‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

fazlalıklar, başkalıklar, gayrılıklar

 

Baharı kutluyor olmalıydık bu sıralar. Onun yerine düşen başları sayıyoruz. Bu da aklıma İstanbul’un (1) fazla bulduklarıyla baş etme yöntemini getirdi, (2) yarımadanın ada deyince ne anladığını, bir de (3) şehrin başka bedenlerle, başka seslerle karşılaşınca başvurduğu  teknikleri… Bazen tarihsel sosyologların, ya da tarihsel coğrafyacıların işinin başta düşündüğümden daha kolay olduğunu fark ediyorum.

kutlu olaylar


neyi nasıl kutlamalı, ne kutlaması? şimdi şöyle: uzaktan bakınca sanırım çok mülayim duruyorum, bin şahit gerekiyor feminist coğrafyacıyım demeye. fakat yakından bakınca durum başkalaşıyor. bu zahiri mülayimliğin bir dolu sebebinden biri, kadınlaaağrh… kazanacağız…yaşasın devrimli günler… kadına şiddete haaayır… kahrolsun iks-iks-larç diye lafa girememem, kötü tempolu sloganları duyunca o ne be öyle endüstriyel ortam sesi gibi diye bir durulmam, kadın meselesi çalışmadığım halde küçük ve orta ölçekte muktedirlerle yıldız savaşları senaryosu gibi habire halaya durmam, kendimi aynı düzlemde bulmam ve bütün bu araştırma sürecine yansıyan stresi gidermek için ironinin dozunu sürekli artırmak zorunda kalmam.
 
geçen gün yine akademik/feminik bir çift arkadaşımla sohbet ederken yanımızda çay içip pasta yiyenler de nasiplensinler istedik, iktidarın şekli şemali, gül cemali üstüne iki çift laf ettik, bana kalan, onunla tamamen aynı konuma gelmedikçe görünmeyen özü/suretine (ve özünün suretten ibaret oluşuna) dair derin bir kırılma oldu. (ayrıca çay da pasta da pahalıydı, toplumsal fayda sadece yiyerek içerek sağlanamıyordu, başka bir şey katmak gerekiyordu.)
 
böyleyken böyle. öyle ki, aynı düzleme geldiğinizde üzüntülü kabuğunu ifşa eden, sömürürken dark side’a geçiren karanlık neşeye iktidar deniyor. yanımda yöremde bu karanlık neşeyi sergileyenleri bir bir uzaklaştırmaya devam. kadınları günü şeysi kutlamalarına tam coşkuyla katılamıyorum o yüzden, meşgulüm. kaybın neşeye dönüştüğü yerle meşgulüm, dönüştüren kişinin başına gelenlerle meşgulüm, sokağın köşesinde durup bakanla meşgulüm.

sokak evcimeni

Bugün sizlere evlerden bahsetmek istiyorum biraz daha. Biraz geç kalmış bir bahis aslında; bunu İstanbul’a alan araştırması için geldiğimde karşılaştığım ve içinden geçmek durumunda kaldığım emlak piyasasını taze taze tatmışken yazmalıydım. Olmadı, yine acele etmekle meşguldüm. Şimdilerde biraz daha yavaşladığıma göre bu notu şuracığa düşebilirim.

Ev nedir, niçindir? Kimi için yılın dokuz ayı kullanmadığı denize nazır bir konak, kimi için mülteci kampı barakası, kimi için hep bir lojman; çoğu zaman kapalı bir kutu, ara sıra açık yeşil havadar bir bahçe; bir canlı için barınma hakkı (fakat ne kadar da evrenselciyim şu an); üniversite kasabalarında öğrenciler üstünden para kazanmak için gereken kolay akar; İstanbul gibi bir şehirde rutubet, döküntü ve kaçış ortamı; çoğu zaman yıkıntı ve çöküntü ortamından rezidans hayatına geçiş yaparken kullanılacak malzeme; bazılarımızın sürekli bir şeyler biriktirdiği, sakladığı (bazen halının altına bazen kafasına bazen de en dipteki dolaba) ve aslında dinlendirdiği bir mahzen. Halen evde olmak için yeterince üretken bir sebep sayamadım. İş yeriniz evinizdeyse peki? Para kazanmaya yeten bir sebep, ama üretken olmaya yeter mi emin değilim.

Az önce yeniden saydım; şu kısacık ömrümde 23 tane ev değiştirmişim, 24.’ye doğru ilerliyorum. Bunlar misafir olarak takıldığım, gittiğim kaldığım evler değil. Gayet de yaşadığım odalar, düzen kuruyormuş gibi yaptığım yerler. Saymadan önce son yıllarda hayatımda barınma mevzuu çok düzensizleşti diye şikayet ediyordum; sayınca baktım ki bu dönemsel bir eğilim değil de hayatımın özeti. Her kurulan oda, nasılsa taşınırım güveni (ve güvensizliği) eşliğinde geçici bir oda, o yüzden yeterince benimsenmiyorlar tarafımdan.Ömrünün büyük kısmını aynı evde geçiren arkadaşlarımı gördükçe, kadere bak diyorum. Durumu doğum haritasına, ailevi konumlara, maddi yetersizliklere, mobil 21. yüzyıl yaşantılarına ve mesleğin fıtratına bağlayarak açıklama çabalarım da bir yere kadar eriyor. Ev ararken karşılaştığım şişme emlak piyasasını hissettikçe, biraz küfrediyorum.

Diyelim ki gençlerin bu şehrin ekonomisine nasıl dahil olduklarına kafa yoruyoruz. Şehrin genç ekonomisi avm’deki %25 indirimden yola çıkarak anlaşılan bir şey olmayabilir, özel ve ayrıcalıklı okul sisteminin reklamlarında güleç yüzleriyle memnuniyetlerini promosyon için harcayan imgeler de olmayabilir. Ama bu ekonomi, 4 metrekarelik yere açılan n sayıda espresso barı veya pıtır pıtır kapanan sinema salonu, kitapçı ile yerine açılan emlakçı, bisikletçi veya dürüm haus ile kendini anlatmaya başlayabilir. Örneğin, simide 1 lira verip 7 liraya yıldıztozundan bozma kahve içmek, su katılmış ama 5 ila 8 lira arasındaki bira nerede içiliyor, yanında da bedava mısır çerezi neresi veriyor diye bulmak, oyunun kirasını ucuza getirmek için sevilmeyen arkadaşı da davet edip paylaşımı artırmak, bir taksiye 7 kişi binmeye çalışmak, pahalı barlarda publarda takılmak yerine birayı evden getirip barın önünde ve sokak aralarında birikmek; içme suyundan ve orta sınıf hane tüketiminden tasarruf edip soğukta korunaklı ayakkabı, saç sakal (burası çok önemli) ile kişinin yeteneğine göre resim ve müzik malzemesine kaynak aktarmak; defter kapağı çizmek, tasarım çorap ve tütünlük üretiminde aşırıya gitmek; içki kullanmayanlara çay ve nargile ortamı yaratmak gibi küçük baloncuklar şehirde açılır; bu yeni cepler, merkezlerde meydanlarda yaşandığını sandığımız, methettiğimiz kamudan bir fırt alacak kadar kısa sürelerde kitleleri besler; o sırada üçlü beşli gruplar halinde genç taşeron emeğe akmaya hazır gördüğümüz adamlar, delikanlılar veya salınarak yürüyen Ortadoğulu turistler kamusal sandığımız ana caddede endam edebilirler. Cepler, köşeler ise bize beynimizin açılan yeni yolları, üretim ekonomisine dahil olan taze nöronlar gibi hayal etmemizi sağlayan bir popüler bilim söylemi gibi tatmin edici bir mekan algısı sunar: hayat devam ediyor.

Bir keresinde bir görüşmecim, Beşiktaş ve Kadıköy olmasa İstanbul’da yaşanacak yer yok, demişti. Bunu sosyal yaşamda muhafazakarlık ve serbesti ekseninde söylediğine eminim, ancak kendi deneyimimle bunun şehrin ulaşım sistemindeki bir yığılmayı da işaret ettiğini biliyorum. O halde belki bu iki hareket kolaylığı birbirinden o kadar da bağımsız değildir. Zavallı Kadıköy, envai çeşit ulaşım aracının buluştuğu bir nokta olmakla beraber, belki Taksim’den daha hızlı ve stressiz şekilde İstanbul’un uzak köşelerine uzanmak için bir ‘düğüm’ noktası. Ben bu düğüm noktasını Taksim sanıyordum önceden. Yazın turistik Galata-Karaköy sokaklarında dolanırken otel değilse elektrikçi, o da değilse uyducu, o da değilse çiğköfteci, o da değilse butik otelin kahvesi, o da değilse hediyelik eşya satışı köşesi olan, bazen İstanbul’un en merkezi, bütün kritik noktalara 5 dakika mesafedeki bu bölgede içimi sıkıntı kaplardı; neye hüzünleniyorum sorusunun cevabı zaten az önceki tanımda; buralar yüksek kiralara evet derken ana caddeye, ana hatta yerleşirken, bağımsız bir tiyatro, eski bir arka cadde hanında, gürültülü kusmuklu bir barın alt katında kendine yer buluyordu. Herhalde sıkıntı buydu. Yaz bitti ve kaç haftadır uğramadığım Galata Kulesi meydanına geçen haftasonu yolumu düşürdüm: Kuledibinin iskemleli tramvaylı çay ocağı olduğunu gördüm. Burası açılalı kaç ay oldu acaba, diye sorduğum çalışan abi, tramvay tipi işyerinde sıcak çay ve kahve servis eden soğuk bir nevale gibi cevapladı: 4 ay. Bana neden bu kadar kızgın ve ifrit olduğunu çözemedim. Bağırır gibi bir 4 ay. Derken kuledibinin küçük meydanının kenarında, bitişinde, müzik dükkanları ve yine elektronikçilere inen merdivenlerde toplanan bir meydan ahalisinin müzikli içkili neşesine tanık olduk; yanımdaki arkadaşım eskiden insanlar tramvay kafe ile iskemlelerin olduğu yere çökerdik, sohbet etmeye, içmeye, şarkı söylemeye gelirdik, dedi; kızlı erkekli, diye ekledi gülerek, sonra da ‘burayı kenara süpürmüşler’ diye baktı biraz. Hatta, merdivenlerde oturan tipler değildi buraya uğrayanlar dedi. İşte bu kısmını anlatmak kolay olmayacak, o yüzden gitar çalan değil, gitar çalmak isteyen bir çaba içindeki insanların uğradığını söylemekle yetineyim.

Sonbahar gelince dikkatim turistik Galata’dan sokak-evcimeni Kadıköy’e kaydı. Çünkü etrafta çok inşaat vardı. Apart-men’ler türemişler, Kadıköy’ün genç ekonomisinin ve düğüm noktası oluşunun farkına varmışlar elbette. Bu inşaatların önemli bir kısmı fahiş fiyat tamlamasının hakkını veren yeni ev fiyatlarına dönüşecekti; işçi abiler hep bunun için çalışırken (ne kadar dokunaklı), SUV’lara binip gelen patronişkoları o kocaman arabalarını Kadıköy’ün kıç kadar sokaklarında park edecek yer bulamıyorlardı. O yüzden sabah kapıdan çıkınca yolunuzun üstünde bir araba bulabilirdiniz. Arabanın üstüne çıkabilenler bir tek kedilerdi. Yıkım çok hızlı, inşaat da eh hiç fena olmayan bir hızda devam ederken fiyatlar kapıların önüne kondu. Müthiş! Sayılar kendileri yerine üssel fonksiyonlarla ifade edilseler daha az yüreğe inecek fiyatlar! O sırada kapının önünü boklamaya devam eden sokak hayvanları -çünkü üstünü kapatacak toprak alana yeterince hızlı ulaşamıyorlar-! Aynı sırada, yarebbim bir kornam oldu sonunda onu hunharca öttürmeliyim diye çırpınan taksicik, aynı kornacılık hareketinden mustarip küçük esnafın ve taşımacının mini kamyoneti, araya karışan büyük arabalar ve sonsuza dek bekleyen bir Moda tramvayı! Baştan sona kolektif tüketim krizi belki de… Fakat satın alacağınız evin mavi camları, asansörü, araba park yeri, beyaz duvarları var ve önünden tramvay geçiyor. Kaldırımları yok sokağında ama, sizin de zaten kaldırıma ihtiyacınız yok. Bir de halen arkasında evle camdan cama öpücük gönderebiliyorsunuz. Bu evin bulunduğu haritada, iç avlulu, asansörsüz, daracık Kadıköy evleri var ve bu evler oldukları haliyle yeterince büyütülecek güzellikte değiller. O yüzden ah vah etmeyeceğim. Sadece avluları düşününce hüzünleniyorum, tıpkı Galata’da kenara itilen ‘iş’leri görünce olana benzer bir sıkıntı. Böyle bir ağaçlı, meyvalı, yeşilli bir iç avluyu geçen gün ev bakarken buldum. Birkaç apartman binasının ortasında bir meyveli bahçe; iyi korunmuş. Görür görmez ‘keşke Kadıköy’ün sokakları da böyle dolu dolu yeşil olsa’ sözü ağzımdan çıkıverdi (Ama Kadıköy’ün sokakları dolu dolu motorlu). Sonra geçmişini düşündüm. Uyduruk 4-5 katlı binalar dikilmeden önce burada daha müstakil ev usulü yerlerin var olmuş olabileceği bir zamanı hayal ettim. Sonra ‘kızım, fazla Tanpınar okumuşsun galiba’ diye kendimle dalga geçtim ve o manzaradan uzaklaştım. Apartman boşluklu, avlulu, tek yüzlü mimariden sokağı yamuk, köpek boklu, gürültülü bir çevresi olan yeni konutların önünden yürümeye geri döndüm.  24. evimi düşünüyorum şimdi de.  Sokakta yaşayan bir semtteyim. O sırada Galata’da birileri fotoğraf çekiyor: ay ne güzel kuleee!

moda havuzu / ayvalitas meydani / balik horozu heykelinin orada 

Moda Havuzu da denen ufak meydan aslinda çapraz koridorlardan oluşuyor. Kuşların, çiçekçinin, onun yanında hep aynı koridor ağzına yatan köpeklerin, simitçinin, Berkin Elvan anısına yapılan ekmekçi heykelinin, bir zamanlar olan havuzun yokluğunun işaretlediği, sınıları yumuşak hatlarla ama net çizdiği bir yer. Köpekler ve anıtlar gece gündüz orada. Yolunuz geçerse, geceleri burası aynı zamanda bir tür stüdyo, jam session denemeleri mekanına, bir tür durağa da dönüşüyor.