tutulma vol.2

detour.

Bu sözcüğü Yeni Kıta’daki ilk sunumumu dinleyen bir iş/yol arkadaşım ne yaptığımı tanımlarken kullandı. İyi de etti. Aldığım en dolu, en sağlam eleştirilerden biri oldu. Konudan saparken, anlatmak istediğini gölgelerken alınan tavra ve eylem biçimine detour denir. Bazen konuya çok odaklanmış olmaktan dolayı sapılır, kaybolunur; ama genelde muktedir olan birinin/bir şeyin kapladığı hayali koltuktan dolayı başa sarılır, konunun üzerinde uçulur, bir türlü konulmaz, bağlanmaz, ilişilmez, tartışma yürümez.

Senin başa sarmandan kim keyif alır? Kimin gök gürültüsünden korkup insan en başa sığınır? Ondan sonra dön ha dön. Koş koş, dur. Bir yere varama.

Reklamlar

gürültü vol.1

bu akşam bloguma ayrılan süreyi gürültüye ayırdım.
Hayır, size Jacques Attali’den bahsetmicem. Görüntülü izleyince ayrı estetik, sadece ses kaydı olarak izleyince ayrı estetik değer kazanan bir anı, parlamento gürültüsünü paylaşıcam. Milletvekilleri birbirlerine tablet ve pet şişe fırlattılar, diye öğlen haberlerinde kulağımı tırmalayan vakadan bir kesit.

“authoritarian deliberation”

Belaruslu sivil toplumcu Morozov, şimdiki zamanda ayıla bayıla konuşulan internet devrimselliği üstüne aykırı gibi görünen bir şeyler söylüyor. Renkli twitter devrimleri kimin daha çok işine yarıyor diye soruyorsanız bu vidyo size iyi  gelecek.  Yasak baldan tatlıdır, evet, ama bunu bilmeyecek ne vardı? Kaldı ki, kontrol edilmesi zor diye tanımlananların  (bkz. gençler, yeterince katı ve keskin olmayanlar, arzular… vb) sınırlarını çizip sonra da daha iyi kontrol edilmeleri için özgürlük pazarlanabilir, evet, bu da şaşırtıcı değil. Açıkçası,  kendi sınırları içindeki ortamları sadece kendi istediği gibi dekore eden inançlı, geleceğe umutla bakan ev hanımları olduğunu düşünen devletler, birbirlerine o kadar benziyorlar, o kadar benzeşiyorlar ki, eylemleri bayağılaşıyor,sıradanlaşıyor, aynılaşıyor. O kadar ki böylesi sıradanlığa ancak orta sınıf katlanabilir. Düzen, tekrar, öngörülebilirlik ve yavanlık iyi bir şeydir, der; bir şey yapalım diye bitirme cümleleri havada kalan el gibidir; işin sonunda insan kocaman ve kaba, sevgisiz bir deneyin ortasındayız diye iç geçirir. Kuramın zavallılığı diye bir kitap vardı sanki… Var mıydı? Yok muydu?

çok karışık

state vs market wacquant

Bir zamanlar halis arabesk vardı;  aşka, umutsuzluğa, paniğe ve yoksunluğa düşenler ve yer değiştirmenin şokunu atlatamayanlar için bir tür set, koruyucu ve tampon görevi görüyordu; artık başka biçimlerle birleşerek fazla hafif ve sulu kalıyor. Acısı, biberi az geliyor; belki İbrahim Tatlıses’in vurulmasından sonra iyice böyle olmuştur. Nihayetinde yeni şoklara biber yetişmiyor; malumunuz olduğu üzere devletimizin yetkili kurumları da ithal biber gazlayarak açığı kapatıyor. Sağolsunlar; kısa zamanda özverili bir emekle yapılan ithalatın getirdiği vergiler (lira biçiminde) olacak, sakın şikayetçi olmayalım. Ülkemin aşka, umutsuzluğa, paniğe ve yoksunluğa düşerek her biri kendine göre isyan eden,”oeh yeter beah” diyen işşizleri, bürokratları, esnafları, politikacıları, mütecavizleri, haksızlığa uğramışları, çok-yoruldum-artık-eve-gitseniz-ben-de-gitsem diye düşünerek çatılara boyalı su sıkan güvenlik güçleri, panik yapmayın-devrilen-yok-bir-tahrir-değil-nerden-baksan analizcileri, devriliyor-huop-aman-hoşgörü-demokrasi-ve-diğerleri analizcileri, hükümet-gitsin-istiyorlar-ama-ekonomik-istikrarı-harcayacaklar-çok-üzülüyorum gazetecileri, geceleri çeşitli ortamlarda çocuklarının kafa gövdet ruh ve güveni sarsılırken hukukun gereği kovuşturmalar ile toplumumuzun günlük bakım ve beslenmemize eğilen dadıları… hepiniz harikasınız, sizlere teşekkür borçluyuz. Bir sosyal bilimcinin veya adayının arayıp da bulamayacağı kadar malzemeyi bu kadar kısa ve yoğun bir kurla önümüze sundunuz.

Biraz zor oluyor elbette, ama zahir toz ve gaz bulutu içinde işimi de ihmal etmeyip elle tutulmaz bir literatür eliyor, seçiyor ve derliyorum. O sırada yukarıdaki şemaya Radical Philosophy (2001) dergisindeki bir Bourdieu & Wacquant makalesinde rastladım. Yeni bir yönetimsellik, teknokrasi, iletişim ve devlet anlayışını, küreselleşme, çokkültürlülük gibi bazı anahtar sözcüklerin ishal gibi kullanılmasından yola çıkarak tartışmışlar. Uzmanlaşma adı altında kanaate dayalı (belki inanca dayalı), sorgulanamaz, toplumsal refah mekanizmalarını başka mekanizmalarla değiştiren iktidara kurulmuşlar elbette, o minik makale de bundan dolayı yazılmış. Bu makaleyi arkadaşım A.’nın “peki Bourdieu ne derdi senin araştırma konunda?”  hatırlatması olmasa gözden kaçırırdım, o da var.

Ama yukarıdaki şemaya bakınca, dikkatimi teknokratlardan, uzmanların iktidarından başka bir şey çekti: Özellikle son birkaç haftadaki haberleri hatırlayınca, hükümetin üst kademelerinden ünvan taşıyan kişilerin söylemlerinde  şemadaki devlet hanesini göremiyoruz. Devletlü kişilerin söylemlerinde, şemadaki devlet özellikleri halkın protestocu kesimine atfediliyor. Devletin vücuda gelmiş geçici formu olan hükümetteki bireyler ise, yukarıdaki şemada piyasanın nitelikleri ile örtüşen ifadeler ve tutumlar sergiliyorlar. Bu yer değiştirmeye göre, yakın tarihte dışlayıcı Türk devleti politikalarını eleştiren hükümet piyasayı niteliği olarak övüyor, muhalif olanları ise şemadaki devletin niteliklerine sahip olmakla yeriyor. Evet, şu an yeni bir şey söylemedim kuzum. Ama hükümet, ben piyasa kadar yenilikçiyim, demokratiğim, yatırımcıyım, şartlara uyum ve fırsatların peşindeyim, dinamizm ve kazanç taraftarıyım, dedikten gayrı devletin ve toplumsal refahın imkanlarından dışlanmış olduklarını hisseden genç ya da yaşlı muhalif nüfusuna, sen devlet kadar kısıtlayıcı, kapalı, katı, fosilleşmiş bir aklın takipçisi (meali gerici), geçmişte kalmış, duraklayan, faiz lobisi, tekil, yapay ve otoriter niteliklerini taşıyorsun veya savunuyorsun diyor. Öte yandan devletten önceki devlet imgesini ise övmekte sıkıntı yaşamıyor. Hükümet, şemanın piyasa hanesindeki nitelikleri sahiplenince, devlet hanesindeki nitelikler de muhalif halkın başına kalıyor; ama örneğin, işleri bozulduğu için öfkesine yenik düşen İstiklal esnafı burada kapalı, katı halk ile bir olduğunu düşünmeyecektir; elindeki sopayla kısıtlayıcı, kapalı, grup-aklıyla dışlayan tavrının yakınlaştığını görmeyecektir. Ortamı geren muhalif halk ile bir değildir o; ama ortamı geren, mutsuz, umutsuz, panik ve yoksunluğa düşen halk da kendini kaskafalı değil, yeniliğe, çoğulculuğa, farklılığa açık görmektedir. O zaman dışlayıcı,tekil devlet politikası gibisiniz diyerek gazlanan, fişeklenen muhalif nüfus da kendini devlet gibi değil, piyasa gibi görmektedir (işte şu an kafan karıştı). Aksine, piyasa her yerde, ben hiçbir yer bulamıyorum kendime diyerek devletlü piyasayı cıkcıklar; çünkü doğayı, sinemayı, ağacı, müzeyi, yolu, suyu, iş merkezini piyasalaştıran bir işletme anlayışı nefesini keser. Piyasa gibi düşünen devlet de otoriter halkın kendisine nefes alacak alan bırakmadığını düşünerek şiddete, kovuşa dövüşe başvurur. Bu tarz devletlü hareketlere karşıcı –devletlünün gözünde otoritenin yanındaki- halk, işyerindeki statükonun bozulmasını önlemek için abi-biz-burayı-hallederiz diyen sokak esnafından kafasına odun yemektedir. O sırada, sınırda yaşamanın (bkz. Hatay) getirdiği sıkıntıyla evden çekyat ve masa getirerek polis araçlarına set olmayı amaçlayan başka bir halk güvenlik güçlerinin gazlı yaklaşımını çok katı ve fosilleşmiş bir aklın uzantısı olarak görür. Şemadaki devletin nitelikleri herkesin ötekisi olmuş gibidir. Herkes, otoriter olanın körlüğüne karşıdır; bazıları bu arada gerçekten kör kalmaktadır; yüzlerindeki bu üzücü değişiklik değişime açık devletlüleri üzmemektedir; bu eylemsizlik gayet devlet katılığına uysa da uyduğunu söylemek iftira etmek olmaktadır. Belki de her şema, her kutucuk gibi yukarıdaki de geçirgen sınırlara sahiptir. Bir devletlü, hem demokratik hem otoriter olabilir mi? Bir muhalif, piyasa dinamizminden öğrenip, küreselleşme sonrası devlet niteliklerine sıcak bakabilir mi? Piyasa, küreselleştikten sonraki devletin fosilleşmiş görünen aklını alıp  üstüne giyinebilir mi? Bazen kilit nokta, gerçekten Makyavel’in Prens’inde veya Habermas’ın muhafazakar devrimci burjuvasında gibi geliyor bana (çok karıştırdın diyenin diline acı biber geliyor).

Çok karıştırmış olabilirim, ama bunları yazıya dökünce başımın ağrısı geçti. oh.