iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

fazlalıklar, başkalıklar, gayrılıklar

 

Baharı kutluyor olmalıydık bu sıralar. Onun yerine düşen başları sayıyoruz. Bu da aklıma İstanbul’un (1) fazla bulduklarıyla baş etme yöntemini getirdi, (2) yarımadanın ada deyince ne anladığını, bir de (3) şehrin başka bedenlerle, başka seslerle karşılaşınca başvurduğu  teknikleri… Bazen tarihsel sosyologların, ya da tarihsel coğrafyacıların işinin başta düşündüğümden daha kolay olduğunu fark ediyorum.

eşyanın dokunulmazlığı

Bugün size yine müzelerden bahsetmek istiyorum çünkü bu ılık, sevecen madenlerde çoğunlukla donukkk…, kalpsizzzz…, acımasızzz… nesneler/animasyonlar (bir nevi nesnelerin gif versiyonları) ile insanlar birbirlerine bakarlar; bu bakışmadan nesneler muzaffer çıkarlar, insanlar da bazen bir ruh bulurlar, bazen de ruhlarını kaybediverirler. Aslında müzeler dostunuz değildir; kaybettikleriniz üzerine kuruludur pek çoğu; yavaş içiniz.

Geçen hafta uğradığım müze, kurnazın tekiydi; müze binasının dışına taşan sözcükleri vardı; bu sözcükleri duvarlarına yeniden not alan bir yazarı, o yazarın bir kitabı, kitabın takıntılı bir şekilde aşık olma fantazisine dolanan bir de kahramanı, o kahramanın yine müzenin katlarına ve duvarlarına sinen bir hikayesi, kahramana isim-cisim verirken yazma sürecini, nesneleriyle paylaşan, bize açan bir de yazar vardı. Otör diyebilirsiniz ona bu durumda. Kitabın müzesini gezdiğimi öğrenen bir arkadaşım, kendi de görmek istediği bu yere uğradığımı fark edince ah! dedi. Ben de kitabı okuyup okumadığını sordum. Kitabı okumak mı gerekir, emin değilmiş müzeyi gezerken. Şaşırdım, ama belki de o benim şaşkınlığım. Bir erkek bireyin kendi sınıfsal konumunda yeşeren ihtiyaçlarına ve zevklerine odaklandığı dünyayı anlamak için onun sürekli konuştuğu, başkalarının ise sürekli eylediği kitabı baştan sona okumak gerekmeyebilir (belki.) Fakat, müzenin kutucuklarını teker teker dolaşırken mesela vapurlardan bahsettiği kısımda kitabın kahramanının ne kadar büyük bir zihinsel girdap içinde olduğunu anlamak için kitabın suskunluğundan geçmem gerekti. Kitap susar. Kahraman vır vır konuşur. Yazar, birbirinin eşi kalem malzemeleriyle metni döker, kalemlerin sıradan olması metne akıcılık mı katmaktadır?

auralı taslak ve aurasız kalemler. Masumiyet Müzesi’nde. kaynak – durcek.tumblr.com

Sonra kitabın kahramanı yazarla bir olup bir yer hayal eder, önceden başka bir yer olan boşluğa üfler, boşlukta odalar açılır, kaybolmamak için nesnelerle (yani yerlerle) bunları birbirine bağlar ve bir bina oluşur. Yazarsız kahraman bu kadar uzun boylusunu hayal edemez. Müze, yazarın suçudur. Kahraman, nihayetinde çok güzel yaşadığını düşünecektir; yazar emellerini tamama ulaştıran maşa olacaktır. Hayal ettiği bir aktörün ivmesiyle mesafe kat eden kişiye ise yazar denir.

Kitabın kahramanı ortaya duygusal bir izlek çıkarmak için bol bol korkmuş, öfke, buhran, heyecan, kapris, güvensizlik, özgürlük, sıkışmışlık yaşamış ve kaybetmiştir; kaybettiklerinin yerine başkaları ve onların parçası olan nesneler arasında sadece kendi inisiyatifi ile bir bağ kurmuş, sonra hop, nesneleri hüpletmiştir. Bir yok, bir var, sonra yine yok ettiği bu anlara sıkışan nesneleri de hep saklamıştır. Başkasının halen kullandığı veya geride bıraktığı eşyalarını, onlarla açıkça iletişim kuramadığı derdinden yürütenlere emperyalist entel, sanat eseri kaçakçısı veya yerine göre arkeolog da denebilir. Halen kullandıkları eşyaları yürüten şımarıklara hele, ayıp ama eline koluna sahip ol denir, çünkü kendisini eksilterek hatırlatmak ister, çoğaltarak değil. Kitabın gidişatında ise bu karakter yapısı, aşkının, pardon arzusunun öznesi olan bir başka bireyi kullanarak dünyayı unutan bireye iyice yedirilir. Mesela söz konusu şehirli kahramanımız, şehirlere bombalar yağardı her gece /biz durmadan sevişirdik‘i tersten yaşayan bir kafayla dışarıda çalan davullara sağır bir ilişkiye gömülmüştür, aman da ne âlâ:

İstanbul’un sokaklarında komünistler ile milliyetçiler birbirlerini kurşunlar, bankalar soyulur, bombalanır, kahveler makineli tüfeklerle taranırken, bizim esrarengiz bir acı yüzünden bütün dünyayı unutuşumuz, Sibel’e bir derinlik duygusu verirdi. (s.184)

Sibel’in duygularından emin değilim. Diğer ana kadın kahraman gibi, o da maşaallah bir adamın fantastik dünyasında yaşamaktadır; bundan dolayı da varoluşçu olarak sahneden çıkmaya mecburdur. O sırada kitabın kahramanı, tuhaftır, Eski Yunan mitolojisinde ölülerin narin ruhlarını temsil eden, bu kitapta ise belki de zamanın efendisi olarak işlenen kelebekler görmektedir diğer kadına her bakışında. Sibel’e gelince kelebekler taze bitti! Kendine baktığında ise, sıkı sıkı kontrol edilmesi gereken bir hareket görür, sonra ıstırabının tehlike hiyerarşisini aktaran haritasını çizer:

şehrin sokaklarına duygusal yaklaşımlar, Masumiyet Müzesi’nde. kaynak -durcek.tumblr.com

Görünüşe göre, kişinin düzeltmeyeceği konularda eşyaya kaçarak avunmasından hareketle bir hayatın, ötekilerin hayatının üzerinden kendi nefesinin müzeleştirilmesi fikrinden çok etkilenmişim. Kendimi tebrik ediyorum, demek etkilenebiliyorum, demek ben de insanım. Masumiyet Müzesi’nde, geçen sefer başka bir müzede kafama takılan şu sorunun bir cevabını da azıcık duyuyorum, sesleri uyandıran bir müze. Zaten, bazı köşelerde bu zamanın sesleri ve beraber taşıdıklarını eklemeyi düşünmüşler. Orada durmamışlar, kahramanın sesinden bir de sesli tur rehberi katmışlar. Ben de herhalde hayatımda ilk defa bir müzede sesli tur rehberi edinip öyle dolaşayım dedim. Ama Orhan Pamuk kendisi hem seslendiriyor hem yönlendiriyormuş rehberde, bunu da bazılarımıza herhalde tuhaf ve yabancı gelecek bir vurguyla yapıyormuş, maalesef konuşur gibi değil, yazar gibi konuşarak yapıyormuş. Kelimeler formlarına çok sadık kalınarak telaffuz edilecek derken benim gibi bir ziyaretçiyi az daha müzenin hayatından fırlatıp uzağa atıyormuş… Birkaç dakika elimdeki rehberin dur/kalk düğmelerine dönüşümlü basarak girişteki enstalasyona bakakaldım böylece, dondum, tıpkı müzeler gibi dondum, hangi düğmeye basacağımı, nereye ilerleyeceğimi bilemedim. Bir an o ilk duvarın doğru düğmesine basarsam bir kapı açılacak ve başka bir ortama geçebileceğim sandım (başarılı bir piramit ziyareti efekti). Doğru noktayı aradım, bulamayınca orada bir parçası beliren kadının görüntüsüne takıldım, rehberi iki kere başa sararak kadının hayatının farklı evrelerinde neden hep aynı masada oturduğunu izledim, onun bir Ikea masası olup olmadığını sorguladım. Ikea’ya gerçekten gitmeli miyim bu şehirde geçirdiğim zaman içinde, onu düşündüm. Bir huzur ve güven ortamı olarak müzeye dalınca en çok ihtiyaç duyduklarımızdan biri, oryantasyon hali, az kalsın havaya uçuyordu bu yüzden. (Müzelere girerken diğer ihtiyaç duyduklarımız şöyle: zaman; para; hafif bir çanta; sağlam dizler; başka zamanları, yerleri ve hayatları merak edebilme kaygısı; yanımız sıra ilerleyen ve her nanenin çakır çukur fotoğrafını çeken en az bir ziyaretçi.) Sonra, zamanımın azaldığını düşünerek tavafa giriştim, kapının yolunu da buldum. Akşam 6’da kapanan ormanlarda kaybolup başa dönebilme becerisine oryantasyon da denir.

 

Semte inen maç

Pazar gecesi Şükrü Saraçoğlu’nda bir maç daha vardı: Fenerbahçe-Antalyaspor. İlki ikinciyi 2-1 yendi. Yorgunluktan bu kez stada gitmek yerine oturduğum yerden dinleyeyim dedim, zaten bu kez heyecan daha fazlaydı. Alkış kıyamet, dalga dalga gelen taraftar sesleri pazar gecesi sessizliğiyle birleşti, böyle kocaman bir top oldu, balkonda karşıma oturdu. En kilit anları kayda alamadım, ancak yine bir vasat kaydı dinlerken yeni bir durum fark ettim.

  
Yukarıdaki izler kaydı tuttuğum ve kesip biçmek için kullandığım programda açılan edit ekranında sesin yükselip alçaldığı aşamaları gösteriyor. Ani çıkışlar yakın sesleri (bkz. atarlı sesler) ve kayıt cihazını çarptığım anları (ne titiz çalışmışım ama), diğer aşamalar uzaktan gelen ve ortamın düzenli sesleri (bkz.düzenin sesleri) haline gelen arkadaki ses aralıklarını işaretliyor. Kayıtta sırayla şunlar var: geçen bir arabadan yayılan şarkı sesi bangır bangır sürerken uzaktan, staddan tezahürat sesleri buna karışıyor. Kedilerin konuşmaları araya giriyor, uzun süre kamyon (?), yaklaşan ani motor ve çeşitli araç sesleri (ani olunca gürültü mü olmuş oluyor?), arkada bir uğultu halinde tezahürat, derken bir kısa ara veriyorum, tekrar kayda geçerken kendi sesim, motor ve daha düzenli, nerdeyse olağan bir tezahürat uğultusu. Muhtemelen maçın sonları. Ne motor sesi, ne tezahürat sesi kesiliyor. Çizgilerin stabil devam ettiği, abartılı inip çıkmadığı aralık, maçın uğultusunun net devam ettiği aralık yani. Araya giren her ses -benim sesim de dahil- atarlı bir ses ve bittabi münasebetsizlik olabilir.

Normalde müzik dinlediğimiz yerlerde, eğer konser alanı dışarıdan tamamen izole vb. değilse elbette, örneğin ezan okunduğunda müzik susuyor. Maçı uzaktan (gözlerim açık) dinlediğim sırada semtte ezan da okundu ama kaydedemedim. Staddakiler elbette duymadı, ama duysalar da maç durmazdı. Duramazdı. Aura diye buna diyoruz. Oysa düğünler, hoplamalar zıplamalar, musiki, restoranın müzikli yayını, eğlence vesaire böyle anlarda duruyor. Belki bir gün görkemli devlet adamları ve kadınları kendilerinden de görkemli ve sert ahlaklarını buraya da uzatmak ve bunu da kontrol altına almak isteyebilirler, onu şimdi bilemiycem. Ama şimdilik maç tezahüratı çelişkili anidenliği ve süreğenliğiyle, doğallığını ya da belki aurasını koruyor (yürü be ya!).

Yeni fark ettiğim bir durum mevzuu da buna ilişkin: Tekrar dinleyince şu kayıt, seslerin ardardalığını değil içiçeliğini dayatıyor. Şarkı sesi-motor sesi-maçta coşan adam sesi-kedi sesi sırayla belirginleşiyormuş gibi gelse de aslında kulağıma öyle çarpıyorlar diye onları ayırt edebildiğim bölmeler var; yoksa bunların hiç kendilerine ayrılmış cepleri, bölmeleri yok, birbirini beklemiyor, sıralarını beklemiyor bu sesler, hiç burjuva demokrasisi ülkülerine ve kodlarına uygun değiller. Sadece birbirlerine göre ve kaydı tutan bana yakınlık-uzaklıkları sayesinde işaretleyebiliyorum onları. Maç ise stabil, nerdeyse durağan, devamlı bir ses haline geliyor, öyle başlamadığı halde. Adeta semte iniyor ama semtten çıkmıyor; yani semte sızıyor. Etkinlik birkaç saate yayılıyor, başladığı noktadaki anidenliği değil aşamalı yükselişi -ve sosyal aktivite oluşu- verdiği hazzı yayıyor, bir ses bütünlüğü kazanıyor; örneğin eskicinin sesi, simitçinin sesi, kuru temizleme ve halı yıkamacı arabalı reklamı sesi, akordeon çalan Balkan göçmeni baba-oğulun sesi, ambülans sesi, inşaat kamyonu sesi, ezan sesi, oy isteyen seçim arabası sesi, kavga sesi, öfkeli protesto sesi gibi semte girip çıkmıyor (evet canım maalesef; yerleşik mimari-dini-idari-canlı veya cansız kalıplar ne kadar yerleşik ve sevilesi ve buralı olsalar da ortamı aniden yarıp giren sesleri sayesinde aslında hep birer intervention oluyorlar. Yani araya giriyorlar. ). 

Maç tezahüratları, kavgaları vb.seslerin de aslında şehrin düzenine girdiğini, o yüzden onların da doğallık taşımadığını düşünmeye zorlayabiliriz kendimizi. Zamanlanmış, kurala bağlanmış, belli bir iz ve yön takip etmeye zorlanmış oldukları için bunlar da disipline edilmiş coşkulu sesler nihayetinde. Stadın dibindeki anidenlik, bizim balkona gelene dek ortamın yerlisi, düşük-şiddetli ve yayılmış bir sese çevriliyor olabilir (ki öyle). Bir başlangıcı var, yani anidenlik taşıyor. Ancak, süreğenlik de taşıyor, çünkü sessizliği yırtarcasına, pat diye değil, uğuldaya uğuldaya yanaşırcasına, rüzgar gibi devam ediyor, dalgalanıyor (bkz. huzur). Yani stada zorla götürülmüş biri bahsettiğim huzuru teyit edemez tabii ki, belki de maçın sesi uzaktan hoş geliyor. Anne fısıltısı gibi geliyor, ninni gibi dalgalanıyordu valla kayda bakarsan (dikkatli dinle, kayıt kötü diye bahane bulma.)

Bunun lo-fi, hi-fi kavramlarıyla cebelleşirken bir anlamı var; epeydir kafa yorduğum ses ve karşılaşma/encounter meselesine de ekledikleri var. İş, buralı olup olmamak değil, ciyaklayıp ciyaklamamaktır demeye geliyor. Birbirinin ardına eklenen değil içine geçen sesler bize hoş mu geliyor?

İşte bu noktada yukarıda sıraladığım diğer örneklerin uykuda/latent bir özelliği de olabileceği aklıma geliyor: 

İnşaat kamyonu tam bir barbar; kaldırımları yol olarak kullanıyor, gece 10’da da aramıza katılabiliyor, çok büyük çaplı bir gürültü yaratıyor, o konuşurken evde insan kendi sesini duyamıyor, üstelik barbar kamyoncuk bizi dönüştüreceğini, deprem ve kum-çakıl-deniz tozu ile yapılmış binalardan kurtaracağını söylüyor ama kendisi taşeron, yersiz yurtsuz ve güvencesiz (böyle yazınca katalizör ruhlu avangard gibi durdu sanki ama yanılmayın, o iş kolay değil). Ama gürültüsünü duydukça, o bağırtı bütün güne yayıldıkça ona alışıyoruz. Onu kullanan adam bile kamyona alışıyor. Araya giriyor dediğim şey içimizden biri, düzenimizin parçası oluyor. Aşama aşama bizi sarıyor, açıkçası kimimiz onsuz bir hayat düşünemiyor. Atarlı kamyon oluyor sana düzenli kamyon. 

Ani başlayan seslerden biri olarak kayda yansıyan ama bir yandan da düzenin sesi olarak görev yapan ezan sesi misal. Mahalleye vaaz yayını yapan, sadece Müslüman ahali değil, gayrımüslim komşular da dinlesin diye cuma hutbesini veya Kadir Gecesi duasını hoparlör yayınıyla geniş çaplı ve yüksek volümden yayan cami ortamı, mahallemizde sessizliği yarıyor, araya giriyor, ama yarım saat ve yukarısı yayında kalarak bütünlük kazanıyor. Tıpkı maç örneğinde geçen haz gibi onun da haz verdiği kimseler bulunuyor. Huzur, haz ve süreğenlik. Durağanlık.  Suyun içinde yüzer gibi. Bitmeyen bir uğultu. Anakucağı gibi. (Bilemiyorum, belki bu noktada Žižek notlarini yardıma çağırmam gerek.)

Kayıtta kayıt cihazına yaklaştığı için aniden yüksek ses getiren motorlu araçlar da diğer örnek. Bangır bangır müzik yayını, taşkın teker sesleri gibi asi gençlik öğelerini barındıran bu arkadaşların direksiyonunda kocamış veya genç emekçiler veyahut da bıkkın, yorgun adamlar, yanlarında da sessiz veya gürültücü arkadaşları olabilir. Ben onları bir kalıba tıkmıyorum ancak bu inatçı gürültücü tavırlarıyla onlar kalıba dünden girmiş olabilirler. Belki bir yere yetişmek mecburiyetinde olabilirler. Yükleri ağır, zamanları dar olabilir. Rahat batmış, evde uslu durmak yerine haytalık yaparak kişisel gelişimlerini tamamlıyor da olabilirler. Bütün yayalar neden bana yol vermiyor, neden bütün yollar bana açılmıyor diye sabırsız bir öfke ve kibir içine de girmiş olabilirler. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeleri geceyi yarıp hızlıca geçmek olabilir (dünyada onca yüce amaç ve sükunet bulabilecekken tutup hız ve gürültü ülküsüne takılmak… Ne diyorsun bu işe Virilio?). Ancak tıpkı maç gibi bu da durmuyor, başka sesleri beklemiyor, tezahürat için düşündüklerim sözde araya giren sonra da içimizden biri olan motor sesi için de geçeli olmuyor mu? Kabul ettiğimiz, rıza gösterdiğimiz, onay verdiğimiz, hayatımızı devam ettirmek için mecbur olduğuna inandığımız gürültü, artık gürültü sayılır mı?

Bazen bir uğultu yalnızca bir uğultudur, bazen bir uğultu yoldan geliyordur.

 …farkındaysanız araya giren kendi sesime hiç bulaşmıyorum. Bir bulaşsam, yandım.

gece sokakta maç (sanal)

Dün akşam Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe ile Atromitos takımları arasında UEFA Avrupa Ligi Play- Off Turu Rövanş Maçı oynandı. Bilet almadığım, pasolig kartım olmadığı, herhangi bir şekilde maça gitmeye yeltenmediğim halde maçın coşkusu (bir tür reklam gibi düşünülebilir) ayağıma kadar gelmiş oldu; çünkü stada 25 dakika yürüyüş mesafesinde oturduğum balkona kadar sesi ulaşabildi. Yukarıdaki kaydı aldıktan sonra kalkıp maç çıkışına bile gittim, öyle bir merak, öyle bir coşku esti bizim eve kadar, beraber dalgalandık.

Elbette ev arkadaşlarımın dediğine göre sezon başı yeterince gerilim birikmediğinden ve maçın niteliğinden (örn. derbi olmadığından) dolayı büyük gürültü kopamazmış, sakin geçmesi normalmiş. Şimdi bunları 5 yaşındaki çocuk kafasıyla yazıyorum ve soruyorum ya, aslında bir an balkonda dinlenirken ikinci bir an kendimi maçın içinde hissetmemle birlikte dedim ki: n’oluyor? Bir dalgalanma, övgü veya neşe akımı geliyor bizim balkona doğru. Sözleri rüzgardan tam anlaşılmıyor ama yine yerel bilgi taşıyıcısı (aka. ev arkadaşı gözlemleri) sağolsun, aslında bulunduğumuz noktadan duyulabilen tezahürat ve coşkunun birkaç sokak ötede gürültülü bir kavşakta veya kokulu bir metrobüs durağında aynı şekilde kulağımıza yansımayacağını öğreniyoruz. Stratejik bir noktadayız, rüzgar toplayıp veriyi bize getiriyor (demokrasiye övgüler yığan ağ kuramları bunu da açıklasın!). Bir tek Yaaaa! Uuuu! Hooooo! Eeeee! gibi tonlamaları faul, gol, gol olacakken olmadı, bu bir şey değil, gibi nitelikli durumları yerel bilgi taşıyıcısı işaret ettikçe, hiç eğitimli kulak ile eğitimsiz kulak bir olur mu diyorum, bu hikmete şaşıp duruyorum.

Bunun üzerine uzaktan, durduğum noktadan rüzgarın getirdiği kadarıyla sesin kaydını alıp yola koyuluyorum, maç yayını yapan kafe-barların kıyısından süzülüyorum, elinde flama vb. yükler taşıyan ve bir kısmını da halı gibi sarıp sırtlanan, yorgun iki tezahürat/promosyon emekçisi abinin (daha da mı satacaksınız?) yanından yürüyorum (az kalsın abi yükünüz ağır, yardım edeyim mi demek geçti içimden, ama cinsiyetli varoluş buna engel oldu); kokulu kurbağa-başkan deresinin yanına varıyorum. Dere kokuyor, stad bağırıyor. Derenin koku tanecikleri burunda anti-lezzet topları gibi patladıkça stadın sesleri dalga dalga oooo biz burdayız diyen insanları işaretliyor. İşaretlemek ile temsil etmek arasında önemli farklar var elbet. Staddakiler kendilerini işaretliyor: vuoooooo! Deredeki gaz kabarcıkları kendilerini işaretliyor: pat! pıt! patat! pıtıtıt! pıt!  Tekel bayilerin yanından geçerken geçen kış okuduğum bir haberi hatırlıyorum; galiba gece belli saatten sonra içki satışının olmamasını her hafta bir bayide şarkılı türkülü müzikli toplanarak protesto ediyorlardı, acaba bu civarda da yapmışlar mıdır diye aklımdan geçiyor. Onlar da bayiyi mi, kendilerini mi (varız biz) yoksa bayiye kendi kuralını tartışmasız dayatanı mı işaretliyorlar? Dere civarında ve Kızıltoprak’a doğru stad boyunca ilerledikçe tezahürat ve sesler hızlanıyor, galiba maçın sonu geliyor. Derken maç bitiyor, daha çok minik satıcı türüyor. Market arabalarında taşınan şişeler ve taşıyıcıları var manzaradan geçen, o hızlı ayaklar neyi işaretliyor? Köftemiz var güzel, diyen abi de köfteyi, köfteyle olan hukukumuzda kendi rolünü ve yerini sesli işaretliyor. Sessiz de işaretlenebilir elbette şeyler, yerler, insanlar; ama sesli işaretlemek kayıp gidecek olmayı, geçiciliği, kırılganlığı, kalamayacak bir şeyi, hareketliliği belirtiyor. Bazen bir köfte, kapalı kutudaki bir kediden beterdir.

Gelelim sesi kayıt altına almaya. Bu tür fragmanların analizi herkesin kolay ikna olduğu ya da beğendiği yollar olmuyor. Daha önce de sorun/soran olmuştu; nasıl analiz edeceksin (meali: bilim adına nasıl didikleyip bütünlük taşımaz hale getireceksin parça parça, lime lime)? Desibel hesabı tutmadığım, frekans ayarı yapmadığım halde böyle bir “ses fragmanı” nasıl didik didik edilebilir bilimsel olmak adına? Bu süreçte tanıştığım, kısaca görüştüğüm çeşitli ses araştırmacıları, sesin ardıl (halef) olma özelliklerinden yola çıkarak, yani sesin kendinden başka, öncel bir şeyi taşıdığını öngörerek, örneğin sesin kültürel, doğal, mekanik, şehirleşmeci/organize veya toplumsal kod olarak varlığını kabul ederek yola çıkabilmişti. Sesin cinsiyetli bir özelliği olduğunu kabul ederek hareket etmek de mümkün (yaşasın psikanalitik kuram). Bir de sesin öncel olup, uyandırdığı duyuşsallık, duygular ve tepkileri ardıl kabul ederek not etmek, düşünmek, tartmak mümkün duyulan sesleri. Sesin toplumsallaşması bakımından bence belirsizlik taşıyan ve kategorizasyona öyle kolay kolay boyun eğmeyen aşama bu. Ezan sesini neyin çağırdığını biliyoruz; yok olması veya var olması ne demek az çok biliyoruz;ama ezan sesinin çağırdıkları, bir yumrunun bin köke açılması gibi olabilir.

Eğer yukarıdaki paragrafın belini iki sene önce tez projesine burs ararken doğrultabilmiş olsaydım, bugün hatırı sayılır bir bursum olabilirdi, iyi ama bu fragmanları nasıl analiz edeceğinizi anlamadık demezlerdi belki. Ama onlar embesil zamanlardı, sophomore bile demiyorum bak.

Neyse. Gelelim yukarıdaki kayıtla ilgili birkaç ufak nota. Kaydı stada gitmeden önce tutmuştum; rüzgar ve uzaklık yüzünden kayıt hiçbir şeye benzemiyor, 90 x 2 dakikalık süre boyu şölen esnasında uğuldayan adamsallaşmış (tek tük kadınlar tezahüratın böğürtüsünü niteliksel olarak değiştirmiyor arkadaşlar) kalabalık bile şöyle böyle duyuluyor diye hayıflandım. Dönüşte kaydı bir daha dinledim, o da ne! Bu vasat kayıtta vasat olmayan bazı imler var; motorsiklet, korna, araçlar, kamyonet, dar sokağımızı yırtarcasına geçen aracın motoru, köpek havlaması, çit sesine benzeyen bir metal çarpışması/tıngırtısı sesi, motor başlatma sesi gibi mekanik seslerin yanında arada bir staddaki eğlencenin sesi geliyor, yavrum, yazık. Bu bahsi geçen sesler, eril birer im, işaret gibi geldi (Zort diye bağırtarak geçen aracın başında bir kadın olabilir, oysa mesele cismanilik değil, içinde insan yaşayan bu sokakta insan yokmuş gibi davranan arzunun hiç dirsek yemeyecekmiş gibi rahat hareket etmesi.). Bir anda bunca gürültüye ne kadar alıştığımızı fark ettim. Yakınımızdaki ufak sesleri (çay bardağı, sigara dumanı, iskemle sesi, gülüş…) duymaya odaklanarak bu mekanik yırtınmaya set çekmiş olabileceğimizi düşündüm. Oysa huzur namına bir şey bırakmıyor yukarıdaki arkadaşlar, sadece mekandan geçtiklerini işaretliyor, iz bırakıyorlar. Budist hiç olamaz bu arkadaşlar mesela; hep haylazlık, hep şımarıklık, hep patırtı. Sonra varsa yoksa uzakta stadda tezahürat edip birkaç saat deşarj olmak, mutlu olmak, sosyalleşmek gibi keyifleri olanları cendereye alalım. Cık cık. Ayıp.

Koptu bir uğultu bir kıyamet. Çıktı ölenlerin iniltisi, öldürülenlerin çığlığı. Toprağı suladı kan ırmağı. Karıştı birbirine insanların korkuları, gürültüleri.

Kasımpaşalı Oedipus, s.22 (Cem Kalender)

…toprağından beslenen?

Denk geldikçe buraya İstanbul’da gündelik hayatın ritminin nasıl kaydığını, saptığını, döndüğünü, yer değiştirdiğini belgeleyen linkleri topluyorum, elimden geldiğince. Bazen kuşlar, bazen boğalar, bazen kafalar, bazen insanlar, bazen deniz canlıları, bazen de makinalar, bazen kitaplar denk geliyor. Bu vidyoyu da iki sene öncesinden Taksim seslerini hatırlattığı için koyuyorum. Yeniden izlerken aklıma geldi; neden belli zamanlarda insanlar müziğe ve dansa dayanır böyle ortamlarda; ve oysa neden belli diğer zamanlarda bir şangırt ve detone çığlık tercih sebebidir? Bazen neden çizerler; tek başına bir çizgi çekmek için gereken sükunete ve şiddetsizliğe sahiptirler; tefekkürü sakin ve bireysel düzeyde kontrollü tutmak için mi çaba gösterirler? Bazen neden şakırlar, söylerler, hitap ederler; tefekkürün artık topluca, çok sayıda bir başkasıyla etkileşimli söylenmesi gerektiği zaman mı gelir? Bazen topluca şiddeti tefekkür edip, maalesef şiddet uzun süre elde durmayacak bir ateş topu gibi olduğundan tefekkür kısmı hep kısa sürüp atlama kısmına geçerler; şiddet için etkileşirler? (Etkileşim sözüne ısrarla olumlu bir değer yapıştırmak isterken, bu durum ne acı ama.)

Neyse, elimdeki kısaları yükleyene denk başkalarının belgelediği uzunları ve ortaları burada tutmanın uzun vadede faydası olur sanırım. Tematik ve tek bir amaca yönelik değil de, mekan odaklı olsun… Yani… aslında kafama takılan, iki yaz önce temel gereksinimleri hava, su, temiz, ucuz ve yaşanır zemin gibi haklar olarak yeniden tanımlayanları -bazen kuramcıların inalienable rights dediği, insan onuru için gerekli şartları – idareten tutanları değil dert edinenleri şimdilerde alandan topladığım notlarda yine görüyorum. Tabii ki insan onuru için gerekli şartlarla idare edenleri de görüyorum; onların seslerindeki başka bir duygu (ama ne?) Tema:doğa versus fıtrat gibi bir şey adeta; ama bunların ses ve müzikle alakasını anlatırken çok iyi kuramıyorum; ama ikna edici olmak adına başka bir ortamda yazmanın zamanı geldi. Sakin sakin yazmanın. Panik eşiği -benimki gibi- çok düşük olanlar için hatırlatma: yazı bazen kendini doğuruyor, sakin sakin.