duyuşsal bir an: bir ayarın düşündürdükleri…

-bu notu B. Massumi’nin görünmeyen tehlike, yangın alarmları ve yangın çıkışı işaretindeki affect/ duyuşsallık imasından bahsettiği yazısına ithafen alayım; aslında dur yahu, bu notu çocuk büyüten arkadaşlarıma ithaf ediyorum.-
 
Bu akşam vapurda ayar aldım. Vapur iskeleye yanaşıp geri savruldu, sanırım dalgadan dolayı. İniş bandı açılmışken iki kez geri kapanmaya başladı, vapur biraz yalpaladı. İnmek için bekleyenleri de görevliler hemen geri itti ve durdurdu. O kalabalık beklerken, iki-üç kadın ay ay ay noluyo diye panikle en önden aramıza geri döndüler, dibimde tırstıklarını görünce
‘sakin olun, bir şey olmuyordur ters giden’
…diyecek oldum. Nasıl ya, yol verir misiniz biz geçelim, diye aceleyle arka tarafa koltuklara döndüler. Birkaç kişi biraz abartılı olmadı mı ablacım bakışı attı, kitleler çıkıştan ayrılmadılar bu arada, birkaç adım geri bastık, bir dolandık filan, bekledik ki iniş bandı düzgün açılsın, kaptan yeni ehehe diye şakalar komiklikler edildi o arada. İki-üç dakika sonra bant sorunsuz çalıştı. Çıkışa yönelince aynı kadın, arkadaş(lar)ına dönerek yanımdan yürürken:
 ‘kadına bak ya, hem sakin olun bir şey yok diyor, hem de çekilmiyor, ay’, diye ayarı çekti. (evet, kulaklarım sizi daha iyi duymak için bu kadar büyük.)
Şimdi, burada ciddi bir olay, sakatlık, kabalık yok, ama inceden bir tuhaflık var. İnsan korkar, hele denizden, hele de alışkın değilse, hele de İstanbul’da ulaşım ağını kullanmaya kalkıyorsa, hatta evden fazla çıkmıyorsa ve toplu taşımayı çok sık kullanmıyorsa, örneğin gideceği her yere kocişi, kankitosu, babacığı veya servisi/şoförü bırakıyorsa korkabilir. Oysa yazdığımı bir daha okurken adeta kadına, dur geçemezsin seni denize atıcam nihohohaha, demişim gibi hissettim. O nedir ya! Güldüm inerken, bu kadar sakince demeseydim sakin olun diye, hatta hiçbir şey demeseydim, hesap bana kesilmeyecekti. Sonra biraz daha güldüm kaşkol altından, ortada gerçekten bir tehlike olaydı -örneğin bir deniz otobüsünün içinde fırtınaya yakalanıp geminin camları çatlayıp bişi yok bişi yok diyen görevlilerle başbaşa kalsaydı veya şehir hatlarına itelenen yeni, klostrofobik yolcu gemilerinden birindeyken yangın çıkıp dumanı tüte tüte yol alsaydı, belki bu panikli tepkiyi ortaya koyamayacaktı, çünkü gerçekten bir tehlike varken o anda bunu dile getirmek yerine paçayı kurtarmamız gerekiyor, denizde de bu biraz suyla aşinalık gerektiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ağır basan bir bireyden geliyor bu atarlı sözler de diyemiyorum, çünkü öyle bir güdüsü olsaydı vapurdan ilk ben ineyim, diye ön sıralara geçmezdi. Demek ki fobik hatta patolojik bir durumun izleri var.
 
Fobisini tetikleyen de benim, tamam sakin olun, bir şey olmuyordur, demem oldu (tamam ben de normal değilim, sadece kombi bozulduğunda panikliyorum ama yine de insaf). Bunu azarlar bir tonda da söylememiştim, çünkü kadının tavrı beni de panikletecek diye tedirgin oldum ve neden kimse kıpırdamazken burada dibimde bir yaygara var, ciddiye almalı mıyım diye reality check’e giriştim o sırada. Şehirde ve ülkede tepki gösterecek, ayar verecek onca gerçek tehlike ‘raadına bakarak’ takılıyorken, bir dalganın gücüne bak!
 
Çocuk yetiştirirken filan canlarım, rica ediyorum, hayatın küçük gerçekleriyle, örneğin suyla, denizle, dalgayla, tehlikeyle, mikropla, şans faktörüyle tanıştırın ki büyüyünce muhakeme de yapabilsinler, sadece alışveriş ve gösteriş yapmasınlar; ya da ne bileyim puslu mantıktan da bahsedin, sadece onlara satılan iyi ve korunaklı hayat paradigmasında takılmasınlar, dışına da çıkabilsinler, hantal kafa olmasınlar, alışmadıkları bir şeyle karşılaşınca dehşete düşüp kilitlenmesinler, etraflarını da panikletmesinler; örneğin oturdukları kafedeki kedi kafesinden çıkınca çayını bırakıp ortamı terk ederken ‘ay korkmadım hayır, bu benimkisi fobi’ gibi neresinden tutsan yamulan beyanlarda bulunmasınlar. Sadece fantastik oyuncaklar, eğitim paketleri, alışveriş poşetleri, tatlı hayat ve sevginizle büyütüp büyütüp büyütüp kocaman edip fareden korkan bir fil yetiştirmeyin. Ne alaka şimdi oradan buraya derseniz, o tarz filler yüzünden Timur’ların elinde can verenlerimiz var. Sesini yanlış alarma çıkaran sorumlu yurttaşlar!
Reklamlar

Saat 3:23. Yağmurlu bir yoldayız. Karanlıkta otobüsümüz iz sürüyor, bu karanlık hoşuma gidiyor, sanırım bana bebekken (?), çocukken, ergenken, ilkgençken, gençken ve genç yetişkinken gittiğim yolları hatırlatıyor, devamlı yolda oluşumu hatırlatıyor (bunu sorgulayan, en azından merak eden çok az arkadaşımın varlığını da hatırlatıyor; ne hoş! Kimse garipsememiş neden sürekli bir yerimin olmadığımı, mahalle arkadaşlarım olmadığını ya da çocukluktan kalma tanıdık yüzlerin yok denecek kadar az olduğunu…). Düzenli bir uğultusu var yolda olmanın. Kendinle başbaşa kalmanın sağlıklı uğultusu. Yola dokunmanın da sağlıklı hissi denebilir. Bir tür iletişim, sahici. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Yola hava atacak kadar komik olamıyor insan; neysen osun yolda, yoksa seni savurur atar yani, sağı solu belirsiz, “arşe”si olmayan, tepesi atık bir yabani arkadaş gibi düşünüyorum yolu.  Hem de başkalarının hep çok konuştuğu, milletin dırdırından derdinden bireyin kendi sesini duyamaz hale geldiği toplumlarda yalnızlık (solitude belki de; ne belkisi yahu, kesin, kesin.) bulabilmek için nadir bir alan ve zaman veriyor, eşsiz bir aracı. Hazine gibi bir şey (para kazanmayı pek beceremeyen biri olduğum için başka türlü hazineler icat ediyor, icat çıkarıyorum). 

Ne zaman yola çıksam kafam iyi çalışıyor, sanal hareket hissiyle herhalde beynimin çarkları da dönüyor, beynim adeta sorumluluk ve ahlak duygusuna sahip tuhaf devlet dairelerine benziyor, çalışıyor! Olacak iş değil! Her tarafım fikir balonlarıyla doluyor, sonra yolda beynime ayrılan süre sona erince hop asık suratlı, mıymıntı bir düzene geri dönüş başlıyor… Kamusal alan dedikleri yol olmasın sakın?

Aslında yol bir eşik; havayla, rüzgârla, kar tanesiyle, asfalttaki gizli buzlanmayla, bisikletine arkadan çarpıp geçmişini geleceğini birkaç saniyede dümdüz eden çakma Schumacher ile tanıştığın, yüzleştiğin, başbaşa kaldığın romantik ve bir o kadar da korkunç, özel bir ortam. Hem kendi korkularınla yüzleşebilirsin, hem başkalarınınkiyle. Bu açıdan uçağa binmenin bendeki yeri ayrı: Hayatımda en yoğun panik, endişe ve üzüntü duygularını (Ne olacak? Nasıl olacak?) taşıyarak binip sorularla (Olur mu? Olmaz mı? Bu sefer de mi olmuyor? Acaba aslında oluyor mu?) indiğim uçaklarda illa ki düşünmüşümdür; Schrödinger’in kedisi gibiyiz şu an, varız ama yokuz, bu kuşun içindeyken dışarıya yokuz gibi, ama aslında kuşun içinde saklı mevcudiyetimiz var olduğumuza tek işaret. Bunu dünyayla bağını koparmaya yeminli ve eziyet çeken bir pilot veya savaş oyununa meyilli, kafasındaki canavarları doğru düzgün dinleyen birini bulamamış, isyanı bir virüs kadar inatçı oğlanlar ortamı bozmadıkça, orada bir kedi var uzakta. O yüzden bütün hesapları kapatarak uçağa binmenin gerekli olduğunu bile düşünürüm, acılı huzursuz bir hayalete dönüp kalmamak için (hayaletlere inananlar dünyayı en çok sevenler, dünyayı öyle bırakıp gitmeye kıyamayanlar mıdır, nedir?) şart… Neyse ki uçakta sadece kendi korkularımla cebelleşmiyorum. Bir defasında annesi hasta olduğu için yanına hemen gitmesi gereken bir kadınla yanyana düştük; hayatında hiç uçağa binmemişti ve en az 35 yaşındaydı, mecburen bu kez binmişti ve çok korkuyordu, az kalsım elimi tutacaktı. Korkmayın, bir şey olmazç ben yanınızdayım filan demiş olabilirim. Bozuk dişlerini hatırlıyorum, OrtaDoğu ülkelerine süttozu yardımı yaparken Amerika’nın kendi orta güneyini unuttuğunu düşünmüş, üzülmüştüm. Bir başka sefer muhtemelen denizaşırı gitmekten ve türbülanstan şundan bundan korkan bir Polonyalı devamlı konuşmuştu, neden Türk’e benzemiyorum’a,kocam var mı’ya kadar sordu, ama heyecanı yine dinmedi. Başka bir sefer bir rahiple yanyana düştük; gerçekten ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum, sanırım yine Doğu Batı karşılaştırması yapmaya kalkıştık, sanırım kafamı ütüleyemeyecek kadar gergindi. Bu yolculuk eşliklerinden herhalde en sevimlisi, oğlunun tuttuğu deniz levreklerinin fotoğraflarını gösteren (hazırda varmış) Bostonlu amca oldu şimdiye dek. 

Hepsi eşiğimin parçası oldular, tıpkı nice diğerleri gibi.  Sayelerinde korku eşiğim yükseliyor, anakucağından kopmamış kuzu adamlar ve ödlek hatunlar gibi ota bite ay korkarım, tiksinirim, ıyy hiç sevmem, çekemem demiyorum. Hatta bunun araştırması bile var, tiksinti duygusuyla muhafazakarlığın korelasyonları filan, okusa ız çok seversiniz, gerçi belki tiksinirsini de, bilemedim.
 Ama korku dediğin yedikçe bitmeyen pilav gibidir; misal, birileri hep yoldayken başka birilerinin hep durması korku, endişe, takıntı, manyaklık kaynağı olur çıkar. Bu konu çok önemli. İlişkilerinizin neden tıkırında gitmediğini, işvereninizin neden “ay ben en fakirim nasıl edeyim de sana sigorta vereyim” dediğini, bazılarının neden başkanın adamları olduğunu ama diğerlerinin sadece oy verdiğini ve durduğu noktadan konuştuğunu -aslında ilk grubun da durduğu yerde durmayı çok ciddiye alması gerektiği-, kimi otomatiğe bağlayıp düşünmeden hareket ederken diğerlerinin bir kedi gibi nazik ve düşünceli hareketleri olduğunu filan hep böyle dur/kalk denklemiyle düşünerek daha etkili yorumlayabilirsiniz. Misal, bundan üç saat önce otobüse yolcular geçerken, aracı sürecek olan şoförün ayakta dikilmesini anlamayan, adamın inmek için beklediğini görmeyen, bir an evvel otobüse binmezse balkabağına dönüşeceğinden korkan yolcu gibi.  Veya ekranı çalışmadığı için otobüs şirketinin ona ” garezi var herhalde” diye sitem eden yolcu gibi.  Hıı, evet. Veya kafese konulup otobüste taşınmak üzere aramıza katılan kedi gibi. Otobüse almayacaklardı onu, ama sahibi bence bir yolunu buldu ve kedi sıkıntılı miyavlarına devam etti. Kafesten inene dek o kedi yok; indikten sonra kapatılmışlığını ve korkuyu bakalım hatırlayacak mı?

Saat 4:31. Belki de yol, kediyi anlamaya yarayan eleştirel bir eşiktir, yani neden olmasın.

bir gün bir kadın ejderhasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir salona girer

İşbu yazı, bir sempozyumun hikayesidir.

akademik konferansçılık oyunu

Genç araştırmacıların çoğunlukla konu mankeni olduğu, kendi kendileriyle daha da kötüsü duvarlarla konuştukları, dertlerini dinleyen kitlenin perdeler ardına gizlendiği, boşluk-beyin-beden üçlemesinin güdüklüğe mahkum olduğu akademik konferansları sevmiyorum. Sevemiyorum. Eskiden faydasız, kendi adıma yanlış strateji, talihsizlik gibi değerlendirdiğim bu tarzı artık neredeyse “kötü niyet” olarak görüyorum, çünkü 6 ay sonra çorba mı köfte mi yiyeceğim, işim olup olmayacağı vb. belli değilken benden sadece mesela 350 dolarcık/eurocuk  katılım ücreti talep eden ya da akademik turizmi ayyuka çıkaran ortamların ya da bilime alerjisi olduğu için ilmi bir gömlek giyerek ahlaki bir boyutu yücelttiğini düşünen ama ahlakın gerektirdiği açıklık, merak ve anlayıştan bihaber takılan, hiçbir somut veya toplumsal derde dokunmadan sihirli formüller geliştirmenin peşinde ortamların, ya da rakamlarla konuşunca hormonları coşan ama nitel çalışma duyunca “hm evet yapmış bişiler çocuk, dinliyelim bari” konumu alan yerlerin, masaların, sandalyelerin hastası değilim, cık. Duyma eşiği daha zengin olan genç kulakların duydukları sesleri kenara itip yavaşlamış kulakların başarılarını alkışlamayı “günü kurtarma” bakımında çok akıllıca, “geleceği kurtarma” bakımından ise zavallı derecede saçma buluyorum. Sen, geceni gündüzünü birbirine katan ve sadece ufukta görebildiğin bir şeyi 15-20 dakikada anlatmaya çabalarken, geçen yıllardan kanka olmuş tecrübeli katılımcılar tuhaf bir samimiyete, hoşbeşe çoktan dalmış oluyor, “ya siz ne güzel konuşuyorsunuz söyleşiyorsunuz, acaba beni de aranıza almanız için ne yapmam gerekiyor” diye bakakalıyorsun, ortama tam ısınamamış taze nefesler olarak. Bazıları senin sunumuna şöyle bir göz attıktan sonra ya daha ilginç çünkü daha tanıdık, bildik kelime dağarcığı ve ortamdan oluşan (!) oturumları dinlemek üzere ortamından ayrılıyorlar, ya turistik bir akademinin örnekleri olmak üzere şehirde kültürlü gezilere geçmiş oluyorlar (yapma demiyorum, hobi olarak yine yap) ya da “krizi aşmak için kritik aşamalar” isimli çalışma grubunun toplantısında köşeye çekiliyor, zaten meşruiyeti açık apaçık bir toplamı sağlamakla meşgul oluyorlar. Yani bu tür toplantılar, bir oluşumun değil, tamam oldu’ların ilan edildiği sahne oluveriyor. Bulunduğun küçük akademide “çok önemli, çok anlamlı, çok ciddi, çok acayip, çok dehşetli, çok x” bir konu olduğuna seni inandırdıkları (safsın çocu’m) mesele, orada denizde kum oluyor; hayatın gerçekçi dibiyle karşılaşıyorsun. Bence bu gerçekçilikte sorun yok; esas fenalık, sen yeni karşına çıkan bu “dip” deneyimini sindirirken eften püften bir akademik tartışmanın kanat takıp azman azman gibi göklerde süzülmesi oluyor. Bu kanatlı azman fikirleri ve tezahürlerini gereğinden fazla ciddiye almamayı telkin eden ikincil doğamın da önerisine uyup böyle ortamlardan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ejderha veya Alan-Çalışmasının Dile Gelmesi

O sebepten, Avrupa’nın Anglo-Sakson adasında, küçük çaplı, yoğun ve kısa süreli, neredeyse butik bir sempozyumun ilanını görünce biraz panikledim, biraz duruldum, biraz düşündüm ve dedim ki:

İşte bu!

Gerçi görür görmez yaklaşık 5 kere acaba ben bu kriterlere uyuyor muyum diye sorguladım. Kıymetli ve tutkulu derecede güzel şeyler insanın kendine güvenini sorgulamasına sebep oluyor. 5. defanın sonunda emin oldum, burası bana göre. Araştırmamın ilk bulgularını burada paylaşabilirim. Geçen on yıl boyunca tekrarladığım bir hata aniden ortadan kalktı: Ortamın amacına uygun bir niyeti tutturmadan giden o şaşkın ördek yerine, “evet, öyle bir yer ki kafamda oluşan resmi sunarım, gerçekten merak edenler eleştirir, onların eleştirileri sayesinde makalem istediğim kıvama daha çabuk gelir” diye düşündüm, gayet pragmatik yaklaştığım bir havaya girdim. Benim gibi bir şaşkın için oldukça sıra dışı olan bu yeni kafa ile var gücümle duymak istediğim eleştiriye göre bir öz ve taslak metin çıkardım. Neden geldin, İstanbul’da sempozyum mu yoktu?! diye soracak olurlarsa cevaplar hazırladım, yola koyuldum.

Her kıymetli ve tutkulu girişim gibi bu da engellerden azade değildi. Bir kere sempozyumun İngiltere’de olması yüzünden 1 koyup 4 kaybettiğim (bkz.sterlin) bir konumdaydım. Gelişmiş dünya bir başka oluyor. Bu riski almaya karar verdim.

Ama çalışma ve organizasyon disiplini açısından 4 kaybedip 16 kazandıran bir durum hasıl oldu. Önce organizatörler dudak ısırtan bir dakiklikle cevap yazdı: gönderdiğiniz özet-metinlerini aldık, şimdi bunları ince ince inceleyeceğiz ve size çabucak cevap vereceğiz. Bir hafta içinde kabul cevabı geldi, biraz da katılım desteği geldi (!), ben tamam diyince ertesi gün nihai kabul ve davetiye mektubu geldi. Yer yön bilgisi de ikiletmeden elimize ulaştı (bkz. coğrafyacı olmanın güzellikleri).

El alem uçaktan çat diye inip vizesini bankodan cırt diye alıp gümrükten cort diye çıkarken ben ayrıcalıklı Avrupa-dışı konumum dolayısıyla vize almak için işe koyuldum. Benim vize almak için harcadığım sürede iki köşe yazısı, bir sınav ve 4 davet için masa hazırlanırdı, ayrıca bir de dil öğrenirdim. Vize işlemlerini kolaylaştırmak için yardımını aldığım ofis: “Madem A.B.D.’de okulunuz, neden Türkiye’den vizeye başvuruyorsunuz?” diye sorduğunda kalbim kırıldı: Have you heard of site/fieldwork off-residence? (Bu noktada geçen eylülde tabii ki bir mantıcıda tesadüf ettiğim beyaz ayakkabılı iş adamı/emlakçı abinin sözlerini anmak istiyorum:

Hm… Demek sosyologsunuz. İlginç… Benim tanıdığım bütün sosyologlar evden dışarı çıkmıyor. Siz niye bu kadar geziyorsunuz?

Çünkü ben yayan bir sosyologum. Üstelik bilginin evden uzakta bulunanına da değer veriyorum. Rica ederim. Ayrıca coğrafyacı da olduğumu söyleseydim işin içinden çıkamazdık, bu sebeple de kendimi ayrıca kutluyorum.)

Vizenin çıkmasını beklerken bir yandan da elimde anekdot usulü yazdığım için nasıl toplayacağımı bilemediğim bazı notlar vardı (sorun no.1). Kullandığım kaynaklardan birine ayrıntılı bakınca yine yazarına (ve tabii ki berrak aklına) aşık olmam sonucu (sorun no.2) daha da yavaşlıyordum (aman yarabbi neler demiş böyle). Ayrıca zaman daralıyor (sorun no.3), hiçbir zaman çok tatlı geçinemediğim zamanı -ya çok yavaş geçiyor ya çok hızlı- makale yerine başka işlere kayarak atlatıyordum. Seyahatim açısından en sevindiğim nokta trene binecek olmamdı; hatta İngiltere yolcusu kalmasın diye evdekilere haber verince annem beni şaşırtan bir çeviklikle, hm çok güzel, trenle gidersin, biz baktık internetten, gibi bir şeyler dedi! Yola çıkmak üzereyken sunum teknik bir işe dönüştü: Şu kadar dakikada şu kadar kelime… bu hızda konuşursam bu kadar sayfa… bu fontla yazarsam daha okunaklı… görseller şu kadardan fazla olmamalı… endişeye meyilli birey olarak üzerimde şu renkte bir şeyler bulunmalı… şu kadar saat uyunmalı… gibi teknik ayrıntıları gözetmek işimi kolaylaştırırken, kimler konuşmacıymış? ne, o da mı konuşmacıymış? saçmalar mıyım acaba? diyerek endişelenmeseydim (sorun no.4) iyiydi, ama işte endişesiz bir macera düşünülebilemez. Arada notlarıma bakıp, yahu sanki benim tezime fayda olsun diye düzenlemişler bu sempozyumu, diye içimden geçirdim ve rahatladım, bütün taşlar tak tık tuk yerine oturuyordu.

Elektrik veya 3’ün 5’in hesabı

Anglo-Sakson dünyaya giriş vizesi almak için bazen yüklü yatırım yapmak zorunda olmamızın dışında ülkemizin bizi ayrıcalıklı kılan başka özellikleri de var: İki kıtaya yayılan (kıtalar birbirlerine hep dudak bükse de ısrarla devam), üç tarafı denizlerle çevrili (savaşmış bombaymış enerji kaynaklarıymış denizin bittiği yerde neler oluyormuş onları geç), dört mevsimin yaşandığı ama niyeyse o mevsimleri geçirenlerin nasıl geçindiğini umursamayan insanlarla, beş kardeşin beşinin bir olmadığı (anneanne sözü) ama tek vücut olmanın her türlü pazarlandığı güzide bir kara parçasında yaşamamızın yanı sıra: () engin yemek kültürümüz (Turkish breakfast heleloy! Kim hazırlıyor onca ballı böreği ayol?) tarihi mirasımız, () hem üstüne beton attığımız hem de albenili bulup satmayı arzuladığımız doğa dokumuz, () deli gibi güçlüklere göğüs geren ve fakat narincik olup korunmaya kollanmaya muhtaç olduğu söylenen kadınımız (hepimizin kadını değildir umarım, bir tuhaf oluyor o durum), () ayreten yokluklara, dağlara, zorluklara dayanıp düze çıkma azmimiz, () dünyanın bizi (bkz. toprak parçasıyla özdeşleşen insan toplulukları) çökertmek için dansa kaldırdığını sandığımız güvensiz egomuz (şaşırtıcı değil mi?) ve en nihayetinde de () doğal enerji kaynakları dağıtma, kullanma vb. her türlü uğraşma biçimimizin illa ki fiyasko olması (bkz. biofuel ne ki la? diye soran insanın ülkesi versus çöpten enerji üreten, nükleer santrallerini uykuya yatıran ülkeler).

Sonuncu “kaynaklar” meselesini bu şekilde ifade ediyorum, şaşırtıcı bir şekilde, kişisel olduğunu sandığım bir enerji kaynağı probleminin aniden memleket sathına sıçraması sebebiyle böyle ediyorum. Keyfimden değil yani.

Sunum endişemi uykusuz kalarak ve teknik ayrıntıları (3’ün 5’in hesabını yaparak) kontrol altına alarak çözdüğümü sanırken şöyle bir şeyler oldu: Yola çıkmadan önceki gün, yurt dışında elektrikli alet kullanabilmek için gereken seyahat adaptörümü kaybettiğimi fark ettim (belki hiç yoktu yanımda). Seni yurt dışındayken nasıl arayacağız!?! diye panik dalgası yaratan validem ve peder beyciğim sağolsun, yahu ne var, internet var, Skype var diye onları sakinleştireyim derken bu basit ayrıntıyı unutmuşum. Karaköy altgeçit çarşısında iyi niyetli bir satıcı, “bu karmaşık olan yirmmiibeşş lirra, bu diğeri beşş lirra. Neden daha fazla ödeyesin?” diyerek akıl (!) verdi. Uykusuz olduğum için bu aklı yuttum. Esas iş görecek evrensel adaptöre uzun uzun bakıp, evet ya niye daha fazla ödeyeyim madem 5 liraya da var, diyerek 3’ün 5’in hesabını yaptım ve diğer uyduruk adaptörü aldım ve bunun farkına ancak İngiltere’ye giriş yapınca vardım! (bkz. uykusuzluk kötülüklerin en kötüsüdür; iyi bir şey olsa kediler de denerdi.)

Adaptör alışverişinden çıkıp ofise uğradım, metin üzerinde uğraşırken bilgisayarımın şarjı bitiyor, önceki geceden beri temassızlık yapan şarj aleti canımı sıkıyordu. Temas etsin diye kurcalarken adaptör kablosu alev aldı. Aaa yanıyor!, diyerek son dakikada mum alevinin fener alayına dönmesini önlemiş oldum. O esnada bilgisayarımın pili %3 doluydu. Akşam saatinde, son dakikada, ekstra adaptör/kablo nerede bulurum derken çok klas bir hareketle ofisten ödünç kablo buldum. Eve gittiğimde yeni adaptörü benimsemeye çalışan bilgisayarın çıkardığı cızırtılar sayesinde korkudan bütün gece dosya yedekledim, kendime fason adaptör edindiğim için küfrettim. O sırada ya bu da şarj etmezse diye 5 ayrı bellekte sunum kaydettim. Zaten Windows’un bitmek bilmeyen güncellemeleri yüzünden bilgisayara kıldım, bu kablo vakası yüzünden iyice soğudum (bunların erken dönem ani voltaj değişikliklerinden kaynaklanabileceği ancak ertesi hafta tüm yurtta von Zürcher’i bile şaşırtacak elektrik kesintisi olduktan sonra aklıma gelebildi).

Ertesi gün havaalanında “portakal suyu içeyim, vitamin alayım” derdine düşüp, kitapçıya şöyle bir göz atarak “acaba yedek bir bilgisayar şarj aleti sorsam mı” kısmını atladım (bu kafa benim değil başkasının olmalı.) ama sorsam da muhtemelen benim elmalı olmayan bilgisayarıma uygun bir şeyler bulamayacaktım. Birleşik Krallık’a adım atıp tren yolculuğuma geçene dek, yedek adaptör sormak/almak aklıma gelmedi, çünkü zaten acelem vardı, gece bastırmadan otele varmak, dinlenmek istiyordum (bu neyin kafası, ben bu yedeksiz insan olamam). Trende yanımdaki yolcu telefonunu şarj ederken kafama dank etti: Bu priz, benim adaptörüme hiç benzemiyor…

Aferin benim şaşkın kafam. Hayatta ilk kez yapmadığı işlere halen amatörce yaklaşmaya hasta tipler vardır ya. İşte o ben. Kolumun altında anlatılmak, ortalığı ısıtmak için bekleyen bir ejderhacık var ve ben onu parlatmak için gereken elektrikten yoksun kalacağım, çünkü beraberimdeki hiçbir elektronik alet çalışmayacak. Trenle sunum yapacağım Güney Galler şehrine vardığımda gecenin 9’uydu ve yedek planlar peşindeydim: (1) seyahat adaptörü alabileceğim elektronik mağaza sor, ama kapalıdır; (2) o zaman bu tür şeylerin satıldığı bir her-şey-mağazasına sor;  ama sorduk, onlarda yok; (3) o zaman ertesi sabah Apple Store bulup bari tabletimi şarj etsem, onda geri kalanına hazırlansam… ama pazar günü her yer kapalı olabilir; (4) o zaman internet kafe bul, bari orada çalış; (5) internet kafe yoksa? acaba organizatörlerden yedek bilgisayar mı sorsam? ama yo, olmaz, ayıp, elimde yazarım metnin kalanını; sezgisel olarak kaç dakika sürer, bulurum; (6) sunuma ekleyeceğim ses dosyaları? (7) onları da sonra makaleye koyarsın, geçmiş olsun.

Trenden otele yürüdüğüm yol boyunca seçenekleri düşündüm, elbette hepsi birbirinden ezik seçeneklerdi ve onların ezik efendisi de bendim, ama ne olursa olsun bu işi tamamlardım falan filan. Ah, nasıl bir özgüven. Bu özgüven olmasa şuradan şuraya gidemeyeceğim. Ayrıca şunları da düşündüm: (1) Tren istasyonundaki polis memuru neden “o iPad’i çantana sok lütfen, ortada tutma” dedi? (2) Ben ne ara bu kadar şaşkın oldum?

Otel resepsiyonisti kadının gece 10’da elinin altındaki çekmeceyi çekip içinden evrensel bir şarj adaptörü çıkardığı ve “bunu mu soruyorsun?” dediği ışıklar parladı, gündüz oldu, o an dünyanın en mutlu insanı ben oldum ve bunu resepsiyoniste borçluydum. Gerçekten. Neşeli bir ejderhadan ibarettim artık. Ta ki bendeki fiş adaptöre tam yerleşmediği için bilgisayarda çalıştığım süre boyunca tek elimle şarj aletini adaptöre itip durana kadar… ve adaptör ikide bir bendeki kabloyu tık diye geri atıp durdu. Ama buna da şükür. Ertesi gün (bir pazar günü) sempozyumda son dakika plan değişikliği ile benim sunum yaptığım günün değişmesi bile moralimi yeterince bozmadı. Şehrin simgesi/bayrağının teması dili dışarıda bir ejderhaydı, ben de onun kadar heyecanlı, enerjiktim ve azimliydim, sorun yoktu.

Beklenmedik ama istenen bir şey

Sempozyumun bittiği gün bir arkadaşımdan mesaj aldım: Türkiye’de elektrikler toptan ve perakende gitmiş, Adliye’de olaylar olmuş, işler karışmış. Alt tarafı birkaç gün yokum, yine neler karıştırıyorlar? (Evi çocuklara terk eden annenin modu, ev resmen parti evi olmuş ama ben anne değilim!) Oysa sempozyum ne güzeldi. Coğrafyayı koyun-pamuk-fön rüzgarları-meridyenler-düzgün çizilemeyen haritalara endeksleyen ortaokul coğrafya dersine inat, hatta sayısal ve her şeyin/her kişinin hesabını yapan bir mekanbilime endeksleyen bir coğrafya anlayışına inat, bu sempozyumda olağan ve olağandışı karşılaşmalardan, uyum mekanlarından, estetikten, hayvanların coğrafyasından, fotoğraftan, sanattan, bellekten, gelecekten, yerüstünden, yeraltından ve “ben”in karşısına çıkan ama ben olmayan şeylerden bahsediyorlardı. Akademik makalelerin yanında performansların yer aldığı sunumlar oldu. Sanatçılarla, biyologlarla, mühendislerle, tarihçilerle, antropologlarla doluydu odalar. Ama yer, bir coğrafya bölümüydü. Ana konuşmaların yapıldığı salonun girintili çıkıntılı, süslü duvarları, heykelleri ve tavanları bir odada değil bir canlının içindeymişiz gibiydi. Hatta klasikleri temsilen togalı oturan üç heykel-adamın bacaklarını oturduğumuz yerden röntgenleyebilmemiz, bence İngiliz espri anlayışına dair ipucu bile verebilirdi -ben aldım şahsen, alamayanlar düşünsün. Fuar tadında, ortada kartların uçtuğu ve hangi sunumu dinleyeceğimizi şaşırdığımız, paniklere düştüğümüz konferansların aksine burada seçenekler sayılı, yemekler güzel, konular ve uzmanlıklar çeşitliydi. Tema ise basit: karşılaşmalar ve uyumlulaşmalar. İçerisi ve dışarısı ve hatta daha fazlası: Araya girenlerin, arada kalanların, aradan geçenlerin duyuşsal varlıkları.

2015’e çok uygun bir tema.

*

soğuk v.2

IMG_0523

Orta Doğu ve Balkanlar’ın en kafası karışık bozkırına kar yağdı; yeni yıla aile, tombala, patlamış mısır, Yeşilçam filmi ve bitirilmemiş işlerle girmeye niyet etmişken kendimi günlerce Ankara’da kısılı kapalı buluverdim. Gelenlerin üstüne çığ düşmüş, yolda 18 saat beklemişler, ayılarla dans etmişler ve benzeri şehirlerarası yol efsaneleriyle beynimi yıkadıkları için ortalık sakinleşinceye kadar sakince beklemeye karar verdim. Bu sırada evde bitirilmemiş işleri bitirmeye çalışmanın faydası yoktu, kapalı ortama uzun süre maruz kalanların yakalandığı DDD (dört-duvar-depresyonu) hafifçe üstüme çökmüştü. Günler geçiyor, karlar eriyor, ama dağ yolu tam açılmıyor, Bolu Beyi izin vermiyordu. Nihayet, yollar açık! diyen bir arkadaşımın sözüne itimat ederek yola revan oldum. Revan, revanı çeker.

Olaylar akıyor: karmaşık bir network’e kaçan kar suyunun aktant ruhu

Otobüs mola yerinde arıza yaptı. Kardan, tipiden, çığdan dolayı değil, otobüsün motoruna kar suyu kaçmasından dolayı arızalandı. Sonuç: 2,5 saatlik bekleyiş. Diğer bütün otobüsler -kelle koltuk turizmler dahil- pırıl pırıl yoluna devam ediyordu, mola veren bütün otobüsler çekip gidiyordu, bizim içinse kar suyu bir elektrik kablosunu inceldiği yerden koparmak suretiyle otobüsün bilgisayarlı sistemini uyarmıştı ve uyarı ışığı yanarken gidilemezdi; tamir şarttı. Şoförümüz bizi yatıştırmak için:

Bu araba çok akıllı efend’m, kar suyu işte… ince bir kabloyu koparmış. Araç da düzenli bakıma giriyor ama…Kar suyunun girmediği yer mi var.. Hallediyoruz efend’m, 15 dakikaya bitiyor, oluyor efend’m,

diyordu, tamir uzadıkça bizi yatıştırıyor, çay servisi yapılıyordu, bitmek üzere’ler, sabrınız için teşekkürler’ler çoğalıyordu.

Konuya hakim olmak isteyen teyzeler

Bana kalırsa, havanın delice soğuk olmaması, mola yerinde duruyor olmamız, beklerken çorba içebilecek olmamız gibi şanslarımız vardı. Hatta arıza durumu açık edilmeden önce karda dolanıp şapşal selfieler çekerek neşemi buluyordum, tasasızdım, yoldaydım, mutluydum, en fenası bence artık tersliklere alışmıştım ki sallamıyordum. Benim temel şanssızlığım ise otobüsün yarısının emeklilerden, diğer yarısının çocuklardan/çocuklulardan oluşması ve bu iki yarının da beni temsil etmiyor olmasıydı. Arabada bekleşen teyzeler konuya hakim olarak sesini duyurmak istiyordu, çocuklar ise sesini duyurarak konuya hakim oluyordu. Bu yolculuktan çıkaracağım ders, “kar yağınca meydana çıkan muktedirimsi zihinlerin topografisi” adlı eserde yıllar sonra kendini bulacaktı. Şimdilik, bir aktant olarak kar suyu ve bu miniğin kablolarla kurduğu ilişki, emekli yolcuların sorgularına yenik düşüyordu (ve Latour bunu belki de dikkatten kaçırmıştı). Sürekli soru soruyorlar, arızayı haklı olarak anlamaya çalışıyorlar, kaptan şoförümüzü sorguya çekiyorlar, ancak memnuniyetsiz ve çözüme gitmeyen, öylece oturan ve üşüyen halleriyle beni üzüyorlardı:

Arıza nedir kaptan? Kar suyu nasıl girmiş?

(Daha sonra birbirlerine açıklamalar…)

N’oldu kaptan, umut yok mu? (dakika 5)

(Var efendim, olmaz mı!)

Kaptan daha bitmedi mi? (dakika 7)

(Oluyor efendim)

Üşüdük kaptan, kapıyı kapatsaydınız ama…

Kapıyı nasıl açıyoruz, tuvalete gideceğiz, ayaklarımız üşümeye başladı…

Kaptan bu aracın menşei ne?

(İsveç, Volvo olduğunu öğrenince)

E Volvo çok sağlam bir araba, niye bozuldu!!!

(Başka bir yolcu, bunun insan yapısı olduğunu hatırlatınca)

Çok özür dilerim ama…bizim ülkemizde ne var biliyor musunuz, yola çıkalım Allah kerim var…

Uçakla gittsenn başşka problemm, otobüssler gitsennn başşka problemmm…

Bu halde yolda olmayalım (iyi niyetli ve bir o kadar didaktik). Bakın, (sol işaret parmağının metalik ojeli direnişi eşliğinde (?)), yolda giderilecek bir arıza olmasın, çünkü beklenecek bir hava yok!

O sırada muavin:

Bitmek üzere efend’m, sabrınız için teşekkür ederiz…

Yani bunu şirkete şikayet edicez! (kadın yolcu)

Et, et….! (erkek yolcu)

Kaç kere ettik, bir şey olmuyor! (Koro halinde)

Kaptan, olmadı mı daha?

O esnada, otobüs teknik ekibi sakin, adeta bir dağın tepesinde Zen pratiğinde:

Kar yağıyor ama sulu kar. Önemi yok abi.

Ama yolcuların enerjisi de tam:

Setralar daha iyi değil mi? Neden bu dandik arabalara döndünüz?

(Kaptan cevap veriyor: Setra… Bir Alman harikası… Yolcu bizden iyi biliyor…)

Merhaba hanfendi, biz sizinle geçen cuma yine Bolu’da mı kalmıştık, beraber?! Kızınız nasıl?

Çok teşekkür ederim hanfendi… Evet, artık YOLCU turizm arabaları böyle oldu, ay çok bozuldu, orta malı oldu.

(Neeeey! Ooo, yok artık, o ne demek yahu)

Efendim bakın ben genç kızlığımdan beri YOLCU turizmle giderdim, hiç böyle rezalet olmazdı, ne zaman ki el değiştirdi… eskiler iyiydi, ne zaman ki büyükler gitti, el değiştirdi, yeniler para derdine düştü.

Hanfendi, hep böyle, kaç kere Bolu Dağına metreler kala kaldık biz…

Esas KESAT turizm alsa görürdük (bir erkek yolcudan uyarı!isyan)

Kaptan, tamir için araç gelmedi mi hala? Yarım saat dediniz, Yemen’e mi gitti bu araç, yeni kablo almaya? Yalan söylüyorsunuz.

Ne, çay mı?.. Çubuk!

… ve bu şenliğin arasına serpiştirilen, erkek yolcuların bizi (bak hele!) akla davet eden uyarıları ile şuursuz çocukların kendinden geçmiş ama gerçekleri yansıtan yorumları…

Dünyanın… en iyi arabası da olsa… a-rı-za yapabiliiiir…

Arabayla yola çıııktııım. Aa, arabam bozuldu… Sarı araba almak istiyorum ama paramız yok anne, mecbur beyaz arabamız olacak… Anne, arabamız yolda kaldı, takla attııı, hiçbir yere gidemiyoruz annneee!

(tablet oyunları, bir çocuğun isyanıydı ve ben galiba artık keçileri kara salıyorum)

Anne, molanın çok uzun olduğunu sana söylemiştim anne!

(Sus kızııım, küçük sesle konuş..) Susamıyorum anne! (Kızım yerine otur. Çay dökülecek bak, lütfen, sonra bozuşuca’z) Ne, çay mı?.. Çubuk! (Az sonra çocuk geçersiz bir işlem yürütecek.) (Kızım! yere attın! Atma yere!)

Kaptan, kapıyı kapasanız!

(Elektrikle uğraşırken nasıl kapıyı bir açayım bir kapayayım konulu isyan)

E, gerçeği söylesenize. Bizi kandırdınız, yalan dediniz. Yarım saat dediniz, kaç oldu!Doğruyu deseydiniz içeri girer otururduk!

(!En büyük engel, emir verilmesini bekleyen zihnimizdir, midir?)

…Ve artık benden yükselen İSYAAAAAN! duygusu… Aslında bu tamir, işi sağlama almak demekti galiba, ama hizmetini almak isteyen müşteri böyle düşünmüyor. Dahası, şoför ve muavinin krizi iyi yönettiğini bile düşündüm; baştan arızanın giderilmesi 30 dakikayı aşar efend’m deseler çıngar çıkardı belki ve o çıngardan doğan çığın altında kalabilirdik bak. Dahası, benzer bir durum uçakta olsaydı, açık açık gerçeği söylemeyeceklerdi; beyaz yalancılık olarak bilinen kurum işleyecekti. Üstelik, durumumuzun olağanüstülüğü başka mecralardan da destekleniyordu; o sırada mesaj attığım bir arkadaşım uçakta olduğunu, ama uçağın altı saattir taksi konumunda beklediğini ve henüz kesin kalkış saatini bilmediklerini, uçaktaki küçük çocuk uslu dursun diye belirli bir şarkının dinlendiğini söyleyince halime şükrettim. Bizdeki kar suyu aktör-ağ kuramıyla açıklanabiliyor, elalemin uçağı belirsizlik içinde remikse duruyordu… En tuhafı, tuhaflıklar artık bana hayatta olduğumu hissettiriyordu. (eve vardım, ama bir perdelik daha malzeme gelir sanıyorum.)

soğuk v.1

10888366_10153031591551757_2409650323547658922_n

geçen kış, yeni kıtanın “o kadar da soğuk olmayan” bir eyaletinde bir durakta meçhulden gelen bir otobüsü bekliyordum ve parmaklarıma “beni bırakmayın sizi çok seviyorum, söz, yazıcam o makaleleri” diyordum. Ondan bir hafta kadar önce tatil sebebiyle otobüs seferleri durdurulmuş ve bu durum fahri bir angaralı olarak beni şaşırtmamıştı, ama özenli bir küfrü de esirgememiştim. Ardından, site yönetimi (life is private in the U.S.) öğrenciler okula giden otobüsü donmadan beklesinler diye bu müthiş dekoru hazırlamıştı ve tek yapmamız gereken -galiba- tüpü açmaktı…

o kış mı soğuktu, yoksa bu kış mı daha soğuk olur?
…arkası yarın.

bir ağustos boyu yol almak

Ankara adeta bir burger gibi beni kendine çağırıyordu; ama her ısırıkta acaba bu burger sağlıklı mı diye endişeleniyordum, çünkü bu burger sağlıklı değildi. Sonra daha doğmadan endişeli bir birey olmanın potansiyelini bana yüklediklerini hatırladım, derin nefes aldım, endişe yok, olumlu düşün, olacak olacak olacak diye telkine giriştim, çünkü olmuyordu. [bang bang, I hit the ground… gibi şarkılar çalıyordu fonda.] Otobüsten indim, eve girdim, evin mağrur toraman abi kedisinin tüylerini taradım, dişi bir saruman olan kedininse genç ama küçük aklını aldım ve odama girdim: yol boyunca şu burs metnini nasıl düzelteceğimi düşünüyordum, bayram tatilinde ev halkını eylerken de bunu düşünüyordum; Ankara’nın aylak ruhlu gençlerinin ilham gelince açtığı alanlardan birine doğru arkadaşım P. ile yürürken de hala aynı şeyi düşünüyordum; yapmayı isterken yazmayı düşünüyordum. Bu mesele geçen 2 yılıma damgasını vurmuştu ve artık bu burs konusunda duygusal olmayı kaldıramıyordum; iş beni dönüştürmüş, bir Susam Sokağı canavarına çevirmişti ve gurur meselesi olmuştu [bkz. çalışmak yorar, ayrıca çalışmak bazen Türk kahvesinden de vazgeçmek demektir.] 5 gün boyunca kaynaklarım bana baktı, ben kaynaklarıma baktım, bir şeyler karaladım, derken cumhurbaşkanlığı seçimleri sonlandı -bu işi neden bu kadar duygusal bir boyutta yaşadığımıza şaşarak kısa bir mola verdim-, o sırada Kadıköy’ün sokaklarında tekbiiiir diye bağırarak araba turu atan gençler gördüm, kornalar duydum. Bu korna meselesi kritik. Oturdum tekrar ekran başına, yazdım yazdım alttan girdim üstten çıktım. Rüyamda relocate’in etimolojik kökünü aradım, aman da ne eğlendim. Fakat yine son dakikaya kaldı işler. Zaten ben beklenenden 1 hafta-10 gün geç doğmuşum, her yere her şeye geç kalmak, son dakika golleri huyum diye soytarılığa vuracaktım, ama kendime küfrettim. Yettim artık. Danışmanım da kendi programını sıkıştırdı, bir şekilde yetişti, ama kendime iyice küfrettim. Son gün, projeyi yalnış bütçelendirdiğimi farkettim, her şeyi edit-büdütlerken onu unuttum çünkü. O sırada Cevahir Alışveriş Merkezi’nde çarşaflı müşteri seli akıyordu, hayretle buraya niye daha önce hiç girmediğimi düşündüm. [çok da bir şey kaybetmemişim, hayal dünyamı besleyen pek bir olay yok.] Yeniden bütçe yaptım, kahkahalarla güldüm yeni haline. Artık tamam derken, son saatlerde, benim yeterliğimi kanıtlayan bir mektup eksikmiş, onu öğrendim.  Bu mektubu kurum yeni icat çıkarmış da istiyor, benim haberim bile yok böyle bir mektup gerektiğinden. Hadi onsuz olsun derken, okulun burs ofisinden görevliler “ama bak emin misin bu son şansın” filan falan dediler, dedim gönder [nasıl soğukkanlıyım öyle.] Saat olmuş 23.00, hava 45 derece belki odada, açım, evde su bitmiş, Kadıköy’ün musluk suyu da koleralıdır belki diye içmem, şu an bilgisayar başından kalkıp da gidemem, boynumda bir şey tık tık tık atıyor, odada volta atan ben miyim…derken o mektup son saatte geldi, fakat danışmanım yükleyemiyor. Bana ilettiği mektubu ben burs ofisine yolluyorum, onlar da bana geri yolluyor, bunu yüklemen lazım diyerek. Nereye yüklenir ondan bile emin değilim. 4 kadın, 4 bilgisayar başında çakır çakır mail trafiğiyle gönderdi mi oldu mu tamam mı yükledi mi bitti mi’nin derdinde. Ertesi sabah yine by-pass ameliyatı geçirenlerin ruh haliyle uyandım, dünya güzel bir yer, ben daha da güzelim, ama beynim resetlenmiş gibi… ve bu -2 yıl öncesine göre- heyecanımı yenmiş halim.

Resetlenmiş beynimle yola çıktım, konferans var dediler, konferanslara geldim. Bilgi aşkına! Benim çalıştığım konuya [diyelim ki tramvay düdüğünün diyalektiği olsun] dair sunuşunu yapan bir araştırmacı, tramvay düdüğünün etkisini insanlarla (animate beings) sınırladı adeta, diğer kentsel öğeleri (inanimate beings) hesaba katmadan bir sunuş yaptı; düdüğün kavramsallaşmasından bahis bile etmedi, gerçi sanmam ki Orta Doğu diyince ontolojik meseleler hafife alınsın. İki dinleyici soru sordu, “aslında düdüğün tüm çevrede ifade ettiği nedir onu kağıda döksek, belki iktidara dair bir şeyler öğreniriz…filan. Göz göze geldik, aferin çok güzel sordunuz, doğru yoldasınız imasında göz süzdüm. Nihai bir hüsranla çıktım oradan. Başka bir odada gayet derli toplu bir duygu, din ve toplum tartışması vardı; bütün sunuşlar İslamcı-sonrası-dönemde toplumsal-bireysel dayanışma (!) örnekleriyle sorumluluk-haz ekseninde bir şeyler anlatıyordu, ama kimse sorumluluk-haz ekseninde kavramsal bir tartışma yürütmüyordu, moderatör de böyle bir toparlama derdine düşmedi; devleti ele geçirmek gibi şeylerden bahseden sorular geldi, vay arkadaş ne devletmiş herkes benim olsun diyor, diye iç geçirdim. Belki hayatımda bir daha karşılaşmayacağım birkaç yeni insanla muhabbetin ardından, bir de korsan bildiri dinledikten sonra çöplüğüme geri döndüm.

Aslında bu yaz akademik sularda sörf yaptığımı söyleyemem, ama genel gidişat kış aylarının hırgüründen azadeydi. Meğer beni post-hırgür dönemi sürprizi bekliyormuş: evde huzur, tezde huzur mottosuyla yol almaya çabalarken ev arkadaşım evleneceğini duyurdu; oldu mu sana ev püf! Ev arkadaşımız evlenince biz de evlenmiş sayılmıyoruz; çünkü yeni bir eve yelken açmamız gerekiyor, paralar akmıyorsa hele daha fena durumumuz. Sevinsem mi, öfkelensem mi, sinirden kıkırdasam mı bilemedim. Bir ikizim olsa, böyle anlarda “çok kasıyorsun, akışına bırak ki şansın olsun” veya “ararsan bulamazsın çekirge!” gibisinden teskin etsin beni, ama yok. İstanbul’un her yeri inşaat, her yerde yeni ev yapılıyor, her yerde öğrenciler kaynıyor, ev ne çok kesin bulursun sözleri havada uçuyor. Sonra bir oda görüyorum, havalandırma boşluğuna bakıyor. Heyhat!

Bu buzdağının görünen yüzü. Kalanına eylülde çarpacağım ya, şimdilik o kısmını yazmasam da olur. Bana artık şöyle geliyor, tezini sinir harbine girmeden, huzurla yazabilen insan evladının tezi sayılmaz (bkz. yerel etki. Yerel etki şöyle bir şeydir: örneğin yüksek lisans-friendly değildir, banane banane bana mı sordun başlarken iş başka bilgi başka, 1000 tl cep harçlığı veririm, karşılığında günde 2 mülakat randevusu + onların deşifresini yapma şansı+ rapor yazma bonusu + ordan oraya koştura koştura gitmenin dayanılmaz hafifliği + yemek vb veririm bir de, türünden işlerle yüz yüze olduğunuz yer bizim yerelimizdir. Part-time kahve çekeyim ben burada derseniz, yalnız biz öğrenci istemiyoruz, onlar biraz kalıp okula dönüyorlar, denilen yer bizim iş dünyamızdır. Bunu bedava yapsana, sen çok güzel bedava iş yapıyorsun, diyen yöneticilerin olduğu ofis sizin ofisiniz -o kadar da lades demem, kusura bakmayın.- İnanın böyle olmayan, empatinin varolduğu başka yereller de var). Neyse, ağustos’un son haftasına girerken bir elimde okunması gerekli 42 makale, bir elimde çeviri, bir elimde ev ilanı, bir elimde kedi tüyü, öteki elimde de yetmeyen bütçe yola devam ediyorum. Rüyamda da sürekli o kocaman dişleri görüp duruyorum, sezgilerim ve ben beraber soruyoruz: kim lan o dişlek?!

Strateji değiştirmenin vakti geldi sanıyorum. Bir sonraki tez-magazin tadındaki raporumda bu strateji konusuna eğileceğim.