında duyduğumuz ölgün, yavaş, boşluklu ve kısa sloganlar ile karşılaştırıyorum);
  2. Takside geçen “ülkeyi yeniden baştan kurmak lazım hocam” söylemi, inşaatçıların epeydir sağda solda önde arkada kısacası her yanda gözlemlenebilen tavrını andıran bir söylemmiş; dinlerken fark ettim. Ufak bir kesişme elbette. Eski binayı kentsel dönüştürmek adına yıkalım da yerine tıpkısını dikelim hem de daha pahalıya patlasın hevesinin aynısı olduğunu sanmıyorum. Değil. “Sistem o kadar yoz ki, yerle bir edip pırıl pırıl bir toprakla, tertemiz, sıfırdan başlamak lazım” hevesine daha yakın. Tembel muhasebesi. Hmm… Hiroşima? Toplama kampı? Beni baştan yarat yarışmaları? Ace ve Ayşe Teyze? “Hijyen temizliği” sözünü icat eden taze-şaşkın anne? Kötü mimar? (Kitsch bile değil bak, ayrı geçiyorum.) Kafamda yine çok soru var. Bu konuda pop-feylesof Zizek külliyatından yardım alacağım…

Bonus olarak, 3. Trubador mecazı benim aklıma nasıl oldu da gelmedi! Yürü be Journeyman Pictures! Trubador tabii. Duygusal, sakin ama lirik atarlı, eşiklerin şairi trubador.

Bonus olarak, 4.  Vidyodaki din adamı, bir karede Hint ineğinin takipçilerine giydirirken bir diğer karede, yemişim toleransı diyor galiba. Son sözü söyleyenin önceki konuşanlardan onay ve evet beklediği bir mantıksal açmaz mı var sanki orada? İlginç. Kente dair sanat yapmanın neresine düşer bu acaba?

Endülüs’te Flo6x8, kriz İspanya’sında bankayı şarkılı-danslı basıyor, yıl 2013

Nevruz dolayısıyla İstanbul sokaklarında İran müziği konusunda geçen martta yapılmış bir haberin Türkçe altyazısını ararken kendimi İspanya’da buldum. Bir bakmışsın İran’dasın, bir bakmışsın İspanya’dasın, zaten aradaki yalnızca kategorik bir fark…  Flashmob tabir edilen bu eylem türünün sokakta dans etmekten, çalıp söylemekten bir farkı müziğe ve böylesi harekete ayrılmamış, kiralanmamış, “ait olmadığı”, müziğin, dansın beklenmediği bir mekanda, yeri ve şaşkınlığı / sürprizi hammadde olarak kullanması. Şimdilik üç sebepten anlamlı geldi bu eylem/gösteri: Birincisi,  Yomango (Alıyorum, hem de parasını ödemeden, o halde varım! hatta bakınız: Winona Ryder da kendilerini simgesel olarak desteklemiş idi.) üstüne yıllar önce okuduğumu (ve muhtemelen bir kenarda köşede yazdıklarımı) hatırlatması bakımından hoş bir örtüşme, yeniden karşılaşma. İkincisi, Ay! Banka! nidalarının, tarihimizin parçası, petrole aşıklar medeniyetinin bir kültür varlığı olan Aman Petrol Canım Petrol gibi bir şarkıyı hatırlatması ya da “banal, bozuk, yavan ya da bir nefeslik objelere türkü yakmak” ekolüne veya familyasına dahil olabilmesi. Elbette “Ay bankia canım bankia beni ne güzel sömürüyorsun yahu bizim bankamız, canımız!” demiyorlar; havalı kara güneş gözlüklerini takıp banka şubesindekilerin ağzını dokunmadan yamultabildiklerine göre demek ki göksel, tanrısal, ilahi, hiç de bu dünyadan olmayan bir iz taşıyorlar, demek ki banallikten (oeh yeter artık) gına geldiğini düşünüyorlar. Git bir çay koy lütfen canım ya, diyorlar… Neyse, üçüncü olarak, henüz geçen yüzyıldan kalmamış bir belge bulmanın sevinciyle, bu haberi BBC Türkçe sayfasında gördükten sonra diğer ortamlarda aratınca bulduklarım beni duygulandırıyor: Haber BBC Türkçe sayfasında kuşa çevrilerek geçerken, BBC Magazine’de uzun okuyucular bulacağı bilinerek uzun uzun flamenko, protesto ruhu ve kültürü (blues, rebetiko vb. ile de kader  ortağı), efendime söyliyeyim kriz nedir, nasıl yenir, diktatörler ne tür müzik sever, acı keder ıstırap konuları  (“If you explain your situation, your misery, you are talking about politics”) ve bu işlere bulaşan sanatların neden sansür manyağı edildikleri mevzubahis olmuş. Aşağıda Türkçe sayfadaki mini haber görülüyor:

BBC Türkçe haberi

Bu da Türkçe ve İspanyolca bilen okurlar için flashmob görseli:

Ancak konunun biraz daha derinlerine inince, aslında bu haberin daha da uzun bir belgeselin klibi görevi gördüğü anlaşılıyor: Kişisel neşe, toplumsal (h)içlenmeye (bkz. angst) karışırken bir doz flamenko. Ben de aramaya kaldığım yerden devam edeyim.

Yaşıyorsun, kimbilir kafandan neler geçiyor… kimbilir nasıl da umursamıyorsun… derinden akıp giden düşüncelerin doğal akışlarında buz kestikleri bir olayla karşılaşınca muhtemelen kafanın dış çeperine üşüşüyorlar… Şimdi bittin. Sallamadığın o düşünceler heyülaya dönüştüler ve sen bunları duygu sanıyorsun.

Yaşadığını yaşarken düşünen, iki tonu aynı anda çıkarabilen bir adamın sesini dinliyorum, dilini tam bilmiyorum, ama imgeleminden, iyi niyetinden şüphem yok. Peki, büyülenmiş gibi olabilirim, ama neyse ki ben de aynı anda iki tonda çalışabiliyorum. Onun da etkisiyle müziği yapanla müziği soran iki taraf arasındaki karşılaşma anlarını düşündüm; bir de geçen ilkbahardan kalan, benzer konularda çalışan bir başka araştırmacı arkadaşımla aramda geçen meraklı bir diyalogun notlarını buldum evde. İşbu yazdığım, o diyalogda bahsettiğimiz karşılaşmanın tipleri üstüne.

Sınırları önceden bilinmiş, bulunmuş, kurulmuş, anlaşılmış bir müzik etkinliğinde soru sormak hem çok kolay, hem de çok bunaltıcı oluyormuş. Sonuçta insanlar oraya müzik dinlemek için ve arkadaşlarının özel ve genel hayatlarını çekiştirmek, hayali ve uçucu şeylerden konuşmak gelmişler. Müzik yapan da konuyu zaten sahnede ifade ediyor; heykelinin yanında durup ben bu çalışmada şunu hedefledim diye kendi eserini anlatmasına bile gerek kalmayacak kadar zirvede müzisyen, göz önünde, toplu iğnenin top gibi olan eğik ucunda duruyor. Eğer ki müziği yaparken çıt derecesinde bile etki almayacak şekilde herkesi dışta bırakan bir müzisyen değilse de, iyi bir olasılıkla seninle sohbeti kısa kesmek isteyebilir, zaten yorgundur. Ya da cinsiyetinden, kabullerinden, telaşlarından veya tamamen keyfinden dolayı seni dışlayabilir de. Böyle konuşmuşuz. Cinsiyet kapıları demişim kağıt üstünde hatta. Ötesine nasıl geçmeli? (Muhtemelen kapının önünde bekleyip hiçbir yere ayrılmayarak. Ya da karşı cinsten bir elçi bularak.) Bunu aşıp müzik yapana tanıklık etmeye devam etmek için işe yarayan sorular olsun diye düşünmüşüz. Sanatçının egosu, aurası, gölgesi arasında dolanıp durmuşuz. İlki dinleyiciyi çok pis süzüyormuş, ikincisi araştırmacıyı da etkisi altına alıyormuş, üçüncüsü meseleyi menajerlere havale ediyormuş.

Ama sorular? Sorular için zamanlar? Konserde soru sormanın dayanılmaz ağırlığı. Hatta konseri verene sormanın insanda büyük endişe yaratması… Aslında soruların cevabını döndürüp kendi istediği yere getirme gücüne sahip birini araştırmamıza konu ediyormuşuz. O zaman bunu konser, festival gibi müzik etkinliklerine göre düşünüp, sokak müzisyenlerini hesaba katmamıştım. Geçen zamanda her (karşılaşma) seferinde aldığım sokak notları arasında: kendini değil, dinleyiciyi (meraklı, gaddar ve neşeli dinleyicilerini) anlatmaya koyulan bir müzisyen. Oysa aldığı sahnede hissettiği “güvenlik” ve “rezervasyon” bilinci mevcut ise, hayran ve mutlu veya keyifli dinleyicisini biraz silkeleyerek de anlatabilen, kendini işte bu arada ustaca resmeden müzisyen? Öyle miymiş? Tuhaf iş.

Dar alanda bedensel çarpışmalar diye bir not almışım. Dört duvar arasındaki ile sokağın inşaat halindeki köşesinde konaklayan müzik dinleme edimini ortak ele geçiren bedensel yakınlık. Bir yeri dinlemenin o yere “bakmak”la beraber gelmesi… Dinleyeni, dinlediğinden dolayı sevmek ve yakın bulmak… Bu diyalogu yaşarken veya not alırken sokak müziğine dair aklımdakiler kıt olduğundan, doğrü düzgün karşılaştırmalar yapamıyordum. Şimdi de kıt; ancak örneğin enstrümanın tonu ve varlığı sokakta farklı yükseliyor, egoymuş auraymış bilemem ama müziği yapanın kendi içinde kalma hali güçleniyor sanıyorum. Gürültü ve değişkenlik, çıkardığın sesler sayesinde sokakta bir avatar haline doğru şansını artırıyor mu, artırmıyor mu? Soru budur.

Sokakta dinlerken bedensel yakınlaşmalar, bir konser salonunda ayakta dikilenlerinkinden farklı oluyormuş. Bir kere yoldan başka geçenlerin de olması, içinden geçilen bir konser alancığı… ve o kameralar. ah o kameralar. Sahneye çıkıp sanatçısının yanında illa ki bir “I was here” pozu veremeyen arkadaşların sokaktayken, şarkı söyleyen bir heykelle yan yanayım sanıp bir selfie “çekinmeleri”! Harikaymış! Bunu müziği bırakıp selfie çekenlere bakarken insan başka türlü düşünüyor.

Müzik dinlemeye gelmiş, “esrik” bir beden-zihin var, sen ona ee anlat bakalım demek için sorular soruyorsun, o da sana bakıyor. Bu etik mi? Bu mümkün mü? Bu olur mu, onu tartışmışız. Bence en güzel onu tartışmışız. Eylemin içindeyken, o eylemi soruyorsun, hiç oluyor mu, sorusu ilk kazandığım para kadar çerçeveli bir sorudur. Hep hatırlanası. Adeta şiddete maruz kalan birine o anda şiddeti sormak gibi: anlat bakalım. Doğuran biriyle, -neden çocuk? diye söyleşi yapmak gibi. Bu, biraz kuramsal desteği güçlü bir tez. Gücünü kuramdan alıyor. Ama arkadaşım soruyor: sormamalı mı? Çünkü öyle böyle, cevap veriyorlar. O şeyin, eylemin, hissin her neyse, “ne olduğu”na dair bir bilgi alıyorsun. Sokakta dinlediğimiz bir sesin yanımda duran bir diğer dinleyicisine o sesi sordum mu diye düşünüyorum yakın zamanda. Güzel, ay ne hoş, pardon geçebilir miyim, ayağıma bastınız, pardon yol verir misiniz, bunları daha önce de görmüştüm yüzeyselliğinde olan bir deneyim mi oluyor bu? Geçen haftaya kadar böyle düşünmeye daha eğilimliydim; ama o müzikyapma edimini gösterme derdinde olanlar da birbirlerinin sorularını bittabi yanıtlıyorlar.

(yazıdan hiçbir şey anlaşılmıyor olabilir, bir daha göz attım da fark ettim. Ama buradan çok anlaşılabilir, enfes netlikte bir başka yazı çıkarsa, bazı gözleri kobay olarak kullanmış olacağım. heh heh he.)

muhteris ile gölgesi

Az sonra burada siz sanatseverlerle paylaşacağım film izlenimi, geçen haftasonu yine sinemada izlediğim bir filmden kaynaklanıyor. Sinema salonunun aksiyonu yine yerindeydi (daha fazla bilgi için ara:İstanbul Modern). Galiba ben bu tarz ufak tefek olaylı ortamları çekiyorum. Filmin ilk birkaç dakikasını salonda ışıklar açık izledik, salon da beklediğimizden daha sıcak bir ortam oldu. Derken salondan sesler yükseldi, halk (kalın l ile)  film oynatıcıyı (bunun bir ismi olmalı) uyarıyor, öflüyordu. O sırada önlerden kafa derisi parlayan (ışık yanıyor ya, ondan) bir adam kalktı, kapıya yürüdü ve dışarıyı uyardı. Salondan sesler, klimayı da söyle! diye ünlüyordu. Yerine geri dönerken salonda bir alkış koptu. Arkadaşım, galiba o Birol Güven, dedi. Ben de, o kim?, dedim. Uzun süre televizyon dizisi izlemeyince sektörden kopuyor insan haliyle. Daha sonra film baştan başladı ve böylece filmin başını çok iyi biçimde öğrendik; artık muhteris biri ile onun gölgesi olmaya çalışan tutkulu birini görünce şıp diye tanımam lazım.

Neyse. Acımasız film hatıratına doğru şöyle buyrun:

Ün, şan peşinde ve bunlar yoluyla sağlanan iktidarı gereğinden fazla ciddiye alan tutkulu kahramanımız Küçük Adnan, bir gün okulda tek başına temrin ederken hayallerini süsleyen Kel Mahmut ile karşılaşır. Kel Mahmut hin bir konservatuvar hocasıdır, hatta bir hindistan cevizi gibidir, dışı sert ve içi yumuşaktır, ancak bu yumuşaklık huya değil derinlerdeki egosunun zayıflığına ve doymazlığına gitmiştir. Yerli Kel Mahmut’tan farkı saygısız, cinsiyetçi, ağzıbozuk, mobbing’in ustası ve yeteneğin hastası olmasıdır; takıntılı bir kişiliği vardır, yaratmanın ve sanatla uğraşanların dünyayla kurduğu ilişkiselliği düşünmek yerine küfretmekte, öğrencisini aşağılamakta ve sözle ve elle tartaklamaktadır. Kaldı ki Örümcek Adam filmlerindeki fevkalade kötü adamlardan biri gibidir; aslında zavallı bir antagonisttir.

Şansı yaver giden kahramanımız Güdük Adnan, pardon, Küçük Adnan ile antagonisti Kel Mahmut arasındaki muhabbet ilerler. Adnan sanatında ilerleme kaydetmek istemektedir; bir gün Amerika’da sadece New York’ta bulunan İMÇ’de imzaları atıp üne kavuşmanın derdindedir. Ünlü müzisyenleri dinleyip bedenlerine ve ruhlarına nasıl işkence ettiklerini düşünmektedir; çünkü büyük müzisyenler büyük acılar, kabalıklar, yoksayılmalar ve fedakarlıklara dayanarak oldukları kişi olmuşlardır. Kendisi de benzer şekilde elinden kan çıkana dek davulun derisini inletmektedir; belki de hız bateride her şeydir; belki de değildir. Sonuçta kedilerin duyabildiği ve insanların duyamadığı hızda ilerleyen bazı olaylar da var, insan tam bilemiyor… Elbette, Küçük Adnan sanatsal yaratıcılık kişinin kendini zehirleyen, ezen, yoran ve zora koşan dev gibi antagonistlerle başa çıkıp onların zehrinden kurtulduktan sonrasında gelebilir diye pek düşünmemektedir; nasıl ki çocuk doğururken çıkan bağırtı doğumla gelen aşkınlık hissini tam olarak yansıtmıyorsa bu sanat sepet işi de biraz böyle olabilir, ama nerdeeee… Zaten bu toyluğu filmin ilerleyen dakikalarında artistik patinaj (bkz. bağırtı) yapmasına  sebep olacaktır. Ama nihayetinde Adnan iyi niyetlidir. Sanatı için sevdiği kızı bile çöpe atar, gözünü bir şeyler bürür ve böyle mutludur, onay almak, Kel Mahmut tarafından görülmek, sevilmek, sayılmak, değer bulmak istemektedir. Tekrarlayalım, konunun bir ekip işi olmasını pek takmamaktadır; usta-çırak ya da efendi-köle ilişkisi onu yeterince tatmin etmektedir.

Kel Mahmut’a gelince, yetenek avcısı olduğunu ve yeteneği bir yaşam teknolojisi olarak gördüğünü tekrarlamaya gerek var; çünkü kendisi biraz mal. Bir ekip olarak müzik yapanları yönetiyor, ama grup içinde acımasız rekabete, yer kapmaya, göz oymaya inanıyor ve adeta en iyiler hayatta kalır diyor, hatayı kaldıramayacak kadar kaprisli bir ağa gibi duruyor, müzik okulundaki bir kız öğrencinin orada olması ile güzelliği arasındaki bağı sorguluyor  (ayyy sistem eleştirisine gel), yeteneği olgunlaştırmak ve görünür kılmak için onu tehlikeye atmak gerektiğine yürekten inanıyor, üstelik bir de duygusal ve cool (hem de kel). Sanırsın basketbol koçu. Zaten film de müzikle alakalı olmaktan epeyce uzaklaştı. Filmin heyecanlarına çabuk tepkiler veren salon halkı da sanırım artık bunun farkındaydı; olay bildiğin yapabilirsin Rocky oldu mu olmadı mı, sorarım!

Dönelim Adnan’ın iyi niyetine. Önemli bir performans öncesi artistik patinajı ve bir çuval inciri berbat etmesinin ardından, müzikten firar ediyor. Önce baterisiyle arasına mesafe koyan, “sıradan” bir insan gibi hayatını devam ettirmeye çalışırmış gibi yapan Adnan, Kel Mahmut’a da ayarın büyüğünü veriyor. Ancak bir gece barda Kel Mahmut’a rastlayıp yetenek ve acı üstüne kısa bir hasbıhalin ardından kuzuya dönüyor ve hemen Kurt Mahmut’un oyununa geliyor. Muhtemelen acısını hatırlıyor, bu da yeteneğininin peşinden koş ki yine aynı güzel acıyı çekebilesin diye sinyaller yolluyor beyin içi. Cool ve mal olduğu kadar patolojik bir düzenbaz da olan Kel Mahmut kahramanımızı ters köşeye yatırıyor, serim kısmında kısa bir düşüş ve seyircide üzgün suratın ardından: kusursuz sanatsal performansın ayyuka çıkmasıyla film sona eriyor. Ne güzel oldu, değil mi? Çünkü öyle kusursuz sanatsal performans diye bir şey var, değil mi?

Müzikten, bateriden, cazdan, sanat eserinde fevkaladelikten çok şey anlamayan amatör bakışımla elbette ancak bu kadar uzağa gidebiliyorum. Filmden coşku içinde çıkan nice cazsever ve bateriseverlerin olumlu yaklaşımını da düşünürsek, söz konusu Kel Mahmut’a duyduğum gıcık beni böyle çizmeye itmiş olmalı. Yaratıcı mücadele ve büyüklük böyle bir şey mi olmalı, yoksa bu -kendimizi küçük ya da büyük hissettiren müziğin çalanla değil bizimle ilgisi olması sebebiyle- tamamen ayrı bir konu mu diye sorar dururum, şu çarşı içindeki müzik okulunun önünden yürür giderken.