When the researcher looks at her disarray and looks back into the mirror for verification, organization, and closets she stuffed her real good arguments in:

 
I went out(side) to get some strong data with the objective to learn what emotions sound like in public space and what they do to it, to us when they sound. I prepared for it in a quite turbulent time in my life; a lot of bad luck, and a lot of sheer luck happened – I went to the movies to get over it; what I had blindly trusted pulled me down, wasted my time, and blamed me for the wreck, leaving me with loose leaves, and a lot to analyse; what/who pulled me down turned out to be a total joke; and, every weekend since then I’ve been turning to the mirror and searching myself, searching for temperance: are you a joke as well? Is this a wreck? Is this a waste of her time, their time, your time? I actually wasted my own time trying to bear the blame, not working on myself, but working on a fake, bad copy. I trusted I usually lacked 1/5 of the entire focus I was endowed with. I could do it, but I overworked and lost the temper. The argument hides in temperance. Some weekends, I searched my memory but could not remember the last time I did put in all the effort and it worked magic. Wasted my trust on what is hostile to magic – hostile, not critical. I thought I could replace it with data. But the site has been a nervous, weak and fearful place in the background, with a lot of nonsense, people’s negative moods, pride and pretense sucking good vibes and confusing me more. I could not afford wasting time, but I wasted. I have been ranting this whole time; ranting here, ranting when out with friends, ranting with my academic shoes on; ranting with my academic shoes off; I am ranting, I have been holding the good stuff back, the 1/5. Can’t do this to the project and parties involved in it anymore. Can’t hold back. This is a structural moment that calls for tempering and intervention to make sense of a very post-structural site. Rich data shines when tempered.
 
So I go in(side) to get my arguments back in order to do justice to 4/5 too. I’ve got data, I’ve got method and the bow, I’ve got time and arrows, and having a good advisor rocks. Really does connect.
Reklamlar

bir gün bir kadın ejderhasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir salona girer

İşbu yazı, bir sempozyumun hikayesidir.

akademik konferansçılık oyunu

Genç araştırmacıların çoğunlukla konu mankeni olduğu, kendi kendileriyle daha da kötüsü duvarlarla konuştukları, dertlerini dinleyen kitlenin perdeler ardına gizlendiği, boşluk-beyin-beden üçlemesinin güdüklüğe mahkum olduğu akademik konferansları sevmiyorum. Sevemiyorum. Eskiden faydasız, kendi adıma yanlış strateji, talihsizlik gibi değerlendirdiğim bu tarzı artık neredeyse “kötü niyet” olarak görüyorum, çünkü 6 ay sonra çorba mı köfte mi yiyeceğim, işim olup olmayacağı vb. belli değilken benden sadece mesela 350 dolarcık/eurocuk  katılım ücreti talep eden ya da akademik turizmi ayyuka çıkaran ortamların ya da bilime alerjisi olduğu için ilmi bir gömlek giyerek ahlaki bir boyutu yücelttiğini düşünen ama ahlakın gerektirdiği açıklık, merak ve anlayıştan bihaber takılan, hiçbir somut veya toplumsal derde dokunmadan sihirli formüller geliştirmenin peşinde ortamların, ya da rakamlarla konuşunca hormonları coşan ama nitel çalışma duyunca “hm evet yapmış bişiler çocuk, dinliyelim bari” konumu alan yerlerin, masaların, sandalyelerin hastası değilim, cık. Duyma eşiği daha zengin olan genç kulakların duydukları sesleri kenara itip yavaşlamış kulakların başarılarını alkışlamayı “günü kurtarma” bakımında çok akıllıca, “geleceği kurtarma” bakımından ise zavallı derecede saçma buluyorum. Sen, geceni gündüzünü birbirine katan ve sadece ufukta görebildiğin bir şeyi 15-20 dakikada anlatmaya çabalarken, geçen yıllardan kanka olmuş tecrübeli katılımcılar tuhaf bir samimiyete, hoşbeşe çoktan dalmış oluyor, “ya siz ne güzel konuşuyorsunuz söyleşiyorsunuz, acaba beni de aranıza almanız için ne yapmam gerekiyor” diye bakakalıyorsun, ortama tam ısınamamış taze nefesler olarak. Bazıları senin sunumuna şöyle bir göz attıktan sonra ya daha ilginç çünkü daha tanıdık, bildik kelime dağarcığı ve ortamdan oluşan (!) oturumları dinlemek üzere ortamından ayrılıyorlar, ya turistik bir akademinin örnekleri olmak üzere şehirde kültürlü gezilere geçmiş oluyorlar (yapma demiyorum, hobi olarak yine yap) ya da “krizi aşmak için kritik aşamalar” isimli çalışma grubunun toplantısında köşeye çekiliyor, zaten meşruiyeti açık apaçık bir toplamı sağlamakla meşgul oluyorlar. Yani bu tür toplantılar, bir oluşumun değil, tamam oldu’ların ilan edildiği sahne oluveriyor. Bulunduğun küçük akademide “çok önemli, çok anlamlı, çok ciddi, çok acayip, çok dehşetli, çok x” bir konu olduğuna seni inandırdıkları (safsın çocu’m) mesele, orada denizde kum oluyor; hayatın gerçekçi dibiyle karşılaşıyorsun. Bence bu gerçekçilikte sorun yok; esas fenalık, sen yeni karşına çıkan bu “dip” deneyimini sindirirken eften püften bir akademik tartışmanın kanat takıp azman azman gibi göklerde süzülmesi oluyor. Bu kanatlı azman fikirleri ve tezahürlerini gereğinden fazla ciddiye almamayı telkin eden ikincil doğamın da önerisine uyup böyle ortamlardan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ejderha veya Alan-Çalışmasının Dile Gelmesi

O sebepten, Avrupa’nın Anglo-Sakson adasında, küçük çaplı, yoğun ve kısa süreli, neredeyse butik bir sempozyumun ilanını görünce biraz panikledim, biraz duruldum, biraz düşündüm ve dedim ki:

İşte bu!

Gerçi görür görmez yaklaşık 5 kere acaba ben bu kriterlere uyuyor muyum diye sorguladım. Kıymetli ve tutkulu derecede güzel şeyler insanın kendine güvenini sorgulamasına sebep oluyor. 5. defanın sonunda emin oldum, burası bana göre. Araştırmamın ilk bulgularını burada paylaşabilirim. Geçen on yıl boyunca tekrarladığım bir hata aniden ortadan kalktı: Ortamın amacına uygun bir niyeti tutturmadan giden o şaşkın ördek yerine, “evet, öyle bir yer ki kafamda oluşan resmi sunarım, gerçekten merak edenler eleştirir, onların eleştirileri sayesinde makalem istediğim kıvama daha çabuk gelir” diye düşündüm, gayet pragmatik yaklaştığım bir havaya girdim. Benim gibi bir şaşkın için oldukça sıra dışı olan bu yeni kafa ile var gücümle duymak istediğim eleştiriye göre bir öz ve taslak metin çıkardım. Neden geldin, İstanbul’da sempozyum mu yoktu?! diye soracak olurlarsa cevaplar hazırladım, yola koyuldum.

Her kıymetli ve tutkulu girişim gibi bu da engellerden azade değildi. Bir kere sempozyumun İngiltere’de olması yüzünden 1 koyup 4 kaybettiğim (bkz.sterlin) bir konumdaydım. Gelişmiş dünya bir başka oluyor. Bu riski almaya karar verdim.

Ama çalışma ve organizasyon disiplini açısından 4 kaybedip 16 kazandıran bir durum hasıl oldu. Önce organizatörler dudak ısırtan bir dakiklikle cevap yazdı: gönderdiğiniz özet-metinlerini aldık, şimdi bunları ince ince inceleyeceğiz ve size çabucak cevap vereceğiz. Bir hafta içinde kabul cevabı geldi, biraz da katılım desteği geldi (!), ben tamam diyince ertesi gün nihai kabul ve davetiye mektubu geldi. Yer yön bilgisi de ikiletmeden elimize ulaştı (bkz. coğrafyacı olmanın güzellikleri).

El alem uçaktan çat diye inip vizesini bankodan cırt diye alıp gümrükten cort diye çıkarken ben ayrıcalıklı Avrupa-dışı konumum dolayısıyla vize almak için işe koyuldum. Benim vize almak için harcadığım sürede iki köşe yazısı, bir sınav ve 4 davet için masa hazırlanırdı, ayrıca bir de dil öğrenirdim. Vize işlemlerini kolaylaştırmak için yardımını aldığım ofis: “Madem A.B.D.’de okulunuz, neden Türkiye’den vizeye başvuruyorsunuz?” diye sorduğunda kalbim kırıldı: Have you heard of site/fieldwork off-residence? (Bu noktada geçen eylülde tabii ki bir mantıcıda tesadüf ettiğim beyaz ayakkabılı iş adamı/emlakçı abinin sözlerini anmak istiyorum:

Hm… Demek sosyologsunuz. İlginç… Benim tanıdığım bütün sosyologlar evden dışarı çıkmıyor. Siz niye bu kadar geziyorsunuz?

Çünkü ben yayan bir sosyologum. Üstelik bilginin evden uzakta bulunanına da değer veriyorum. Rica ederim. Ayrıca coğrafyacı da olduğumu söyleseydim işin içinden çıkamazdık, bu sebeple de kendimi ayrıca kutluyorum.)

Vizenin çıkmasını beklerken bir yandan da elimde anekdot usulü yazdığım için nasıl toplayacağımı bilemediğim bazı notlar vardı (sorun no.1). Kullandığım kaynaklardan birine ayrıntılı bakınca yine yazarına (ve tabii ki berrak aklına) aşık olmam sonucu (sorun no.2) daha da yavaşlıyordum (aman yarabbi neler demiş böyle). Ayrıca zaman daralıyor (sorun no.3), hiçbir zaman çok tatlı geçinemediğim zamanı -ya çok yavaş geçiyor ya çok hızlı- makale yerine başka işlere kayarak atlatıyordum. Seyahatim açısından en sevindiğim nokta trene binecek olmamdı; hatta İngiltere yolcusu kalmasın diye evdekilere haber verince annem beni şaşırtan bir çeviklikle, hm çok güzel, trenle gidersin, biz baktık internetten, gibi bir şeyler dedi! Yola çıkmak üzereyken sunum teknik bir işe dönüştü: Şu kadar dakikada şu kadar kelime… bu hızda konuşursam bu kadar sayfa… bu fontla yazarsam daha okunaklı… görseller şu kadardan fazla olmamalı… endişeye meyilli birey olarak üzerimde şu renkte bir şeyler bulunmalı… şu kadar saat uyunmalı… gibi teknik ayrıntıları gözetmek işimi kolaylaştırırken, kimler konuşmacıymış? ne, o da mı konuşmacıymış? saçmalar mıyım acaba? diyerek endişelenmeseydim (sorun no.4) iyiydi, ama işte endişesiz bir macera düşünülebilemez. Arada notlarıma bakıp, yahu sanki benim tezime fayda olsun diye düzenlemişler bu sempozyumu, diye içimden geçirdim ve rahatladım, bütün taşlar tak tık tuk yerine oturuyordu.

Elektrik veya 3’ün 5’in hesabı

Anglo-Sakson dünyaya giriş vizesi almak için bazen yüklü yatırım yapmak zorunda olmamızın dışında ülkemizin bizi ayrıcalıklı kılan başka özellikleri de var: İki kıtaya yayılan (kıtalar birbirlerine hep dudak bükse de ısrarla devam), üç tarafı denizlerle çevrili (savaşmış bombaymış enerji kaynaklarıymış denizin bittiği yerde neler oluyormuş onları geç), dört mevsimin yaşandığı ama niyeyse o mevsimleri geçirenlerin nasıl geçindiğini umursamayan insanlarla, beş kardeşin beşinin bir olmadığı (anneanne sözü) ama tek vücut olmanın her türlü pazarlandığı güzide bir kara parçasında yaşamamızın yanı sıra: () engin yemek kültürümüz (Turkish breakfast heleloy! Kim hazırlıyor onca ballı böreği ayol?) tarihi mirasımız, () hem üstüne beton attığımız hem de albenili bulup satmayı arzuladığımız doğa dokumuz, () deli gibi güçlüklere göğüs geren ve fakat narincik olup korunmaya kollanmaya muhtaç olduğu söylenen kadınımız (hepimizin kadını değildir umarım, bir tuhaf oluyor o durum), () ayreten yokluklara, dağlara, zorluklara dayanıp düze çıkma azmimiz, () dünyanın bizi (bkz. toprak parçasıyla özdeşleşen insan toplulukları) çökertmek için dansa kaldırdığını sandığımız güvensiz egomuz (şaşırtıcı değil mi?) ve en nihayetinde de () doğal enerji kaynakları dağıtma, kullanma vb. her türlü uğraşma biçimimizin illa ki fiyasko olması (bkz. biofuel ne ki la? diye soran insanın ülkesi versus çöpten enerji üreten, nükleer santrallerini uykuya yatıran ülkeler).

Sonuncu “kaynaklar” meselesini bu şekilde ifade ediyorum, şaşırtıcı bir şekilde, kişisel olduğunu sandığım bir enerji kaynağı probleminin aniden memleket sathına sıçraması sebebiyle böyle ediyorum. Keyfimden değil yani.

Sunum endişemi uykusuz kalarak ve teknik ayrıntıları (3’ün 5’in hesabını yaparak) kontrol altına alarak çözdüğümü sanırken şöyle bir şeyler oldu: Yola çıkmadan önceki gün, yurt dışında elektrikli alet kullanabilmek için gereken seyahat adaptörümü kaybettiğimi fark ettim (belki hiç yoktu yanımda). Seni yurt dışındayken nasıl arayacağız!?! diye panik dalgası yaratan validem ve peder beyciğim sağolsun, yahu ne var, internet var, Skype var diye onları sakinleştireyim derken bu basit ayrıntıyı unutmuşum. Karaköy altgeçit çarşısında iyi niyetli bir satıcı, “bu karmaşık olan yirmmiibeşş lirra, bu diğeri beşş lirra. Neden daha fazla ödeyesin?” diyerek akıl (!) verdi. Uykusuz olduğum için bu aklı yuttum. Esas iş görecek evrensel adaptöre uzun uzun bakıp, evet ya niye daha fazla ödeyeyim madem 5 liraya da var, diyerek 3’ün 5’in hesabını yaptım ve diğer uyduruk adaptörü aldım ve bunun farkına ancak İngiltere’ye giriş yapınca vardım! (bkz. uykusuzluk kötülüklerin en kötüsüdür; iyi bir şey olsa kediler de denerdi.)

Adaptör alışverişinden çıkıp ofise uğradım, metin üzerinde uğraşırken bilgisayarımın şarjı bitiyor, önceki geceden beri temassızlık yapan şarj aleti canımı sıkıyordu. Temas etsin diye kurcalarken adaptör kablosu alev aldı. Aaa yanıyor!, diyerek son dakikada mum alevinin fener alayına dönmesini önlemiş oldum. O esnada bilgisayarımın pili %3 doluydu. Akşam saatinde, son dakikada, ekstra adaptör/kablo nerede bulurum derken çok klas bir hareketle ofisten ödünç kablo buldum. Eve gittiğimde yeni adaptörü benimsemeye çalışan bilgisayarın çıkardığı cızırtılar sayesinde korkudan bütün gece dosya yedekledim, kendime fason adaptör edindiğim için küfrettim. O sırada ya bu da şarj etmezse diye 5 ayrı bellekte sunum kaydettim. Zaten Windows’un bitmek bilmeyen güncellemeleri yüzünden bilgisayara kıldım, bu kablo vakası yüzünden iyice soğudum (bunların erken dönem ani voltaj değişikliklerinden kaynaklanabileceği ancak ertesi hafta tüm yurtta von Zürcher’i bile şaşırtacak elektrik kesintisi olduktan sonra aklıma gelebildi).

Ertesi gün havaalanında “portakal suyu içeyim, vitamin alayım” derdine düşüp, kitapçıya şöyle bir göz atarak “acaba yedek bir bilgisayar şarj aleti sorsam mı” kısmını atladım (bu kafa benim değil başkasının olmalı.) ama sorsam da muhtemelen benim elmalı olmayan bilgisayarıma uygun bir şeyler bulamayacaktım. Birleşik Krallık’a adım atıp tren yolculuğuma geçene dek, yedek adaptör sormak/almak aklıma gelmedi, çünkü zaten acelem vardı, gece bastırmadan otele varmak, dinlenmek istiyordum (bu neyin kafası, ben bu yedeksiz insan olamam). Trende yanımdaki yolcu telefonunu şarj ederken kafama dank etti: Bu priz, benim adaptörüme hiç benzemiyor…

Aferin benim şaşkın kafam. Hayatta ilk kez yapmadığı işlere halen amatörce yaklaşmaya hasta tipler vardır ya. İşte o ben. Kolumun altında anlatılmak, ortalığı ısıtmak için bekleyen bir ejderhacık var ve ben onu parlatmak için gereken elektrikten yoksun kalacağım, çünkü beraberimdeki hiçbir elektronik alet çalışmayacak. Trenle sunum yapacağım Güney Galler şehrine vardığımda gecenin 9’uydu ve yedek planlar peşindeydim: (1) seyahat adaptörü alabileceğim elektronik mağaza sor, ama kapalıdır; (2) o zaman bu tür şeylerin satıldığı bir her-şey-mağazasına sor;  ama sorduk, onlarda yok; (3) o zaman ertesi sabah Apple Store bulup bari tabletimi şarj etsem, onda geri kalanına hazırlansam… ama pazar günü her yer kapalı olabilir; (4) o zaman internet kafe bul, bari orada çalış; (5) internet kafe yoksa? acaba organizatörlerden yedek bilgisayar mı sorsam? ama yo, olmaz, ayıp, elimde yazarım metnin kalanını; sezgisel olarak kaç dakika sürer, bulurum; (6) sunuma ekleyeceğim ses dosyaları? (7) onları da sonra makaleye koyarsın, geçmiş olsun.

Trenden otele yürüdüğüm yol boyunca seçenekleri düşündüm, elbette hepsi birbirinden ezik seçeneklerdi ve onların ezik efendisi de bendim, ama ne olursa olsun bu işi tamamlardım falan filan. Ah, nasıl bir özgüven. Bu özgüven olmasa şuradan şuraya gidemeyeceğim. Ayrıca şunları da düşündüm: (1) Tren istasyonundaki polis memuru neden “o iPad’i çantana sok lütfen, ortada tutma” dedi? (2) Ben ne ara bu kadar şaşkın oldum?

Otel resepsiyonisti kadının gece 10’da elinin altındaki çekmeceyi çekip içinden evrensel bir şarj adaptörü çıkardığı ve “bunu mu soruyorsun?” dediği ışıklar parladı, gündüz oldu, o an dünyanın en mutlu insanı ben oldum ve bunu resepsiyoniste borçluydum. Gerçekten. Neşeli bir ejderhadan ibarettim artık. Ta ki bendeki fiş adaptöre tam yerleşmediği için bilgisayarda çalıştığım süre boyunca tek elimle şarj aletini adaptöre itip durana kadar… ve adaptör ikide bir bendeki kabloyu tık diye geri atıp durdu. Ama buna da şükür. Ertesi gün (bir pazar günü) sempozyumda son dakika plan değişikliği ile benim sunum yaptığım günün değişmesi bile moralimi yeterince bozmadı. Şehrin simgesi/bayrağının teması dili dışarıda bir ejderhaydı, ben de onun kadar heyecanlı, enerjiktim ve azimliydim, sorun yoktu.

Beklenmedik ama istenen bir şey

Sempozyumun bittiği gün bir arkadaşımdan mesaj aldım: Türkiye’de elektrikler toptan ve perakende gitmiş, Adliye’de olaylar olmuş, işler karışmış. Alt tarafı birkaç gün yokum, yine neler karıştırıyorlar? (Evi çocuklara terk eden annenin modu, ev resmen parti evi olmuş ama ben anne değilim!) Oysa sempozyum ne güzeldi. Coğrafyayı koyun-pamuk-fön rüzgarları-meridyenler-düzgün çizilemeyen haritalara endeksleyen ortaokul coğrafya dersine inat, hatta sayısal ve her şeyin/her kişinin hesabını yapan bir mekanbilime endeksleyen bir coğrafya anlayışına inat, bu sempozyumda olağan ve olağandışı karşılaşmalardan, uyum mekanlarından, estetikten, hayvanların coğrafyasından, fotoğraftan, sanattan, bellekten, gelecekten, yerüstünden, yeraltından ve “ben”in karşısına çıkan ama ben olmayan şeylerden bahsediyorlardı. Akademik makalelerin yanında performansların yer aldığı sunumlar oldu. Sanatçılarla, biyologlarla, mühendislerle, tarihçilerle, antropologlarla doluydu odalar. Ama yer, bir coğrafya bölümüydü. Ana konuşmaların yapıldığı salonun girintili çıkıntılı, süslü duvarları, heykelleri ve tavanları bir odada değil bir canlının içindeymişiz gibiydi. Hatta klasikleri temsilen togalı oturan üç heykel-adamın bacaklarını oturduğumuz yerden röntgenleyebilmemiz, bence İngiliz espri anlayışına dair ipucu bile verebilirdi -ben aldım şahsen, alamayanlar düşünsün. Fuar tadında, ortada kartların uçtuğu ve hangi sunumu dinleyeceğimizi şaşırdığımız, paniklere düştüğümüz konferansların aksine burada seçenekler sayılı, yemekler güzel, konular ve uzmanlıklar çeşitliydi. Tema ise basit: karşılaşmalar ve uyumlulaşmalar. İçerisi ve dışarısı ve hatta daha fazlası: Araya girenlerin, arada kalanların, aradan geçenlerin duyuşsal varlıkları.

2015’e çok uygun bir tema.

*

twisted fieldwork…

…is the plan that is in full force when most bodies (inc. your sweetest or coolest or grumpy friends, and sometimes those closest to your heart) around you think you don’t have a plan and you confuse them. They’re puzzled at best, worried occasionally, show disapproval and anger at worst. A few will listen and care for your moves. A few will care to be affected by your process and inspire/affect you in return. Some will mislead, some will try to lead, but only a few will actually listen to what you are saying. Those are the ones who has a sense of what you do and can lend you a working compass if you get lost somewhere. They most probably know fieldwork is never complete without twists and turns and ups and downs.

Hint: stop and learn to love the twists. Take friends to movies and theatre and dinners and ignore puzzled looks.  Talk to the coolest minds, they have a compass and know how to use it…and if necessary, let go of the heart. The closest to your heart, yet failing to sing at your beat, can make you suffer from arrhythmia. Fieldwork is a time when you need a spotless, exquisite heart that is moving with the world you study. Once you let go of the heart, the closest to your heart will leave. The grumpy will go next. The confused will stare. The angry will become inaudible -no such frequency of disapproval is fine. I mean, disapproval is fine but conditional approval is full of shame and anger and thus malevolent; it says: see me, see what I am denied of. No, you are on a quest to sense a shifting maze, a twisting and turning stage, and you have to take good notes.  

Written at the end of another field-day full of twists, feels like I’m in a time-warp. And I am content. Not happy, not traumatized, not complaining. Once at a much-anticipated and desired core, you do not complain, rather you take notes.

Laçin T. / Istanbul

notlar da hazır mı?

karla buzla kartopuyla geçen acayip bir hafta, bol tesadüflü ve olaylı. acı ve tatlı haberler ardarda geldi, geçen bir-iki haftada alanda harcadığım dakikalar, cebime attığım tesadüfler sayesinde aynı anda alan ve kuram iliklerime işlemeye başladı. aylarca alan çalışması adı altında eteğime yapışan terslikler/eziyetler sayesinde ciyak! diye bağırasım gelirdi, şimdi hiç duymadığım yeni bir şarkı çıkacakmış gibi geliyor ağzımdan. sanki notlarımı bu hafta ben tutmadım, bir başkası yazdı, şimdi de adeta beni bir eşikten atlatıyor. hep o atlayış, sarsıntı biterse esas derdimi yazıya dökebilirim gibi geliyordu, ama acele de etmem hemen bir şey söylemem gerekiyor gibi de geliyordu ve fakat ne gördüğümü anlamıyordum. halen de tam anlamıyorum ama bir ipucu var. bu gördüğüm, not aldığım gerçekten bir başkasının “duyarlı olduğu şeylerin onayı mı”, benden “duymak” istediği mi, doğru yere mi bakıyorum, gözümde büyütüyor muyum yoksa çok mu uzaktan bakıyorum diye sorgulamaktan fenalık gelmişti; e ama ta tezin belkemiğini oluştururken siyasal alan öyle kulağa hoş gelenle ilgilenmiyor diye alıntılara sarılan bendim! hop geri sar. bir daha oku. üstelik yazmak da öyle bir şey değilmiş, birisi duysun, geçer not versin, sıradan bulmadı diye önem verip evindeki büyük davete çağırsın diye yazılmıyor, yaşamanın zehrini atmak, adaletli olmaya uğraşmak, ihtişamlı bir dünyaya yaraşır nefes almak için, keçi gibi inatla yürür gibi yazılıyormuş hakikaten… yeni bir şeyle karşılaşmanın şerefine yazılıyormuş. tuhaf şey.

Gide’le akşam yemeği. Yazmayı sürdürmek gerekip gerekmediğini soran genç yazarların mektupları. Gide yanıtlıyor: “Nasıl? Kendinizi yazmaktan alıkoyabiliyor ve tereddüt mü ediyorsunuz?”

Defterler-2, Albert Camus, s.216

yürek (ya da yeni yıl kararları)

yapmıycam dedim ama bu kez bi’ iş de yapmayan balkabağı olsun hissini yaratmak için ‘na buraya yazıyorum.

kafambikütüphane
SEZGİLERİMOLMADANASLA
insanyüzleribinleri
AKILLIARKADAŞLARINHAKKINITESLİMETMELİ
yaraizinekarşıevitamininingücüneinan
UYKUŞARTUYKUDAYAZILIRROMAN
makalelerardindanmakalelergeliyordurdurabileneaşkolsun
SAĞLIKLIBİRAĞRI
hafizanikolladostum
DAHAFAZLAMÜZİK
arkadaşlarınsanainanıyormu
TEMİZHAVA
dahafazlaüzüm
KAÇINILMAZHÜZÜN
gürültüruhunaritmisidir!
YÜREĞİOLANBİNALAR
donukbeyinliinsanlar
SABIR
yeniyollarvar

Zamanın tekil takılmayı beceremeyenleri çok pis sarsması

Bir şarkıya eşlik ederken yanımızda olması çok güzel olurdu-lar birkaç gün veya hafta veya ay sonra birden yanımızda o şarkıyı mırıldanabilir. Çalmayı bilmediğimiz şu nalet çalgı sayesinde ıskaladığımız ortaklıklar, gelecekte bir gün o çalgının inceliklerini öğrenince biz, mümkün olabilir. Yapmaya erindiğimiz, eylemsizliğimiz yüzünden çürüyen bir iş, bir sabah yeniden mümkün oluyormuş gibi tazedir. Çok önceleri okunan kitap hiç işe yaramamıştır, yıllar sonra bir akşam ruhunu hafifletir, suratsız bir insanla aranda köprü kurabilir. Talihsiz bir serüvenin parçası olan uğursuz bir anın darbesiyle kaybettiğin şans, umulmadık bir haftasonu başa sarabilir. Sorunun cevabı dün aklıma gelmedi, ama vallahi bu kez istediğin cevabı biliyorum. Kırk haftadır tanışmak istediğimiz insanlar gün gelir bizimle tanışmak isteyebilir, bu durum bir hayli tuhaf ve hayret vericidir. İki kez elinden kayan fırsat, üçüncüde eline konmak için bekleyebilir. On beş yıldır uğraştığın ama kazanamadığın para on beş saat içinde tamamına erip resmen senin olabilir…

…ve tam o anda aslında ihtiyacın olanın para değil başka, daha kırılgan, insanla tanımlı bir kaynak olduğuna ayıkırsan? Üçüncü seferinde şu fırsata dair hiç istek duymuyorsan -ölü gibi-? Deli gibi beklediğin karşılaşma bir patates çuvalından farksızsa? Sorunun cevabını almak için ya beni beklemiyorsan daha fazla? Talihsiz, ama hakikaten büyük, yanlış anlaşılma şans eseri toparlanabilir, her tarafı denklenince esas talihsizliğin kaybettiğin musibetin geri dönmesi olduğu ortaya çıkar. Mühim kitap ruhunu hafifletirken, şu meşhur suratsız insan, ruhuna gülle atar. Yapmaya erindiğimiz, eylemsizliğimiz yüzünden çürüyen bir iş, bir sabah yeniden mümkün oluyormuş gibi taze gelir, ama çürümesi belki de adalettendir. Iskalamak bazen iyi bir şeydir (aslında ıskaladıkça özgürlüğün sende kalır). O şarkıyı mırıldanmak, pekala tekniği ucuza kotarılmış bir yardım çığlığı da olabilir. Yörüngen neden başkası? Çoğul olmaya inat etmenin amacı, işlevi nedir?

Bazı yerlerden geçerken tekil takılmak az yorar oysaki; yani en azından manzaranın tadına varırsın.