bir binanin gozleri ve mimarinin elleri

Gecen kis ve bahar burada sinema vizyonunun atli ve savasci kahramanlari diriliyor, paganik bir aliskanlikla ön-ulusal gururlanma hikayesi bir afiste birlesiyor ve bize gurur verebilecek yeni ask masalinin ne oldugunu mujdeliyordu. Ondan birkac yaz once bu bina, ‘artik’ atil olmustu ve toplumsal bir hareketlenmenin gobegi olan Taksim’de sloganlara duvar gorevi de gordu, gostericiler ancak tepesine cikarak seslerini duyurabilecegini hatirla(d)(tt)i, ve iktidar da bundan kapacagi akli kapti. Gecen yaz ilahi bir gosteri sahnesinin izleyicisiydi bu binanin gozleri artik. Bir otoparkin ‘yani’, bir afis duvari, bir atil mekanizma, ama aslinda oyun sahnesi olarak, kendimize disaridan bakip buyuyecegimiz bir yer gibi dusunulmustu; yukaridaki kisa vidyonun da anlattigi gibi aslinda toplumsal arbedelerimizi izleyen bir seyirci oluverdi. Simdi kendimize hep iceriden bakabilecegimizi mujdeleyenlerin yanina katiliyor.
Bu kultur ‘merkezinin’ ilk defa tamamlandiktan bir sene sonra yandigini biliyor muydunuz? Mimarinin elleri icin ne buyuk cefa.

vidyo via http://www.inenart.eu/?p=3586

daha da fazlasi icin bkz. http://senseoftime.inenart.eu/?p=2692

Reklamlar

kurbanizm-2

canavar konusu. via: muppet.wikia.com

Bazı günler epeyce mesafe katediyorum, nasıl katediyorum; kimse nerelerden geçtiğimi sormadığı ve aksine nerelerden geldiklerini başıma kaktıkları için onlar gelirken ben gidiyorum. Bir bakmışım ki onlar bir bana konuşmuşlar, bense bin kişiyle konuşmuşum (aslında bencilce davranmışım, işin sonunda kazanan, kendine yeni insanlar katan ben oluyorum). Bugün de öyle bir gün. Birkaç saat önce açıkçası adını çıkaramadığım bir kadının sesi televizyonda şöyle bir şeyler diyordu: kurbanın insana karışarak kurban olma misyonunu tamamladığı, bunun (her ibadet ve öğrenme süreci gibi) uzun bir yol olduğu, bir kurban kestiğimde kurbanı kendime katarak, değişerek yola devam ettiğime dair bir şeyler söylüyordu. Yarım yamalak anlamış olabilirim elbette, ama “kendine katmak” kısmı hariç; orayı katiyyen yanlış duymadım, duyamam, çünkü ana meselem katmak.

Ondan önce, kuytuda bekleyen binbir gözlü canavarlardan bahseden bir şarkı dinliyordum. Dikkatim biraz dağılmıştı. Aslında ondan da önce, bazı batı dillerinde oynamak ile (çalgı) çalmak edimlerinin aynı kelime tarafından karşılandığından bahseden bir makale okuyordum. O da dikkatimi dağıtıyordu. Bu basit ve doğrudan bilgi İngilizce söz konusu olunca zaten sıradan bir bilgiydi, ama bir o dilde değilmiş aynı kelimenin iki anlama da gelmesi; yemin ederim ki bu makale sayesinde çok acayip bir ampül yandı kafamda (ısı radyasyonundan da faydalanıyorum). Müzik yaparken bir şeylerle oynadığının tüm hatlarıyla ayırdına varmayan birey, aşırı bilinçli olmaya kasmadan tecrübe etmekle geçirdiği zamanda aslında o zamanı daha yüce bir hale erişmeye kurban veriyor yahu desem ampülü biraz tarif etmiş olurum. O kurban edilen zaman karşılığında, kendine kattığı müziğe binip ince, hatta tiz, hatta yeni filizlenmiş engelleri aşıyor desem dinlerin mitolojisinin mantığına uygun bir iddiayı devam bile ettirmiş olurum. Bazen kurban edilenler (sevimli veya besili) canavarlar oluyor, kurban edenler insan. Rüzgar öte yandan eserse bazen kurban edenler hayvanlar/canavarlar, kurban edilenler insanlar oluyor. O an bıçak kimin elindeyse kurban eden o; o anı anlatabilen, sesi kısılmayan kimse kurban olan o. Susturulanların suçunu da korkusunu da yaralarını da bilmiyoruz… Kurban mantığını yanlış anlamışsın kuzuciğim, diyecek olanlar için sorum: en hakikatli hikayelerin, masalların, animasyonların, filmlerin çarpık ve yanlışlarla dolu bir üslupla bizi çekip çevirmesi meselesi üstünden herkes ekmek yerken, benimki mi battı… Başka sorum yok hakim bey.

Kuzuciğim konusuna dönelim; günün daha erken saatlerinde bir bayram ziyareti sırasında bir deprem hikayesi dinledim. Deprem geçti, ama kentsel dönüşüm bizlerle. Konu oralardan artçı sarsıntılara, çaresizlik haline, kurban gibi oturup sallanmayı bekleme hissiyatına vardı. 1999 Depremi’ni yaşamış olan bu kişi bana aya, yıldıza ve dışarıda geçirdikleri günlerde çember yapıp oturdukları zaman yanlarına aldıkları bir bardak suya güvendiklerini anlattı. Düşün ki en güvenilir dostun bir bardak su; o sallanıyorsa sen de sallanacaksın, su haber veriyor. O durgunsa o akşam artçı yok. Yıldızlar yere yakınsa sallanacaksın, ay öyle değil de şöyle batıyorsa o gece sallanacaksın. Deprem bir “olay/event” olarak senin üstünde mutlak hakimiyet kuruyor ve seni kurban etmeden önce veya ettikten sonra halen oynuyor; üstelik yanındaki en emin yoldaş, bir bardak su oluyor. O da oynarsa yandın! Konuştuğum kişiye göre, bu durumda felaket (kader?) anlarında insanın en basite, özüne kavuştuğunu ve uyandığını ima eden bir yaşantı varmış. İfadesi aklımda, insanlığın bodrum katına indiği savaşları ve onlar hakkında yazanların bahsettiği “bare life” terimini uyandırdı, ne kadar ilginç, böyle biraz Agamben, ama biraz da Jung. Neyse, onları karıştırmayalım şimdi. Bu mevzuyu insanlar tarafından kurban edilen diğer insanların, mesela kaçarken yolda kalan mültecinin, botu denizin dibini boylayan kadının, kapısı devlet töreni alanına dönen ailenin, evi morga dönen mahallelinin ve benzerlerinin düşüncelerini alarak zenginleştirmek isterdim ama mümkün değil. Çünkü iyiler ve kötüler var; hangisi canavar? Kurbanlar ve kurban edenler var; hangisi insan? Cevabı yok, çünkü yaşasın yapısalcılık!.. Velhasılı kelam, yapısal mevzuları bir kez daha bayram vesilesiyle pekiştirdik, yani depremden başka şeyler de konuştuk, tıpkı deprem gibi, fırtına gibi, karnaval gibi bir dönemden geçenlerin konuştuğu şeyler…yani deprem, dışındaki her şeye sindiği için depremden başka her şeyi de andık ve o sırada sadece depremi dilimize sarmış olduk. Çünkü deprem, dışındaki her şeye sinmişti. Benzer şekilde bayram, kendisi dışındaki şeylere sinmişti. Benzer şekilde, karnaval da dışında kalan her şeyi havaya kaldırıyordu. Böylece bu olaylar, hem gizemini koruyordu, hem de kendisinden başka her şeyi kurban ediyordu, tıpkı aklı nafile olan, beceriksiz bir imparator gibi. Başka sorum yok hakim bey.