tutulma vol.1

tutulma var dediler, geldik; bir baktık ki tutulmayı köşeleri tutmak sanmışlar.

Reklamlar

aman petrol veya… hayır petrol

Liberate Tate grubundakiler, Tate küratörleri aracılığıyla iletişim kurulup çağrılmış ama sonra BP tarafından sponsorluk alan müzeye bunu yakıştıramamışlar, söz dinlemeyen asi bir ekip olarak müzenin yerlerini karalamışlar (gerçek kötüler kıhkıhısı). Çoluk çocuk müzeye yatıya gitmişler. Bir de üstüne izinsiz karakalem çalışmışlar. Sanırım kameraya alındığı için, müze güvenlikten tam “destek” alamamış. Konakladıkları alanı müzenin diğer ziyaretçilerine kapatan müze yönetimi, onları daha da görünür (deyim yerindeyse kabak gibi ön planda ve dikkat çekici) kılmış (bu kısma dikkat). Yukarıdaki vidyo ise tek performans-eylemleri değilmiş. 2010’larda performans nedir, nasıl olabilir; müzeyi kamusal alandan sayar mıyız vb. sorularına da yer var işlerinde bana kalırsa.

Daha fazlası için:

http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/13528165.2012.712343?journalCode=rprs20

http://www.tandfonline.com/doi/pdf/10.1080/09528822.2013.753187

kentte trubador

Mısır’daki gösteriler ve çadır protestolarından yola çıkan bir kısa vidyo, 2012’den. Benzer başka haber vidyoları gibi imanın şartları ile gençlerin sanatla karışmaları ve seslerini duyurmaları işlenmiş. Çok hoş. Tahrir Meydanı’ndan çok etrafındaki, yani kenarlardan da gelen harekete odaklanmış. Habercinin adeta Doğu Avrupalı aksanı sayesinde daha çok merak uyandıran vidyodaki birlik-beraberlik, hoşgörü, devlet-adalet-hayat nasıl olmalı ipuçlarına takılmadan iki şeyi not alayım:

  1. Arapça protestoların içindeki müzik, ezgi bir tek bana mı çok çarpıcı ve etkileyici geliyor? (örneğin İstanbul sokaklarında duyduğumuz ölgün, yavaş, boşluklu ve kısa sloganlar ile karşılaştırıyorum);
  2. Takside geçen “ülkeyi yeniden baştan kurmak lazım hocam” söylemi, inşaatçıların epeydir sağda solda önde arkada kısacası her yanda gözlemlenebilen tavrını andıran bir söylemmiş; dinlerken fark ettim. Ufak bir kesişme elbette. Eski binayı kentsel dönüştürmek adına yıkalım da yerine tıpkısını dikelim hem de daha pahalıya patlasın hevesinin aynısı olduğunu sanmıyorum. Değil. “Sistem o kadar yoz ki, yerle bir edip pırıl pırıl bir toprakla, tertemiz, sıfırdan başlamak lazım” hevesine daha yakın. Tembel muhasebesi. Hmm… Hiroşima? Toplama kampı? Beni baştan yarat yarışmaları? Ace ve Ayşe Teyze? “Hijyen temizliği” sözünü icat eden taze-şaşkın anne? Kötü mimar? (Kitsch bile değil bak, ayrı geçiyorum.) Kafamda yine çok soru var. Bu konuda pop-feylesof Zizek külliyatından yardım alacağım…

Bonus olarak, 3. Trubador mecazı benim aklıma nasıl oldu da gelmedi! Yürü be Journeyman Pictures! Trubador tabii. Duygusal, sakin ama lirik atarlı, eşiklerin şairi trubador.

Bonus olarak, 4.  Vidyodaki din adamı, bir karede Hint ineğinin takipçilerine giydirirken bir diğer karede, yemişim toleransı diyor galiba. Son sözü söyleyenin önceki konuşanlardan onay ve evet beklediği bir mantıksal açmaz mı var sanki orada? İlginç. Kente dair sanat yapmanın neresine düşer bu acaba?

korku ve tepki

Soğuk bir ülkenin meydanında karamsar, kara, kapkara (çünkü meydanda durmaktan insanın içi kararıyor) bir adam en nazik yerlerini bir meydana yapıştırır. Bir piyanist, gürültülü, çekişmeli ve bol düşmanlıklı bir ülkenin eski ve tarihi ve işte bu yüzden çekişmeli bir meydanında piyano çalar, barışa çağrı mıdır, bir çabadır en azından, bir sakin ve umutlu sestir. Avrupa’nın en batı kıyılarında bir yerde bir adam biriktirdiği halıları sergiler. Japonya’da bir yayıncı patron topladığı sanat eserlerini bir adaya koyar, hiç yapılmamış bir sergiyi açar, adayı gösterir. Bir Kuzey Afrika ülkesinde kadının biri bir platformun üstünden yürekten bir şarkı çığırır. Bir Orta Doğu ülkesinde bir mülteci kampında seyyar bir araç, bir el arabası içinde piyano durur, çalacak olan içine girer, oturur. Bir Güney Afrika ülkesinde ırkçılık sonrası ortamında bir rapçi yüzünü değiştirerek devletlülerin yüzüne saldırmasını engelleyebilir de öyle konuşur.

Bu filmi bulur da izlersem bir devam notu yazacağım.

muhteris ile gölgesi

Az sonra burada siz sanatseverlerle paylaşacağım film izlenimi, geçen haftasonu yine sinemada izlediğim bir filmden kaynaklanıyor. Sinema salonunun aksiyonu yine yerindeydi (daha fazla bilgi için ara:İstanbul Modern). Galiba ben bu tarz ufak tefek olaylı ortamları çekiyorum. Filmin ilk birkaç dakikasını salonda ışıklar açık izledik, salon da beklediğimizden daha sıcak bir ortam oldu. Derken salondan sesler yükseldi, halk (kalın l ile)  film oynatıcıyı (bunun bir ismi olmalı) uyarıyor, öflüyordu. O sırada önlerden kafa derisi parlayan (ışık yanıyor ya, ondan) bir adam kalktı, kapıya yürüdü ve dışarıyı uyardı. Salondan sesler, klimayı da söyle! diye ünlüyordu. Yerine geri dönerken salonda bir alkış koptu. Arkadaşım, galiba o Birol Güven, dedi. Ben de, o kim?, dedim. Uzun süre televizyon dizisi izlemeyince sektörden kopuyor insan haliyle. Daha sonra film baştan başladı ve böylece filmin başını çok iyi biçimde öğrendik; artık muhteris biri ile onun gölgesi olmaya çalışan tutkulu birini görünce şıp diye tanımam lazım.

Neyse. Acımasız film hatıratına doğru şöyle buyrun:

Ün, şan peşinde ve bunlar yoluyla sağlanan iktidarı gereğinden fazla ciddiye alan tutkulu kahramanımız Küçük Adnan, bir gün okulda tek başına temrin ederken hayallerini süsleyen Kel Mahmut ile karşılaşır. Kel Mahmut hin bir konservatuvar hocasıdır, hatta bir hindistan cevizi gibidir, dışı sert ve içi yumuşaktır, ancak bu yumuşaklık huya değil derinlerdeki egosunun zayıflığına ve doymazlığına gitmiştir. Yerli Kel Mahmut’tan farkı saygısız, cinsiyetçi, ağzıbozuk, mobbing’in ustası ve yeteneğin hastası olmasıdır; takıntılı bir kişiliği vardır, yaratmanın ve sanatla uğraşanların dünyayla kurduğu ilişkiselliği düşünmek yerine küfretmekte, öğrencisini aşağılamakta ve sözle ve elle tartaklamaktadır. Kaldı ki Örümcek Adam filmlerindeki fevkalade kötü adamlardan biri gibidir; aslında zavallı bir antagonisttir.

Şansı yaver giden kahramanımız Güdük Adnan, pardon, Küçük Adnan ile antagonisti Kel Mahmut arasındaki muhabbet ilerler. Adnan sanatında ilerleme kaydetmek istemektedir; bir gün Amerika’da sadece New York’ta bulunan İMÇ’de imzaları atıp üne kavuşmanın derdindedir. Ünlü müzisyenleri dinleyip bedenlerine ve ruhlarına nasıl işkence ettiklerini düşünmektedir; çünkü büyük müzisyenler büyük acılar, kabalıklar, yoksayılmalar ve fedakarlıklara dayanarak oldukları kişi olmuşlardır. Kendisi de benzer şekilde elinden kan çıkana dek davulun derisini inletmektedir; belki de hız bateride her şeydir; belki de değildir. Sonuçta kedilerin duyabildiği ve insanların duyamadığı hızda ilerleyen bazı olaylar da var, insan tam bilemiyor… Elbette, Küçük Adnan sanatsal yaratıcılık kişinin kendini zehirleyen, ezen, yoran ve zora koşan dev gibi antagonistlerle başa çıkıp onların zehrinden kurtulduktan sonrasında gelebilir diye pek düşünmemektedir; nasıl ki çocuk doğururken çıkan bağırtı doğumla gelen aşkınlık hissini tam olarak yansıtmıyorsa bu sanat sepet işi de biraz böyle olabilir, ama nerdeeee… Zaten bu toyluğu filmin ilerleyen dakikalarında artistik patinaj (bkz. bağırtı) yapmasına  sebep olacaktır. Ama nihayetinde Adnan iyi niyetlidir. Sanatı için sevdiği kızı bile çöpe atar, gözünü bir şeyler bürür ve böyle mutludur, onay almak, Kel Mahmut tarafından görülmek, sevilmek, sayılmak, değer bulmak istemektedir. Tekrarlayalım, konunun bir ekip işi olmasını pek takmamaktadır; usta-çırak ya da efendi-köle ilişkisi onu yeterince tatmin etmektedir.

Kel Mahmut’a gelince, yetenek avcısı olduğunu ve yeteneği bir yaşam teknolojisi olarak gördüğünü tekrarlamaya gerek var; çünkü kendisi biraz mal. Bir ekip olarak müzik yapanları yönetiyor, ama grup içinde acımasız rekabete, yer kapmaya, göz oymaya inanıyor ve adeta en iyiler hayatta kalır diyor, hatayı kaldıramayacak kadar kaprisli bir ağa gibi duruyor, müzik okulundaki bir kız öğrencinin orada olması ile güzelliği arasındaki bağı sorguluyor  (ayyy sistem eleştirisine gel), yeteneği olgunlaştırmak ve görünür kılmak için onu tehlikeye atmak gerektiğine yürekten inanıyor, üstelik bir de duygusal ve cool (hem de kel). Sanırsın basketbol koçu. Zaten film de müzikle alakalı olmaktan epeyce uzaklaştı. Filmin heyecanlarına çabuk tepkiler veren salon halkı da sanırım artık bunun farkındaydı; olay bildiğin yapabilirsin Rocky oldu mu olmadı mı, sorarım!

Dönelim Adnan’ın iyi niyetine. Önemli bir performans öncesi artistik patinajı ve bir çuval inciri berbat etmesinin ardından, müzikten firar ediyor. Önce baterisiyle arasına mesafe koyan, “sıradan” bir insan gibi hayatını devam ettirmeye çalışırmış gibi yapan Adnan, Kel Mahmut’a da ayarın büyüğünü veriyor. Ancak bir gece barda Kel Mahmut’a rastlayıp yetenek ve acı üstüne kısa bir hasbıhalin ardından kuzuya dönüyor ve hemen Kurt Mahmut’un oyununa geliyor. Muhtemelen acısını hatırlıyor, bu da yeteneğininin peşinden koş ki yine aynı güzel acıyı çekebilesin diye sinyaller yolluyor beyin içi. Cool ve mal olduğu kadar patolojik bir düzenbaz da olan Kel Mahmut kahramanımızı ters köşeye yatırıyor, serim kısmında kısa bir düşüş ve seyircide üzgün suratın ardından: kusursuz sanatsal performansın ayyuka çıkmasıyla film sona eriyor. Ne güzel oldu, değil mi? Çünkü öyle kusursuz sanatsal performans diye bir şey var, değil mi?

Müzikten, bateriden, cazdan, sanat eserinde fevkaladelikten çok şey anlamayan amatör bakışımla elbette ancak bu kadar uzağa gidebiliyorum. Filmden coşku içinde çıkan nice cazsever ve bateriseverlerin olumlu yaklaşımını da düşünürsek, söz konusu Kel Mahmut’a duyduğum gıcık beni böyle çizmeye itmiş olmalı. Yaratıcı mücadele ve büyüklük böyle bir şey mi olmalı, yoksa bu -kendimizi küçük ya da büyük hissettiren müziğin çalanla değil bizimle ilgisi olması sebebiyle- tamamen ayrı bir konu mu diye sorar dururum, şu çarşı içindeki müzik okulunun önünden yürür giderken.

sahi

bugün, sanat ve kamu konulu bir ortamda ansızın aklıma çıkanlar:
şimdi şurada ekranda konuşan şu adam var ya, biz de dinliyoruz bakalım ne demiş, ünlü bir eleştirmen mesela şimdi bu adam, daha geçen gün bir yerde sırtı dönüktü bize oturuyordu, yüzünü merak etmiştim. şimdi konuşurken yüzünde bir yapıştırma durumu hasıl oluyor ki anlatması, ayrıntıya dökmesi, kanıtlaması zor. kelimeler onun ama başkasından hızlıca alıp kullanılmış gibi. ama öyle de değil; güzel kullanılıyor. ama yüzünde de sahicilik de var, ama oturmuyor bir türlü bir minik şey. belki öyle değil, belki sahici aslında. ama kelimeler hala yüksek tepelerden esiyor. niye öyle esiyor? niye salondaki abi, evet bugünkü tartışma çok güzel oldu derken neden önüne bakıyor, sanki ezberini şaşırmasın diye kağıttan okur gibi. o sırada benim aklıma niyeyse ulus baker geldi; niye dedim, ne vardı onun yüzünde de bu hissi vermesi mümkün değildi. anlatıma sinmiş, uydurulamayacak ayrıntılar dedi içimden bir ses. sahiciden öte, sahi olmak lazım bu işleri yaparken diye geçirdim içimden öteki sesimle. sahi olmayacaksam bu işlerde ahkam kesmek olmasın falan filan diyerek bu günü de bitirdim.

geçmişte geçirilen bir gün

Arşivlerden arama-tarama çalışmalarına mizacen bayılmıyorum, ya hazinenin dışındaki şaşkın Ali Baba’nın durumu gibi kapı duvar, ya da Varyemez Amca’nın çil çil altın havuzundaymış gibi, hem yüzmek hem boğazına kaçan küçük bir çil altın yüzünden boğulup gitmek söz konusu. Bugün itibariyle fiilen sıralı bir taramaya giriştim; ne aradığımı bildiğimi zannediyorum, ve tabii ki çok yanılıyorum; çünkü ancak oraya yazılmayanı fark edince bir şey bulmaya başlayacağım… derken iki adam durmuş beni seyrediyor:

Sanat Çevresi, 53

-Neye gülüyorsun Murtaza?
-Şuradaki kıza yahu, gelmiş musiki midir velvele midir artık bilemem, bir mevzuda kağıtlarla hasbihale girişmiş, Osman Hamdi Beyciğim, amma sanat dediğin boyayla olur.
-Hmm, öyle deme Murtazacığım, bir bildiği vardır, velvele de toplum içindir.
-Oturduğun yerden konuşuyorsun, Osman Hamdi.