çöpte(n) yaşamak

çöp dönüştürenlerle birlikte sanat. yani tam olmasi gerektigi yerde, galerinin disinda.

Reklamlar

‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

duyuşsal bir an: bir ayarın düşündürdükleri…

-bu notu B. Massumi’nin görünmeyen tehlike, yangın alarmları ve yangın çıkışı işaretindeki affect/ duyuşsallık imasından bahsettiği yazısına ithafen alayım; aslında dur yahu, bu notu çocuk büyüten arkadaşlarıma ithaf ediyorum.-
 
Bu akşam vapurda ayar aldım. Vapur iskeleye yanaşıp geri savruldu, sanırım dalgadan dolayı. İniş bandı açılmışken iki kez geri kapanmaya başladı, vapur biraz yalpaladı. İnmek için bekleyenleri de görevliler hemen geri itti ve durdurdu. O kalabalık beklerken, iki-üç kadın ay ay ay noluyo diye panikle en önden aramıza geri döndüler, dibimde tırstıklarını görünce
‘sakin olun, bir şey olmuyordur ters giden’
…diyecek oldum. Nasıl ya, yol verir misiniz biz geçelim, diye aceleyle arka tarafa koltuklara döndüler. Birkaç kişi biraz abartılı olmadı mı ablacım bakışı attı, kitleler çıkıştan ayrılmadılar bu arada, birkaç adım geri bastık, bir dolandık filan, bekledik ki iniş bandı düzgün açılsın, kaptan yeni ehehe diye şakalar komiklikler edildi o arada. İki-üç dakika sonra bant sorunsuz çalıştı. Çıkışa yönelince aynı kadın, arkadaş(lar)ına dönerek yanımdan yürürken:
 ‘kadına bak ya, hem sakin olun bir şey yok diyor, hem de çekilmiyor, ay’, diye ayarı çekti. (evet, kulaklarım sizi daha iyi duymak için bu kadar büyük.)
Şimdi, burada ciddi bir olay, sakatlık, kabalık yok, ama inceden bir tuhaflık var. İnsan korkar, hele denizden, hele de alışkın değilse, hele de İstanbul’da ulaşım ağını kullanmaya kalkıyorsa, hatta evden fazla çıkmıyorsa ve toplu taşımayı çok sık kullanmıyorsa, örneğin gideceği her yere kocişi, kankitosu, babacığı veya servisi/şoförü bırakıyorsa korkabilir. Oysa yazdığımı bir daha okurken adeta kadına, dur geçemezsin seni denize atıcam nihohohaha, demişim gibi hissettim. O nedir ya! Güldüm inerken, bu kadar sakince demeseydim sakin olun diye, hatta hiçbir şey demeseydim, hesap bana kesilmeyecekti. Sonra biraz daha güldüm kaşkol altından, ortada gerçekten bir tehlike olaydı -örneğin bir deniz otobüsünün içinde fırtınaya yakalanıp geminin camları çatlayıp bişi yok bişi yok diyen görevlilerle başbaşa kalsaydı veya şehir hatlarına itelenen yeni, klostrofobik yolcu gemilerinden birindeyken yangın çıkıp dumanı tüte tüte yol alsaydı, belki bu panikli tepkiyi ortaya koyamayacaktı, çünkü gerçekten bir tehlike varken o anda bunu dile getirmek yerine paçayı kurtarmamız gerekiyor, denizde de bu biraz suyla aşinalık gerektiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ağır basan bir bireyden geliyor bu atarlı sözler de diyemiyorum, çünkü öyle bir güdüsü olsaydı vapurdan ilk ben ineyim, diye ön sıralara geçmezdi. Demek ki fobik hatta patolojik bir durumun izleri var.
 
Fobisini tetikleyen de benim, tamam sakin olun, bir şey olmuyordur, demem oldu (tamam ben de normal değilim, sadece kombi bozulduğunda panikliyorum ama yine de insaf). Bunu azarlar bir tonda da söylememiştim, çünkü kadının tavrı beni de panikletecek diye tedirgin oldum ve neden kimse kıpırdamazken burada dibimde bir yaygara var, ciddiye almalı mıyım diye reality check’e giriştim o sırada. Şehirde ve ülkede tepki gösterecek, ayar verecek onca gerçek tehlike ‘raadına bakarak’ takılıyorken, bir dalganın gücüne bak!
 
Çocuk yetiştirirken filan canlarım, rica ediyorum, hayatın küçük gerçekleriyle, örneğin suyla, denizle, dalgayla, tehlikeyle, mikropla, şans faktörüyle tanıştırın ki büyüyünce muhakeme de yapabilsinler, sadece alışveriş ve gösteriş yapmasınlar; ya da ne bileyim puslu mantıktan da bahsedin, sadece onlara satılan iyi ve korunaklı hayat paradigmasında takılmasınlar, dışına da çıkabilsinler, hantal kafa olmasınlar, alışmadıkları bir şeyle karşılaşınca dehşete düşüp kilitlenmesinler, etraflarını da panikletmesinler; örneğin oturdukları kafedeki kedi kafesinden çıkınca çayını bırakıp ortamı terk ederken ‘ay korkmadım hayır, bu benimkisi fobi’ gibi neresinden tutsan yamulan beyanlarda bulunmasınlar. Sadece fantastik oyuncaklar, eğitim paketleri, alışveriş poşetleri, tatlı hayat ve sevginizle büyütüp büyütüp büyütüp kocaman edip fareden korkan bir fil yetiştirmeyin. Ne alaka şimdi oradan buraya derseniz, o tarz filler yüzünden Timur’ların elinde can verenlerimiz var. Sesini yanlış alarma çıkaran sorumlu yurttaşlar!

çarçabuk (ve sözde yanlışlıkla) unutmak istediklerimiz

istanbulun denizalti vapur iskelesinde sergide 2015 eylul  .png

2015 sonbaharı, Kadıköy vapur iskelesi’nde denizaltına attıklarımız sergileniyor: Cengiz Kurtoğlu kasetleri, bazı Nokia’lar ve telefon gereçleri, küllükler, bıçaklar ve piller.

Daha fazlası için bkz.

 

kurbanizm-1

yazının sonundaki şarkının konusu:

Kurban Bayramı vesilesiyle birkaç gün hayvanlar alemi temalı müzik arayışına gireyim diyorum, madem müzikle beslenmek, sağalmak, düzelmek, dirilmek, hatta bir de bakmışsın koşmak ve köprüyü geçmek söz konusu.

Bir canlının başka bir canlı üstündeki mutlak otoritesi bahsine ve bunun civar topraklarda (geniş anlamıyla Küçük Asya, Orta Doğu veya doğrudan Akdeniz mi desek acaba?) ne de yaygın bir pratik olduğuna pek bulaşmadan, ‘küçük dostlarımız’ ile ‘inanç sertifikası’ söylemleri arasında salınıp duran bu kutsal dönemi acaba bir playlist ile düşünmek nasıl olurdu? (Üstelik Romantizmin Yıkıntılarında’n yola çıkarken Eyüp Özveren’in yazdığı gibi bir şeyi akla getirmeden, yani mesela Batı’nın kendine bir kök aradığı yeniden doğuş ve birikim çağında kendine Eski Yunan’ı kök seçmesi, yani çok afedersiniz ama kan davası, kıskançlık, vahşet, gözü dönmüş tanrılar, mal mülk sahibi yurttaşlar, işgal, köle etme, sürükleme, sömürme, şiir ve kahramanvari duyarlılıkla nam salmış şu Eski Yunan’ı kök seçmesi, ama önce Helen Uygarlığı’nı, adamayı ve adanmayı haşince seven Akdeniz yatağından, ailesinden çekip koparması gerektiği gibi hamlelerin ayrıntılarına bulanmadan müzik kısmına geçmek…nasıl olurdu? Evet, iyi bir manevra yaptım bence.) Geçen birkaç haftanın benim bilincimin kenarına süpürdüğü bilgi, ne çok kurban verildiği ama gözden çıkarılanların ne az korunma getirdiği… Akdeniz, genel olarak kurbanlık sahasına dönmüşken (aa, n’oldu, birdenbire kaçtığım ayrıntılara geri döndüm), Batı’ya sığınmak isterken helak olmanın “kurban etmek/edilmek” diye anlaşıldığı… Cezanın, suçunu aradığı yani bir anlamda… (Kadıköy’de bir apartman binası duvarına işlenen buna benzer bir duvar yazısı vardı.) Bir kere gözden çıkarmaya başlayınca hızını alamayıp kurban vesilesiyle ibadet meselesinin kimimiz için hızlı ve öfkeli bir modernizme döndüğü… (misal, ipini koparan boğanın TEM otoyolunu kilitlemesi örneğinde aradığımız bu hız kazanmış modern öznenizi görebilirsiniz kuzum.) Bireysel ibadetin kolektif bir başka söylemin eline geçip topaç gibi fır döndüğü…

Bu ibadetin hayırlara vesile olmasını dileyen annem birkaç saat sonra sofrada dünyanın vejeteryanlığa doğru kayması konulu sohbette ön saflarda destekçim. Vejeteryanlığın faydaları, her şeyden önce midenize çünkü. Hissedilen bir fayda kendisi; içte, içtenlikle, doğrudan ve zamana yayılan bir hisle beraber geliyor. Derken eski bir vejeteryan iken işkembe paça çorbasını mideye indiren bir arkadaşım gözümün önüne geliyor. Sonra altı yaşındayken balık yerken onun yüzdüğü anı düşünen ve yediği şeyden değil, onu yiyor olduğu o insan halinden tiksinen, artık vejeteryan bir veri kaynağının (nasıl, mesafeyi iyi korudum mu?) görüşmedeki sözleri aklıma geliyor. Açıkçası bu verileri ve bilgisini kusacak kadar sindirdiğimi sanmam henüz; ama bütün bunların “can” ile “ben” arasında artan mesafelerle bir ilgisi olmalı.

Oysa hayvanların insanları ters köşeye yatırdığı hikayelerle dolu kent hayvanları haberleri (misal, eve banyodan giren yılan, bebeği sokan piton, bahçeye inen vaşak, balkon camını tıklatan ayı, kuduzun artık ortalıkta pek olmadığını onaylayıp kuduz aşısını önermemiz, arabanın içinden çıkarma operasyonuna konu olan yavru kedi), insan-olmadan aramızda yaşayanların (nonhuman diyelim buna) bölgelerinin (hadi buraya da bir territory gelsin) insan formunda yaşadığımız ortamda (buna da şehir mi diyoruz?) düşündüğümüzden daha güçlü kozlarının olduğunu gösteriyor (ne yani, göstermiyor mu?) Mutlak otorite, köşeye sıkışmış haldeyken bize en lazım olan ruh (spirit desem, birtakım kelime oyunları yapsam, hem içilen, hem güldürüklü hem kendine inandıran, hem de uçan kaçan bir şeye işaret etsem, güzel olmaz mıydı?..). Bu mantıkla gezginlerin, göçmenlerin, genç kentli seyyah profesyonellerin, kapana kısılma hissinden muaf olduğu gibi bir teze hop diye atlayamayacağım ama. Çünkü aslında yeterince tanıdık olmadıkları bir köşede çarpılma hakları saklı duruyor. Yine bu mantıkla, bölgesini karış karış bilen bir hayvanın ise bizim duyularımızdan muaf bilgimizle işi olmaz. Demek ki neymiş, kurban ettiklerimizi, duymadan da yeterince iyi bildiğimizi sanıyoruz belki diyerek bu gece bana ayrılan zamanın sonuna geliyorum ve sözü, şarkısı güneye solisti kuzeye meyleden bu şarkıya bırakıyorum. Zamanı daha fazla kurban etmiyorum çünkü bana lazım. Daha çok iş var.

gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.