temaşa ve kutu ve duvar ve çerçeve.

stroszek - dancing chicken enervating.png

Stroszek (1977) filminden bir sahne: aşırı kurulu bir düzende kahramanımızın işi doğaçlamaya kalıyor

Böyle acımasız film görmedim. Düne kadar görmemiştim. Pilli oyuncak gibi kurulamayan uyumsuz bedenlerin uyum sağlama biçimi sadece saçmalayarak, ortaya saçmalar atarak, absürde absürd katarak, doğaçlayarak mümkün oluyormuş. Bunu gösterirken Herzog’un göçmen parasıyla göç etme planları yapan yerliler temasını da kullanması gerekiyordu. Ve yeni kıtaya gelirken sahte umutlara kapıldıklarını da göstermesi gerekiyordu. Ve paranın her şey olduğunu, birinin acısını başkalarının illa ki satın alacağı, temaşayla karışık keyife ve seve seve sanata (evet canım) dönüştüreceği bir ülkede bu filmi çekmesi gerekiyordu. En çok da bu koydu. Evet, en çok da filmi çekmek için seçtiği yer aklımı aldı.

 

Geçen cuma akşamı iş çıkışı bir şeyler içmeye gittik; orada Cincinnati’nin sanatsal kentsel dönüşümünün içeriden bir hikayesini dinledim. Ne tesadüf, sıkıntıyı sanata dönüştürüp mekânı para jeneratörüne çevirme temasını işlemişler bu şehirde de. Artworks adlı bir girişim/kuruluşun şehrin merkez mahallelerinde duvar ressamlarını örgütleyip imajı parlatma çalışmalarından bahsetti iş arkadaşlarımdan bazıları. İmaj parlamasına parlıyor da, genç sanatçıları yetkin sanatçılarla eşleştirip duvarları resimle(t)meleri, şehri suç olsun, döküntü binaları olsun, değişen piyasa değeri olsun, düşmanlıkları ve korkuları olsun, çeşitli açılardan parlatıp bir yara bandı görevi görüyormuş. Bu söylem çok tatlı, ama aşırı tatlı. Bana bu hikayeleri özet özet geçen kişiler, hikayenin yalnızca olumlu yanını haber yaptırmak isteyen finansal ve mülkiyet efendilerinin kendilerine nasıl da acaba köle aradıklarını anlattılar. Cincinnati, arada derede kalma özelliğinden de dolayı ayrımcılığın en nadide kırıntılarını ve izlerini barındırıyor; bir şeyler yanlış ve sanat bunu gizliyor. Aslında gizliyor canım kardeşim. Bunları dinlerken kendi gözümüzle son halini görmek için bir gidip bakmaya karar verdik; bunun yakın zamanda olacağını umuyorum; notlar o zaman. Ancak olan biteni dinlerken aklıma Yeldeğirmeni ve benzeri köşelerde olanlar geldi. Adeta komisyonla duvar resmi, sokak sanatı ve parksız bahçesiz şehri güzelleştirme çabalarına dair İstanbul’un master-slave ilişkisini bir düşündüm, şaka maka halen de düşünüyorum bak. Kim efendi, kim özgür, kim köle, kim neyi saklıyor, tüyleri yolunan kuşlar hangi boyayla gizlendi? İşte bunlar bazı delice sorular.

Reklamlar

iletken

unutursam fisilda imcde.png

Unutursam Fısılda (2014) filminden bir sahne: Sıra sıra dizili yetenekler İMÇ’de sıralarını savarken, müzik daha da başka türlü bir işletmeye dönüşür.

Şarkısını okumak için bir zamanlar sıraya giren insanların dolup taştığı İMÇ’ye birkaç yüz metre ötede geçirdiğim on ay sağolsun, akşamları otobüsle önünden geçerken İMÇ’nin artık boş koridorlarını az mı seyrettim! Çok da hüzünlendim diyemem, ama insanların kalabalık sesi gidince ne öne çıktı acaba diye sormadan da edemedim defalarca. Mimari kişiliği ve balkonsu koridorları mı takır takır kendini sahneye dayatıyor, şimdi de ben bir şarkı söyliycem mi diyordu artık yani? Daha da önemlisi, şarkısını okumak için insanlar neden sıraya girsindi? Acımasız bir göçmen fantazisi olan taşı toprağı altın diyarlar, aynı ülkenin sınırları içinde nasıl da bu kadar etkili oluyordu? Aynı zamanda da nasıl böyle boş bir şey alıp başımızı uzaklara gidiyordu? Hem boş, hem etkili, hem acımasız nasıl olunuyordu? Müzik bunun neresine sığışıyordu? Ben bu Unutursam Fısılda filminde hem başkasının sesine muhtaciyet hem de söylemeye bilinçsizce mecburiyet durumunu izlerken, bir kendini kanıtlama aracı olarak müziği sevmedim, aynı şeyi sokaktaki seslerde gördüğüm için muhtemelen: Resmimizi çekin, feysbukta paylaşın, biz de görelim, promosyonlanalım, görünelim, belki görünmenin faydası vardır. Oysa hayır. Çünkü canımızı en çok yakan tipler, görünmeden takılıyorlar. Aslında promosyon istemiyorlar. O halde bizi neden görünür kılıyorlar, neden hedef kılıyorlar, neden canımızı dişimize takıp sonra bizi gülümsetip ruhumuzu bir fotoğraf makinasının içine tıkıyorlar? Ben müzik olsam, susardım inadına. Kamuya ait kalmak için, özel kişiliklerin eline sığmamak için susardım. Oysa sosyal tarihimiz bunu yazmadı, böyle olmadı. 

Kişisel olan gerçekten ne zaman kamusal oluyor? Bazen bu süper-denklemi gerçekleştirmenin bir tek tuhaf sinema filmleri çekerek ve tuhaf müzikal sesler çıkararak mümkün olduğunu fark ediyorum, irkiliyorum. Animasyon olmalı işin içinde, hareket. Tanımlanamayan, temsile dökülemeyen bir kısmı olmalı temsilin, karanlık ama kilitli. Ya da bu, anonim bir türküyü olmadık bir enstrümanla söylerken anonimin bir kutuda kilitlenmiş kalmış enerjisine güvenen müzisyenle mümkün. Ya da doğaçlamaya gizlenen bir gönüllü göç hikayesinde mümkün.

 

 

 

yer yer kariyer

Kariyerimle ilgili en sevdiğim taraflardan biri, özgeçmişimi güncelleyip şöyle bir nasıl olduğuna bakıvereyim dediğimde, telgrafın tellerine konan kuşlar misali kalıba sığmadan, yere konmadan geçen vaktin özetini görmek. Aslında ayan beyan ilintili, benzer pozisyonlarda atlayan, devam eden insanlar var ya, neredeyse sıkıcı bir düzen ve istikrar, işte bazen onlara imreniyorum (ama neyse ki uzun sürmüyor, akabinde böyle biriyle karşılaşıyorum -ilahi bir hikmet- ve bana çilelerini anlatıyor, ben de meraktan ve kibarlıktan sebeple durup dinliyor, çökmüş ruhunu birkaç dakika izleyip ortamdan sıvışmanın yollarını arıyorum). Bir kağıt parçası olarak özgeçmişim üzerinde gördüğüm çeşitlilik ve yer yer yetersizlikler (sektöre yetmiyoruz kuzuciğim) de bana gelişim romanlarını andıran cinsten, o yüzden ha gayret bir umut devam edip başka türlü bir çileyle gidiyorum. Dışarıdan pek çile gibi görünmeyen bu durumu doktora mahkumlarına sorarsak, Hades’le kahvaltı tadı yakalamanın yollarını anlatıyorlar. En yeni örneği, şurada fizik doktorasına dair duygularını paylaşan birinin yazısı, ki Facebook’ta müzikoloji doktorasını bırakan ve sahalara atılan bir tanıdığım vasıtasıyla yazıdan haberim oldu; paylaşırken iyi ki de doktorayı bıraktım yahu demiş.

Aslında insan çocukken içine dert olan, takıntıya sebep, arzu ettiği ve bir anda elinden kaçan bir anıyla besleyebiliyor kariyerini. O zaman dünya biraz daha onurlu bir yer oluyor. Madem takıntılıyız, bari bir işe yarasın. Mesela küçükken paslı demirden oklar yapıp savaşçılık oynarken bulmuşsun kendini, büyüyünce Orta İskender oluveriyorsun (büyük ve küçük kapıldığı için kaderine sen de biraz razı geleceksin). Ya da küçükken evlenenlerin gösterişine takılmışsın, evlenmek istemişsin; büyüyünce boşanma avukatı oluyorsun, büyük güç… Veyahut da efendim (burada ağzımızı bir şapırdatarak), küçükken hakem olmak istemişsin, herkese eşit uzaklıkta takılan, sen de haksızsın sen de haksızsın, hepiniz haksınızsınız ben dahil diyen saçma bir figür; Türkiye gibi bir yerde büyürsen hayat-boyu depresyonuna eşlik edecek bir meslek ediniyorsun, mesela psikolog veya motorlu kurye ya da güvenlik görevlisi… İşte bu ıstırap seni kendine köle ediyor, çağırıyor; başka ortamlarda belki bir işe yararsın, bilemiyorum… Şaka bir yana,  uzun zaman aynı okulu okuyup/kurallı bir hırsın peşinden koşup ani bir kararla okulu bırakan, işi yakan, alıştığı ortamını terk edenlerde apaçık kendini gösteren bir mecburiyetten bahsediyorum: buna İngilizce’de my calling diyorlardı galiba. What is calling you?  veya Seni tutuşturan nedir? Belki insanlar ikiye bile ayrılıyordur: Tutuşanlar ve aile mesleğini devam ettirenler. Peki aile mesleğine tutuşanlar? Al işte, yine bir ters köşe.

Kendimi ters köşede görmek istediğimde bazen, geçen 10 yıl boyunca dolandığım yerleri olayları mevzuları kısa süreyle rafa kaldırıp, iş başvurusu yapıyorum. Birkaç gün önce yine böyle bir hataya düşüp satış elemanı arayan ilanlarla dolu bir haldeki kariyer sitelerine daldım. Öyle durumlarda insan kendini gerçekten değersiz ve yeteneksiz hissediyor; göreceli bir yoksunluğu mutlak bir yoksunluğa çeviren durumdur bu. Aradıkları deneyime ve özelliklere sahip değilsin, bu özelliğe sahip olan muhtemel tanıdıkların ama işten dolayı depresif depresif ortada geziniyorlar. Demek ki mevzu çökmekten geçiyor. Bu insanlar neden çöküyorlar? Dahası, neden bunlara başvurmakta inat ediyorsun? Sonra bir ilana rastlıyorsun, editör diyor, hmm… Ona buna akıl vereceğine biraz kendin editle bakalım. Neden olmasın. Bir kişilik testi yapmanı istiyor ama. Dandik kavır-letır’ı herkes yazar.

Kişilik testi şöyle: Huysuz musun, becerikli mi, kadirşinas mı yavaş mı? Bu dördünden, elma-armut-kiwi-baklava arasından sana en az uyan ve en çok uyanı seç. Çünkü hepsi midene iniyor nihayetinde. İtiraz ediyorum. Ben üzüm severim. Mideme indirmeden uzun uzun düşünürüm, hangi üzümü alsam diye; eve getirince de önce biraz seyrederim, karakalemini çalışırım… Neyse, bu kalıpla tekrar eden sorular var; incommensurable tabir ettiğimiz, birbiri cinsinden ölçülemeyecek nitelik ifadeleriyle dolu, ölçülürse kafanızın bir milyon olacağı bir tehlike arz ediyor testimiz.  İyimser miyim, yoksa inatçı mı; dikkatli miyim, yoksa konuşkan mı? Birbirine çevirmeye uğraşana dek bunların hepsi olabilirdim; enerjimi ona harcayabilirdim. Oysa şimdi neoliberal takılıyorum (enerjime hayıflandığım andan itibaren başlıyor bu takılma); ikisi de ayrı ayrı değerli olanlar arasından hangisi daha değerli, bankamatiklerimiz mi taş atan çocuklar mı ne diyon uleyn seyn‘cilik oynuyorum adeta. Sakin ve heyecanlıyım, mantıklı ve sezgiselim, kuralcı ve deneyselim, daha da kötüsü alter egomla da çok iyi anlaşıyoruz.

Bu testin özel bir adı var -özel bir geliştirme süreci olduğu ve iler tutar yanlarına dair işverenleri ikna ettiklerini de tahmin etmek zor değil. Belli nitelikleri çocukluğumuzdaki, çevremizdeki iyi ve kötü anılarla yerleştiriyoruz zihnimize; ama bu test, dikkatli’yi şey gibi düşünmemizi destekliyor belki de farkında olmadan. Dikkatli, bir sapık da olabilir. Kuralcı, bir anne de olabilir. Eğlenceli, çat diye terk eden bir kız arkadaş da olabilir. Sakin, okulda son gün son saate dersi konan, herkesin uyuduğu anda Spinoza’ya asırlar öncesinden yardım ve yataklık gönderecek birinden bahseden felsefe öğretmeni de olabilir. Sonra Spinoza ve bilgisayar, aman oooğluuum ne ilginç. Geçmiş olsun. Neyse, ne diyordum, bu testi sevmedim.

Bu test kırılsın istiyorum, çünkü soruları cevapladıkça kendimden şüphe ediyorum. Saçma bir eleme süreci bitiyor, sıkılıyorum artık veee sonuç. Neyi yönetiyormuşum haberim yok, ama direktör diyor. Direktör.

(Buraya masa altına saklanarak, tükürüklerini tutamadan gülme efekti gelecek.)

 

 

evcikler, odacıklar, baloncuklar

Bu sabah karmaşık duygular içindeyim. Rüyamda bir Fellini filminin setinden geçtim: birileri bana beyaz paravanlar ardına gizlenen ve istemediğim ürünlerle dolu bir hayatı en itici satış görevlisi aracılığıyla pazarlamaya kalktı, yakama yapışan bu pazarlamacının bir özelliği üç hafta önce bir dans partisinin ‘aa ama kırmızı giydiğine göre dans etmen lazım’ diyen tuhaf figürlerinden birine benzeterek zihnimin odacıklarından çıkarmış olmamdı ve tabii ki dikkat çekmek için değil de zamanın içinden sadece biraz daha hızlı geçebilmek için kırmızı giymiştim her zaman işe yarar; bir başka esas özelliği ise o ürünleri almayacağımı bilmesiydi, çünkü ürünleri o almıştı ve bu sevimsiz hale gelmişti, yani esas müşteri oydu ve tüketmeye devam etmek için bana da bir şeyler pazarlamaya devam etmek zorundaydı; bunu ikimiz de biliyorduk ama ben biliyorum diye o bildiğini saklamayı tercih etti; rolünün hakkını vermek için elinden gelen iticiliği ardına koymadı, ben de mührüm niteliğindeki sıvışma becerimi kullanarak setten fıydım, tam izimi kaybettirdim derken bir aksiyon filminin ortasına daldm, odalar odalar üstüne derken ben odalardan da fıydım, uyandığımda ise bir noir suç filminin senaryosunu attığı anlık iradi adımları sayesinde ele geçiren şehir dedektifine her zamankinden çok benziyordum; ‘dedektiflik yapabilir’ kimlik kartımı elime tutuşturan rüya memuru tıpkı benimki kadar becerikli bir çabuklukla sıvıştı. Uyandığımda sabah 9’daki görüşmeye geç kalmıştım, bakalım keyfime göre bir saatte kapıda bitiverince ne diyeceklerdi? Ne mi diyeceklerdi, elbette kabul edeceklerdi, çünkü her şeyin (adaletin de, kavganın da, çiçeğin de, otobüsün de, hakkımız olan paranın da, güzelliklerin de, yeni evli çiftin mobilyasının da, çocuğun mutluluğunun da) geç kaldığı bir ülkede yaşıyorduk, eminim alışkınlardı (ve gecikmeler artık kimseyi kudurtmayacaktı)! Bu konudaki hem suçlu hem güçlü atarımdan bağımsız olarak, etrafım kuralına göre yaşamaya ısrarlı Dr. Watson’larla doluydu: başvurduğu işlerden ya sistemin hantallığı ya da başvuran bireyin aşırı nitelikli olduğu sebebiyle reddedilen bir arkadaşım akademide ısrar ediyordu, bir başkası 7 yıldır tezini bitiriyordu; bir başkası sürekli proje yazıyordu; bir başkası beni İkizler burcu sanıyordu; bir başkası asla gerçekten yakınlaşamayacağı erkeklere yaklaşıyordu, vesaire vesaire. Bense sheer luck‘a inanıyordum ve bir his dedektifine dönüştüğüm fikrini giderek sindiriyordum. Onun ne demek olduğunu bana şimdi sormayın, istesem de açıklamayı beceremem; yaptığımız bir hinliği o an açıklayamayız; tıpkı bitmeyen şiddeti, tamamlanmayan hırsızlığı konuşamayacağımız gibi. Anın kurallarını yıkıp hem yaparken hem açıklayan atipik kahramanları ise yemek programlarında bulabiliriz. Ama ben yemek yapmak konusunda da başarılı değilim.

Bu sabahki karmaşayı fitilleyen ev aramaya başlamam oldu. Yenilenmiş ve ana cadde üstünde bir odaya 1200 lira kira istediler, ya da küflü banyo ile yandaki inşaatın eşlik ettiği, binanın iç aydınlığına bakan bir oda için 950 lira. Ben de bunu üç aydan uzun süre ‘sürdürülebilir’ kılmak için kazanmam gereken parayı ve akıl sağlığımı hesapladım, sonra kimsenin kimseye pek para vermeye niyetli olmadığı, ticaretle uğraşmıyorsan varlık sebebinin sallantıda olduğu, üstüne üstlük kazandığım para kadar insanca yaşamaya hakkım olan bir şehirde bulunduğum aklıma geldi. Yani insancanın dereceleri var, çok merdivenleri var, ama her yere asansörle inip çıkınca insan mesafeleri kafasında biraz yamultuyor, sanıyor ki iki kapı açılma sesi, iki çın sesi arasındaki yoldur tek gidilen yol. Böyle zamanlarda güzel şeyler gözüme pek görünmüyor, barınma hakkının dört duvara indirgenmesine gördüğünüz gibi biraz içerliyorum (ve bu konuda inşaatizme dayalı olmayan planlarım, nüvelerim var, bazılarınızdan farklı olarak). Bu atar burada bitmez, dahası da var: Bir şehir düşünün, içindekiler çoğunlukla hayatın pahalılığından filan şikayetçi. Ama küflü evleri boklu ve kokulu bir derenin ve sivrisinekli ama manzaralı bir koyun kenarında olduğu için 2000-2500-3000 simit parasına kiralayabiliyorlar, çünkü ‘dolar da arttı’. Simitlerin çeşidinden çok varyasyon var burada, o küçük dikkatinizi çekerim. Sen de 2 saati ulaşıma vermemek için bu pazarlığa oturuyorsun, çünkü zamanın az, işin çok, enerjin kısıtlı ve pratik olsun’a düşkün bir sensin sanıyorsun. Çünkü Tuzla’da 500 liraya oturmanın işine ve araştırmana bir getirisi yok. Hayatı pahalandıran sensin ama neyse ki bunu tek başına yapmıyorsun. Herkesin birbiriyle doğrudan konuşmaya bile gerek kalmadan aynı anda ‘ama ederi bu’ diye aklından geçirip bir malı şişirip şiş-değer yapmasına ideolojik açmaz denebilir, bilemiyorum ama denebilir.

Şiş demişken, aklıma topolojik bir mevzu geldi yine. Haftasonu buluştuğum bir arkadaşımla Karaköy’de önce Namlı’da sucuklu kahvaltı işine girecektik. Sonra çok ışıklı, fazla masalı ve sirkülasyonlu bu mekana fazla samimi olmadığımız, arada bir susup sadece yemek yiyeceğimiz insanları şöyle bir 30 sene sonra mükellef kahvaltı yapmaya getiririz diyerek daha birebir masaların bulunacağı o meşhur Karaköy ka(h)veleri sokağına daldık. Efendime söyliyeyim, grafiti desen var, gratifi sanatçısından yola çıkarak sokak ismi var, çöp toplayıcısı arkadaş ve türküsü var; inşaat, yıkık, dökük ortamlar ve açılan kapıların ardında katma değeri yüksek hip dekoratif malzeme dükkanları desen o da var; böyle yok yok. Arkadaşım bir sokaktan diğerine geçerken adeta bir New York hissiyatı yakaladı. Derken o meşhur sokak. İstanbul Modern sanat hastanesine oldukça yakın bir şekilde konumlanmış stratejik ecza depolarına (kafe dö kremlerin, pankeyklerin ve feyk böreklerin ortamına) hoş geldik. Yönümüzü ararken ve nereye oturacağımızı tartışırken bize o sokakta her zaman karşılaştığım bir tamirat, tadilat sesi eşlik etti. Tar tar tar, tor tor tor! Bunu özellikle cumartesi sabah 10-11 gibi yapmalarına gerçekten hayranım; sokakta masalar açılmış, insanlar geliyor ve seçe seçe cumartesi sabah 11 seçiliyor. Demek ki burası haftaiçi ve akşamüstleri esas varlığını yaşayan, iklimini bulan bir ortam! İçimden misafirimi ve beni karşılayan bu saçma ortama küfrederken, beni nereye götürüyorsun, yıllardır buraya gelmedim, ne kadar değişmiş, sokak içinden sokak açılıyor adeta, sanki bir daha gelsem bulamam burayı, belki bu sokak da yok, di mi laçin, bir düşteyiz herhalde diyince arkadaşım, benim kafamda bir şimşek çaktı. Tarihlerden Kasım 7. Evet, burada durursam çok iyi olacak, zaten derli toplu bir şey yazmayı şu an şurası için planlamamıştım. Bazıları öfkeden yazar, bazıları dertten, bazıları heyecandan.

Şimşeğim ve ben şimdi ortamdan sıvışırken, zihninizin odalarının tembelliğiniz, bencilliğiniz ve aynı yollardan gitmekte ısrarınız oranında size işkence ettiği, özgürlüğe ve yeni yollara düşkünlüğünüz oranında size yeni balonlar açtığı günler dileğiyle, sizi esen bırakıyoruz.

kurbanizm-2

canavar konusu. via: muppet.wikia.com

Bazı günler epeyce mesafe katediyorum, nasıl katediyorum; kimse nerelerden geçtiğimi sormadığı ve aksine nerelerden geldiklerini başıma kaktıkları için onlar gelirken ben gidiyorum. Bir bakmışım ki onlar bir bana konuşmuşlar, bense bin kişiyle konuşmuşum (aslında bencilce davranmışım, işin sonunda kazanan, kendine yeni insanlar katan ben oluyorum). Bugün de öyle bir gün. Birkaç saat önce açıkçası adını çıkaramadığım bir kadının sesi televizyonda şöyle bir şeyler diyordu: kurbanın insana karışarak kurban olma misyonunu tamamladığı, bunun (her ibadet ve öğrenme süreci gibi) uzun bir yol olduğu, bir kurban kestiğimde kurbanı kendime katarak, değişerek yola devam ettiğime dair bir şeyler söylüyordu. Yarım yamalak anlamış olabilirim elbette, ama “kendine katmak” kısmı hariç; orayı katiyyen yanlış duymadım, duyamam, çünkü ana meselem katmak.

Ondan önce, kuytuda bekleyen binbir gözlü canavarlardan bahseden bir şarkı dinliyordum. Dikkatim biraz dağılmıştı. Aslında ondan da önce, bazı batı dillerinde oynamak ile (çalgı) çalmak edimlerinin aynı kelime tarafından karşılandığından bahseden bir makale okuyordum. O da dikkatimi dağıtıyordu. Bu basit ve doğrudan bilgi İngilizce söz konusu olunca zaten sıradan bir bilgiydi, ama bir o dilde değilmiş aynı kelimenin iki anlama da gelmesi; yemin ederim ki bu makale sayesinde çok acayip bir ampül yandı kafamda (ısı radyasyonundan da faydalanıyorum). Müzik yaparken bir şeylerle oynadığının tüm hatlarıyla ayırdına varmayan birey, aşırı bilinçli olmaya kasmadan tecrübe etmekle geçirdiği zamanda aslında o zamanı daha yüce bir hale erişmeye kurban veriyor yahu desem ampülü biraz tarif etmiş olurum. O kurban edilen zaman karşılığında, kendine kattığı müziğe binip ince, hatta tiz, hatta yeni filizlenmiş engelleri aşıyor desem dinlerin mitolojisinin mantığına uygun bir iddiayı devam bile ettirmiş olurum. Bazen kurban edilenler (sevimli veya besili) canavarlar oluyor, kurban edenler insan. Rüzgar öte yandan eserse bazen kurban edenler hayvanlar/canavarlar, kurban edilenler insanlar oluyor. O an bıçak kimin elindeyse kurban eden o; o anı anlatabilen, sesi kısılmayan kimse kurban olan o. Susturulanların suçunu da korkusunu da yaralarını da bilmiyoruz… Kurban mantığını yanlış anlamışsın kuzuciğim, diyecek olanlar için sorum: en hakikatli hikayelerin, masalların, animasyonların, filmlerin çarpık ve yanlışlarla dolu bir üslupla bizi çekip çevirmesi meselesi üstünden herkes ekmek yerken, benimki mi battı… Başka sorum yok hakim bey.

Kuzuciğim konusuna dönelim; günün daha erken saatlerinde bir bayram ziyareti sırasında bir deprem hikayesi dinledim. Deprem geçti, ama kentsel dönüşüm bizlerle. Konu oralardan artçı sarsıntılara, çaresizlik haline, kurban gibi oturup sallanmayı bekleme hissiyatına vardı. 1999 Depremi’ni yaşamış olan bu kişi bana aya, yıldıza ve dışarıda geçirdikleri günlerde çember yapıp oturdukları zaman yanlarına aldıkları bir bardak suya güvendiklerini anlattı. Düşün ki en güvenilir dostun bir bardak su; o sallanıyorsa sen de sallanacaksın, su haber veriyor. O durgunsa o akşam artçı yok. Yıldızlar yere yakınsa sallanacaksın, ay öyle değil de şöyle batıyorsa o gece sallanacaksın. Deprem bir “olay/event” olarak senin üstünde mutlak hakimiyet kuruyor ve seni kurban etmeden önce veya ettikten sonra halen oynuyor; üstelik yanındaki en emin yoldaş, bir bardak su oluyor. O da oynarsa yandın! Konuştuğum kişiye göre, bu durumda felaket (kader?) anlarında insanın en basite, özüne kavuştuğunu ve uyandığını ima eden bir yaşantı varmış. İfadesi aklımda, insanlığın bodrum katına indiği savaşları ve onlar hakkında yazanların bahsettiği “bare life” terimini uyandırdı, ne kadar ilginç, böyle biraz Agamben, ama biraz da Jung. Neyse, onları karıştırmayalım şimdi. Bu mevzuyu insanlar tarafından kurban edilen diğer insanların, mesela kaçarken yolda kalan mültecinin, botu denizin dibini boylayan kadının, kapısı devlet töreni alanına dönen ailenin, evi morga dönen mahallelinin ve benzerlerinin düşüncelerini alarak zenginleştirmek isterdim ama mümkün değil. Çünkü iyiler ve kötüler var; hangisi canavar? Kurbanlar ve kurban edenler var; hangisi insan? Cevabı yok, çünkü yaşasın yapısalcılık!.. Velhasılı kelam, yapısal mevzuları bir kez daha bayram vesilesiyle pekiştirdik, yani depremden başka şeyler de konuştuk, tıpkı deprem gibi, fırtına gibi, karnaval gibi bir dönemden geçenlerin konuştuğu şeyler…yani deprem, dışındaki her şeye sindiği için depremden başka her şeyi de andık ve o sırada sadece depremi dilimize sarmış olduk. Çünkü deprem, dışındaki her şeye sinmişti. Benzer şekilde bayram, kendisi dışındaki şeylere sinmişti. Benzer şekilde, karnaval da dışında kalan her şeyi havaya kaldırıyordu. Böylece bu olaylar, hem gizemini koruyordu, hem de kendisinden başka her şeyi kurban ediyordu, tıpkı aklı nafile olan, beceriksiz bir imparator gibi. Başka sorum yok hakim bey.

bir gün bir kadın ejderhasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir salona girer

İşbu yazı, bir sempozyumun hikayesidir.

akademik konferansçılık oyunu

Genç araştırmacıların çoğunlukla konu mankeni olduğu, kendi kendileriyle daha da kötüsü duvarlarla konuştukları, dertlerini dinleyen kitlenin perdeler ardına gizlendiği, boşluk-beyin-beden üçlemesinin güdüklüğe mahkum olduğu akademik konferansları sevmiyorum. Sevemiyorum. Eskiden faydasız, kendi adıma yanlış strateji, talihsizlik gibi değerlendirdiğim bu tarzı artık neredeyse “kötü niyet” olarak görüyorum, çünkü 6 ay sonra çorba mı köfte mi yiyeceğim, işim olup olmayacağı vb. belli değilken benden sadece mesela 350 dolarcık/eurocuk  katılım ücreti talep eden ya da akademik turizmi ayyuka çıkaran ortamların ya da bilime alerjisi olduğu için ilmi bir gömlek giyerek ahlaki bir boyutu yücelttiğini düşünen ama ahlakın gerektirdiği açıklık, merak ve anlayıştan bihaber takılan, hiçbir somut veya toplumsal derde dokunmadan sihirli formüller geliştirmenin peşinde ortamların, ya da rakamlarla konuşunca hormonları coşan ama nitel çalışma duyunca “hm evet yapmış bişiler çocuk, dinliyelim bari” konumu alan yerlerin, masaların, sandalyelerin hastası değilim, cık. Duyma eşiği daha zengin olan genç kulakların duydukları sesleri kenara itip yavaşlamış kulakların başarılarını alkışlamayı “günü kurtarma” bakımında çok akıllıca, “geleceği kurtarma” bakımından ise zavallı derecede saçma buluyorum. Sen, geceni gündüzünü birbirine katan ve sadece ufukta görebildiğin bir şeyi 15-20 dakikada anlatmaya çabalarken, geçen yıllardan kanka olmuş tecrübeli katılımcılar tuhaf bir samimiyete, hoşbeşe çoktan dalmış oluyor, “ya siz ne güzel konuşuyorsunuz söyleşiyorsunuz, acaba beni de aranıza almanız için ne yapmam gerekiyor” diye bakakalıyorsun, ortama tam ısınamamış taze nefesler olarak. Bazıları senin sunumuna şöyle bir göz attıktan sonra ya daha ilginç çünkü daha tanıdık, bildik kelime dağarcığı ve ortamdan oluşan (!) oturumları dinlemek üzere ortamından ayrılıyorlar, ya turistik bir akademinin örnekleri olmak üzere şehirde kültürlü gezilere geçmiş oluyorlar (yapma demiyorum, hobi olarak yine yap) ya da “krizi aşmak için kritik aşamalar” isimli çalışma grubunun toplantısında köşeye çekiliyor, zaten meşruiyeti açık apaçık bir toplamı sağlamakla meşgul oluyorlar. Yani bu tür toplantılar, bir oluşumun değil, tamam oldu’ların ilan edildiği sahne oluveriyor. Bulunduğun küçük akademide “çok önemli, çok anlamlı, çok ciddi, çok acayip, çok dehşetli, çok x” bir konu olduğuna seni inandırdıkları (safsın çocu’m) mesele, orada denizde kum oluyor; hayatın gerçekçi dibiyle karşılaşıyorsun. Bence bu gerçekçilikte sorun yok; esas fenalık, sen yeni karşına çıkan bu “dip” deneyimini sindirirken eften püften bir akademik tartışmanın kanat takıp azman azman gibi göklerde süzülmesi oluyor. Bu kanatlı azman fikirleri ve tezahürlerini gereğinden fazla ciddiye almamayı telkin eden ikincil doğamın da önerisine uyup böyle ortamlardan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ejderha veya Alan-Çalışmasının Dile Gelmesi

O sebepten, Avrupa’nın Anglo-Sakson adasında, küçük çaplı, yoğun ve kısa süreli, neredeyse butik bir sempozyumun ilanını görünce biraz panikledim, biraz duruldum, biraz düşündüm ve dedim ki:

İşte bu!

Gerçi görür görmez yaklaşık 5 kere acaba ben bu kriterlere uyuyor muyum diye sorguladım. Kıymetli ve tutkulu derecede güzel şeyler insanın kendine güvenini sorgulamasına sebep oluyor. 5. defanın sonunda emin oldum, burası bana göre. Araştırmamın ilk bulgularını burada paylaşabilirim. Geçen on yıl boyunca tekrarladığım bir hata aniden ortadan kalktı: Ortamın amacına uygun bir niyeti tutturmadan giden o şaşkın ördek yerine, “evet, öyle bir yer ki kafamda oluşan resmi sunarım, gerçekten merak edenler eleştirir, onların eleştirileri sayesinde makalem istediğim kıvama daha çabuk gelir” diye düşündüm, gayet pragmatik yaklaştığım bir havaya girdim. Benim gibi bir şaşkın için oldukça sıra dışı olan bu yeni kafa ile var gücümle duymak istediğim eleştiriye göre bir öz ve taslak metin çıkardım. Neden geldin, İstanbul’da sempozyum mu yoktu?! diye soracak olurlarsa cevaplar hazırladım, yola koyuldum.

Her kıymetli ve tutkulu girişim gibi bu da engellerden azade değildi. Bir kere sempozyumun İngiltere’de olması yüzünden 1 koyup 4 kaybettiğim (bkz.sterlin) bir konumdaydım. Gelişmiş dünya bir başka oluyor. Bu riski almaya karar verdim.

Ama çalışma ve organizasyon disiplini açısından 4 kaybedip 16 kazandıran bir durum hasıl oldu. Önce organizatörler dudak ısırtan bir dakiklikle cevap yazdı: gönderdiğiniz özet-metinlerini aldık, şimdi bunları ince ince inceleyeceğiz ve size çabucak cevap vereceğiz. Bir hafta içinde kabul cevabı geldi, biraz da katılım desteği geldi (!), ben tamam diyince ertesi gün nihai kabul ve davetiye mektubu geldi. Yer yön bilgisi de ikiletmeden elimize ulaştı (bkz. coğrafyacı olmanın güzellikleri).

El alem uçaktan çat diye inip vizesini bankodan cırt diye alıp gümrükten cort diye çıkarken ben ayrıcalıklı Avrupa-dışı konumum dolayısıyla vize almak için işe koyuldum. Benim vize almak için harcadığım sürede iki köşe yazısı, bir sınav ve 4 davet için masa hazırlanırdı, ayrıca bir de dil öğrenirdim. Vize işlemlerini kolaylaştırmak için yardımını aldığım ofis: “Madem A.B.D.’de okulunuz, neden Türkiye’den vizeye başvuruyorsunuz?” diye sorduğunda kalbim kırıldı: Have you heard of site/fieldwork off-residence? (Bu noktada geçen eylülde tabii ki bir mantıcıda tesadüf ettiğim beyaz ayakkabılı iş adamı/emlakçı abinin sözlerini anmak istiyorum:

Hm… Demek sosyologsunuz. İlginç… Benim tanıdığım bütün sosyologlar evden dışarı çıkmıyor. Siz niye bu kadar geziyorsunuz?

Çünkü ben yayan bir sosyologum. Üstelik bilginin evden uzakta bulunanına da değer veriyorum. Rica ederim. Ayrıca coğrafyacı da olduğumu söyleseydim işin içinden çıkamazdık, bu sebeple de kendimi ayrıca kutluyorum.)

Vizenin çıkmasını beklerken bir yandan da elimde anekdot usulü yazdığım için nasıl toplayacağımı bilemediğim bazı notlar vardı (sorun no.1). Kullandığım kaynaklardan birine ayrıntılı bakınca yine yazarına (ve tabii ki berrak aklına) aşık olmam sonucu (sorun no.2) daha da yavaşlıyordum (aman yarabbi neler demiş böyle). Ayrıca zaman daralıyor (sorun no.3), hiçbir zaman çok tatlı geçinemediğim zamanı -ya çok yavaş geçiyor ya çok hızlı- makale yerine başka işlere kayarak atlatıyordum. Seyahatim açısından en sevindiğim nokta trene binecek olmamdı; hatta İngiltere yolcusu kalmasın diye evdekilere haber verince annem beni şaşırtan bir çeviklikle, hm çok güzel, trenle gidersin, biz baktık internetten, gibi bir şeyler dedi! Yola çıkmak üzereyken sunum teknik bir işe dönüştü: Şu kadar dakikada şu kadar kelime… bu hızda konuşursam bu kadar sayfa… bu fontla yazarsam daha okunaklı… görseller şu kadardan fazla olmamalı… endişeye meyilli birey olarak üzerimde şu renkte bir şeyler bulunmalı… şu kadar saat uyunmalı… gibi teknik ayrıntıları gözetmek işimi kolaylaştırırken, kimler konuşmacıymış? ne, o da mı konuşmacıymış? saçmalar mıyım acaba? diyerek endişelenmeseydim (sorun no.4) iyiydi, ama işte endişesiz bir macera düşünülebilemez. Arada notlarıma bakıp, yahu sanki benim tezime fayda olsun diye düzenlemişler bu sempozyumu, diye içimden geçirdim ve rahatladım, bütün taşlar tak tık tuk yerine oturuyordu.

Elektrik veya 3’ün 5’in hesabı

Anglo-Sakson dünyaya giriş vizesi almak için bazen yüklü yatırım yapmak zorunda olmamızın dışında ülkemizin bizi ayrıcalıklı kılan başka özellikleri de var: İki kıtaya yayılan (kıtalar birbirlerine hep dudak bükse de ısrarla devam), üç tarafı denizlerle çevrili (savaşmış bombaymış enerji kaynaklarıymış denizin bittiği yerde neler oluyormuş onları geç), dört mevsimin yaşandığı ama niyeyse o mevsimleri geçirenlerin nasıl geçindiğini umursamayan insanlarla, beş kardeşin beşinin bir olmadığı (anneanne sözü) ama tek vücut olmanın her türlü pazarlandığı güzide bir kara parçasında yaşamamızın yanı sıra: () engin yemek kültürümüz (Turkish breakfast heleloy! Kim hazırlıyor onca ballı böreği ayol?) tarihi mirasımız, () hem üstüne beton attığımız hem de albenili bulup satmayı arzuladığımız doğa dokumuz, () deli gibi güçlüklere göğüs geren ve fakat narincik olup korunmaya kollanmaya muhtaç olduğu söylenen kadınımız (hepimizin kadını değildir umarım, bir tuhaf oluyor o durum), () ayreten yokluklara, dağlara, zorluklara dayanıp düze çıkma azmimiz, () dünyanın bizi (bkz. toprak parçasıyla özdeşleşen insan toplulukları) çökertmek için dansa kaldırdığını sandığımız güvensiz egomuz (şaşırtıcı değil mi?) ve en nihayetinde de () doğal enerji kaynakları dağıtma, kullanma vb. her türlü uğraşma biçimimizin illa ki fiyasko olması (bkz. biofuel ne ki la? diye soran insanın ülkesi versus çöpten enerji üreten, nükleer santrallerini uykuya yatıran ülkeler).

Sonuncu “kaynaklar” meselesini bu şekilde ifade ediyorum, şaşırtıcı bir şekilde, kişisel olduğunu sandığım bir enerji kaynağı probleminin aniden memleket sathına sıçraması sebebiyle böyle ediyorum. Keyfimden değil yani.

Sunum endişemi uykusuz kalarak ve teknik ayrıntıları (3’ün 5’in hesabını yaparak) kontrol altına alarak çözdüğümü sanırken şöyle bir şeyler oldu: Yola çıkmadan önceki gün, yurt dışında elektrikli alet kullanabilmek için gereken seyahat adaptörümü kaybettiğimi fark ettim (belki hiç yoktu yanımda). Seni yurt dışındayken nasıl arayacağız!?! diye panik dalgası yaratan validem ve peder beyciğim sağolsun, yahu ne var, internet var, Skype var diye onları sakinleştireyim derken bu basit ayrıntıyı unutmuşum. Karaköy altgeçit çarşısında iyi niyetli bir satıcı, “bu karmaşık olan yirmmiibeşş lirra, bu diğeri beşş lirra. Neden daha fazla ödeyesin?” diyerek akıl (!) verdi. Uykusuz olduğum için bu aklı yuttum. Esas iş görecek evrensel adaptöre uzun uzun bakıp, evet ya niye daha fazla ödeyeyim madem 5 liraya da var, diyerek 3’ün 5’in hesabını yaptım ve diğer uyduruk adaptörü aldım ve bunun farkına ancak İngiltere’ye giriş yapınca vardım! (bkz. uykusuzluk kötülüklerin en kötüsüdür; iyi bir şey olsa kediler de denerdi.)

Adaptör alışverişinden çıkıp ofise uğradım, metin üzerinde uğraşırken bilgisayarımın şarjı bitiyor, önceki geceden beri temassızlık yapan şarj aleti canımı sıkıyordu. Temas etsin diye kurcalarken adaptör kablosu alev aldı. Aaa yanıyor!, diyerek son dakikada mum alevinin fener alayına dönmesini önlemiş oldum. O esnada bilgisayarımın pili %3 doluydu. Akşam saatinde, son dakikada, ekstra adaptör/kablo nerede bulurum derken çok klas bir hareketle ofisten ödünç kablo buldum. Eve gittiğimde yeni adaptörü benimsemeye çalışan bilgisayarın çıkardığı cızırtılar sayesinde korkudan bütün gece dosya yedekledim, kendime fason adaptör edindiğim için küfrettim. O sırada ya bu da şarj etmezse diye 5 ayrı bellekte sunum kaydettim. Zaten Windows’un bitmek bilmeyen güncellemeleri yüzünden bilgisayara kıldım, bu kablo vakası yüzünden iyice soğudum (bunların erken dönem ani voltaj değişikliklerinden kaynaklanabileceği ancak ertesi hafta tüm yurtta von Zürcher’i bile şaşırtacak elektrik kesintisi olduktan sonra aklıma gelebildi).

Ertesi gün havaalanında “portakal suyu içeyim, vitamin alayım” derdine düşüp, kitapçıya şöyle bir göz atarak “acaba yedek bir bilgisayar şarj aleti sorsam mı” kısmını atladım (bu kafa benim değil başkasının olmalı.) ama sorsam da muhtemelen benim elmalı olmayan bilgisayarıma uygun bir şeyler bulamayacaktım. Birleşik Krallık’a adım atıp tren yolculuğuma geçene dek, yedek adaptör sormak/almak aklıma gelmedi, çünkü zaten acelem vardı, gece bastırmadan otele varmak, dinlenmek istiyordum (bu neyin kafası, ben bu yedeksiz insan olamam). Trende yanımdaki yolcu telefonunu şarj ederken kafama dank etti: Bu priz, benim adaptörüme hiç benzemiyor…

Aferin benim şaşkın kafam. Hayatta ilk kez yapmadığı işlere halen amatörce yaklaşmaya hasta tipler vardır ya. İşte o ben. Kolumun altında anlatılmak, ortalığı ısıtmak için bekleyen bir ejderhacık var ve ben onu parlatmak için gereken elektrikten yoksun kalacağım, çünkü beraberimdeki hiçbir elektronik alet çalışmayacak. Trenle sunum yapacağım Güney Galler şehrine vardığımda gecenin 9’uydu ve yedek planlar peşindeydim: (1) seyahat adaptörü alabileceğim elektronik mağaza sor, ama kapalıdır; (2) o zaman bu tür şeylerin satıldığı bir her-şey-mağazasına sor;  ama sorduk, onlarda yok; (3) o zaman ertesi sabah Apple Store bulup bari tabletimi şarj etsem, onda geri kalanına hazırlansam… ama pazar günü her yer kapalı olabilir; (4) o zaman internet kafe bul, bari orada çalış; (5) internet kafe yoksa? acaba organizatörlerden yedek bilgisayar mı sorsam? ama yo, olmaz, ayıp, elimde yazarım metnin kalanını; sezgisel olarak kaç dakika sürer, bulurum; (6) sunuma ekleyeceğim ses dosyaları? (7) onları da sonra makaleye koyarsın, geçmiş olsun.

Trenden otele yürüdüğüm yol boyunca seçenekleri düşündüm, elbette hepsi birbirinden ezik seçeneklerdi ve onların ezik efendisi de bendim, ama ne olursa olsun bu işi tamamlardım falan filan. Ah, nasıl bir özgüven. Bu özgüven olmasa şuradan şuraya gidemeyeceğim. Ayrıca şunları da düşündüm: (1) Tren istasyonundaki polis memuru neden “o iPad’i çantana sok lütfen, ortada tutma” dedi? (2) Ben ne ara bu kadar şaşkın oldum?

Otel resepsiyonisti kadının gece 10’da elinin altındaki çekmeceyi çekip içinden evrensel bir şarj adaptörü çıkardığı ve “bunu mu soruyorsun?” dediği ışıklar parladı, gündüz oldu, o an dünyanın en mutlu insanı ben oldum ve bunu resepsiyoniste borçluydum. Gerçekten. Neşeli bir ejderhadan ibarettim artık. Ta ki bendeki fiş adaptöre tam yerleşmediği için bilgisayarda çalıştığım süre boyunca tek elimle şarj aletini adaptöre itip durana kadar… ve adaptör ikide bir bendeki kabloyu tık diye geri atıp durdu. Ama buna da şükür. Ertesi gün (bir pazar günü) sempozyumda son dakika plan değişikliği ile benim sunum yaptığım günün değişmesi bile moralimi yeterince bozmadı. Şehrin simgesi/bayrağının teması dili dışarıda bir ejderhaydı, ben de onun kadar heyecanlı, enerjiktim ve azimliydim, sorun yoktu.

Beklenmedik ama istenen bir şey

Sempozyumun bittiği gün bir arkadaşımdan mesaj aldım: Türkiye’de elektrikler toptan ve perakende gitmiş, Adliye’de olaylar olmuş, işler karışmış. Alt tarafı birkaç gün yokum, yine neler karıştırıyorlar? (Evi çocuklara terk eden annenin modu, ev resmen parti evi olmuş ama ben anne değilim!) Oysa sempozyum ne güzeldi. Coğrafyayı koyun-pamuk-fön rüzgarları-meridyenler-düzgün çizilemeyen haritalara endeksleyen ortaokul coğrafya dersine inat, hatta sayısal ve her şeyin/her kişinin hesabını yapan bir mekanbilime endeksleyen bir coğrafya anlayışına inat, bu sempozyumda olağan ve olağandışı karşılaşmalardan, uyum mekanlarından, estetikten, hayvanların coğrafyasından, fotoğraftan, sanattan, bellekten, gelecekten, yerüstünden, yeraltından ve “ben”in karşısına çıkan ama ben olmayan şeylerden bahsediyorlardı. Akademik makalelerin yanında performansların yer aldığı sunumlar oldu. Sanatçılarla, biyologlarla, mühendislerle, tarihçilerle, antropologlarla doluydu odalar. Ama yer, bir coğrafya bölümüydü. Ana konuşmaların yapıldığı salonun girintili çıkıntılı, süslü duvarları, heykelleri ve tavanları bir odada değil bir canlının içindeymişiz gibiydi. Hatta klasikleri temsilen togalı oturan üç heykel-adamın bacaklarını oturduğumuz yerden röntgenleyebilmemiz, bence İngiliz espri anlayışına dair ipucu bile verebilirdi -ben aldım şahsen, alamayanlar düşünsün. Fuar tadında, ortada kartların uçtuğu ve hangi sunumu dinleyeceğimizi şaşırdığımız, paniklere düştüğümüz konferansların aksine burada seçenekler sayılı, yemekler güzel, konular ve uzmanlıklar çeşitliydi. Tema ise basit: karşılaşmalar ve uyumlulaşmalar. İçerisi ve dışarısı ve hatta daha fazlası: Araya girenlerin, arada kalanların, aradan geçenlerin duyuşsal varlıkları.

2015’e çok uygun bir tema.

*

soğuk v.2

IMG_0523

Orta Doğu ve Balkanlar’ın en kafası karışık bozkırına kar yağdı; yeni yıla aile, tombala, patlamış mısır, Yeşilçam filmi ve bitirilmemiş işlerle girmeye niyet etmişken kendimi günlerce Ankara’da kısılı kapalı buluverdim. Gelenlerin üstüne çığ düşmüş, yolda 18 saat beklemişler, ayılarla dans etmişler ve benzeri şehirlerarası yol efsaneleriyle beynimi yıkadıkları için ortalık sakinleşinceye kadar sakince beklemeye karar verdim. Bu sırada evde bitirilmemiş işleri bitirmeye çalışmanın faydası yoktu, kapalı ortama uzun süre maruz kalanların yakalandığı DDD (dört-duvar-depresyonu) hafifçe üstüme çökmüştü. Günler geçiyor, karlar eriyor, ama dağ yolu tam açılmıyor, Bolu Beyi izin vermiyordu. Nihayet, yollar açık! diyen bir arkadaşımın sözüne itimat ederek yola revan oldum. Revan, revanı çeker.

Olaylar akıyor: karmaşık bir network’e kaçan kar suyunun aktant ruhu

Otobüs mola yerinde arıza yaptı. Kardan, tipiden, çığdan dolayı değil, otobüsün motoruna kar suyu kaçmasından dolayı arızalandı. Sonuç: 2,5 saatlik bekleyiş. Diğer bütün otobüsler -kelle koltuk turizmler dahil- pırıl pırıl yoluna devam ediyordu, mola veren bütün otobüsler çekip gidiyordu, bizim içinse kar suyu bir elektrik kablosunu inceldiği yerden koparmak suretiyle otobüsün bilgisayarlı sistemini uyarmıştı ve uyarı ışığı yanarken gidilemezdi; tamir şarttı. Şoförümüz bizi yatıştırmak için:

Bu araba çok akıllı efend’m, kar suyu işte… ince bir kabloyu koparmış. Araç da düzenli bakıma giriyor ama…Kar suyunun girmediği yer mi var.. Hallediyoruz efend’m, 15 dakikaya bitiyor, oluyor efend’m,

diyordu, tamir uzadıkça bizi yatıştırıyor, çay servisi yapılıyordu, bitmek üzere’ler, sabrınız için teşekkürler’ler çoğalıyordu.

Konuya hakim olmak isteyen teyzeler

Bana kalırsa, havanın delice soğuk olmaması, mola yerinde duruyor olmamız, beklerken çorba içebilecek olmamız gibi şanslarımız vardı. Hatta arıza durumu açık edilmeden önce karda dolanıp şapşal selfieler çekerek neşemi buluyordum, tasasızdım, yoldaydım, mutluydum, en fenası bence artık tersliklere alışmıştım ki sallamıyordum. Benim temel şanssızlığım ise otobüsün yarısının emeklilerden, diğer yarısının çocuklardan/çocuklulardan oluşması ve bu iki yarının da beni temsil etmiyor olmasıydı. Arabada bekleşen teyzeler konuya hakim olarak sesini duyurmak istiyordu, çocuklar ise sesini duyurarak konuya hakim oluyordu. Bu yolculuktan çıkaracağım ders, “kar yağınca meydana çıkan muktedirimsi zihinlerin topografisi” adlı eserde yıllar sonra kendini bulacaktı. Şimdilik, bir aktant olarak kar suyu ve bu miniğin kablolarla kurduğu ilişki, emekli yolcuların sorgularına yenik düşüyordu (ve Latour bunu belki de dikkatten kaçırmıştı). Sürekli soru soruyorlar, arızayı haklı olarak anlamaya çalışıyorlar, kaptan şoförümüzü sorguya çekiyorlar, ancak memnuniyetsiz ve çözüme gitmeyen, öylece oturan ve üşüyen halleriyle beni üzüyorlardı:

Arıza nedir kaptan? Kar suyu nasıl girmiş?

(Daha sonra birbirlerine açıklamalar…)

N’oldu kaptan, umut yok mu? (dakika 5)

(Var efendim, olmaz mı!)

Kaptan daha bitmedi mi? (dakika 7)

(Oluyor efendim)

Üşüdük kaptan, kapıyı kapatsaydınız ama…

Kapıyı nasıl açıyoruz, tuvalete gideceğiz, ayaklarımız üşümeye başladı…

Kaptan bu aracın menşei ne?

(İsveç, Volvo olduğunu öğrenince)

E Volvo çok sağlam bir araba, niye bozuldu!!!

(Başka bir yolcu, bunun insan yapısı olduğunu hatırlatınca)

Çok özür dilerim ama…bizim ülkemizde ne var biliyor musunuz, yola çıkalım Allah kerim var…

Uçakla gittsenn başşka problemm, otobüssler gitsennn başşka problemmm…

Bu halde yolda olmayalım (iyi niyetli ve bir o kadar didaktik). Bakın, (sol işaret parmağının metalik ojeli direnişi eşliğinde (?)), yolda giderilecek bir arıza olmasın, çünkü beklenecek bir hava yok!

O sırada muavin:

Bitmek üzere efend’m, sabrınız için teşekkür ederiz…

Yani bunu şirkete şikayet edicez! (kadın yolcu)

Et, et….! (erkek yolcu)

Kaç kere ettik, bir şey olmuyor! (Koro halinde)

Kaptan, olmadı mı daha?

O esnada, otobüs teknik ekibi sakin, adeta bir dağın tepesinde Zen pratiğinde:

Kar yağıyor ama sulu kar. Önemi yok abi.

Ama yolcuların enerjisi de tam:

Setralar daha iyi değil mi? Neden bu dandik arabalara döndünüz?

(Kaptan cevap veriyor: Setra… Bir Alman harikası… Yolcu bizden iyi biliyor…)

Merhaba hanfendi, biz sizinle geçen cuma yine Bolu’da mı kalmıştık, beraber?! Kızınız nasıl?

Çok teşekkür ederim hanfendi… Evet, artık YOLCU turizm arabaları böyle oldu, ay çok bozuldu, orta malı oldu.

(Neeeey! Ooo, yok artık, o ne demek yahu)

Efendim bakın ben genç kızlığımdan beri YOLCU turizmle giderdim, hiç böyle rezalet olmazdı, ne zaman ki el değiştirdi… eskiler iyiydi, ne zaman ki büyükler gitti, el değiştirdi, yeniler para derdine düştü.

Hanfendi, hep böyle, kaç kere Bolu Dağına metreler kala kaldık biz…

Esas KESAT turizm alsa görürdük (bir erkek yolcudan uyarı!isyan)

Kaptan, tamir için araç gelmedi mi hala? Yarım saat dediniz, Yemen’e mi gitti bu araç, yeni kablo almaya? Yalan söylüyorsunuz.

Ne, çay mı?.. Çubuk!

… ve bu şenliğin arasına serpiştirilen, erkek yolcuların bizi (bak hele!) akla davet eden uyarıları ile şuursuz çocukların kendinden geçmiş ama gerçekleri yansıtan yorumları…

Dünyanın… en iyi arabası da olsa… a-rı-za yapabiliiiir…

Arabayla yola çıııktııım. Aa, arabam bozuldu… Sarı araba almak istiyorum ama paramız yok anne, mecbur beyaz arabamız olacak… Anne, arabamız yolda kaldı, takla attııı, hiçbir yere gidemiyoruz annneee!

(tablet oyunları, bir çocuğun isyanıydı ve ben galiba artık keçileri kara salıyorum)

Anne, molanın çok uzun olduğunu sana söylemiştim anne!

(Sus kızııım, küçük sesle konuş..) Susamıyorum anne! (Kızım yerine otur. Çay dökülecek bak, lütfen, sonra bozuşuca’z) Ne, çay mı?.. Çubuk! (Az sonra çocuk geçersiz bir işlem yürütecek.) (Kızım! yere attın! Atma yere!)

Kaptan, kapıyı kapasanız!

(Elektrikle uğraşırken nasıl kapıyı bir açayım bir kapayayım konulu isyan)

E, gerçeği söylesenize. Bizi kandırdınız, yalan dediniz. Yarım saat dediniz, kaç oldu!Doğruyu deseydiniz içeri girer otururduk!

(!En büyük engel, emir verilmesini bekleyen zihnimizdir, midir?)

…Ve artık benden yükselen İSYAAAAAN! duygusu… Aslında bu tamir, işi sağlama almak demekti galiba, ama hizmetini almak isteyen müşteri böyle düşünmüyor. Dahası, şoför ve muavinin krizi iyi yönettiğini bile düşündüm; baştan arızanın giderilmesi 30 dakikayı aşar efend’m deseler çıngar çıkardı belki ve o çıngardan doğan çığın altında kalabilirdik bak. Dahası, benzer bir durum uçakta olsaydı, açık açık gerçeği söylemeyeceklerdi; beyaz yalancılık olarak bilinen kurum işleyecekti. Üstelik, durumumuzun olağanüstülüğü başka mecralardan da destekleniyordu; o sırada mesaj attığım bir arkadaşım uçakta olduğunu, ama uçağın altı saattir taksi konumunda beklediğini ve henüz kesin kalkış saatini bilmediklerini, uçaktaki küçük çocuk uslu dursun diye belirli bir şarkının dinlendiğini söyleyince halime şükrettim. Bizdeki kar suyu aktör-ağ kuramıyla açıklanabiliyor, elalemin uçağı belirsizlik içinde remikse duruyordu… En tuhafı, tuhaflıklar artık bana hayatta olduğumu hissettiriyordu. (eve vardım, ama bir perdelik daha malzeme gelir sanıyorum.)